DENEMELER - ELEŞTİRİLER

KÜLÜN ALTINDAKİ ATEŞ; ERNST BLOCH'UN GÖREMEDİĞİ

Çocukluk yıllarımın sabahlarını toprak zeminli köy evinin gerisindeki ocakta yakılan ateş büyülü bir havayla süslerdi. Sessiz olmaya çalışan kıpırtılar, üflemeler, yanan ateşin çıtırtıları; ocaktaki parlayan alevlerden evin taş duvarlarına doğru dalga dalga akan renkler… Konuk olarak hangisinin evinde kalıyorsam, Nenem Seyhat ya da Bibim Sultan, daha gün ışımadan yatağından kalkar, ateş bekçisi tüm kadınların binlerce yıldır yaptığı o kutsal işi yerine getirirdi. Ocakta bir gün önceden kalmış kül yığınını kurcalar, altta bulduğu bir köz parçasının üzerine tezek kırıntıları, kurumuş çalı ve çam yaprakları koyar; yaz kış çalışmaktan ateşin yakmayı başaramadığı kat kat nasır tutmuş ellerini ve onlarca yıl türküler söylemiş, masallar anlatmış bilge nefesini kullanarak ateşi canlandırır, sonra günün diğer işlerine geçerdi…

Külün altındaki ateşi bulup onunla bütünleşmek, ona söz yerindeyse canını da katarak yaşamın yenileşmesinin, değişiminin bir parçası olabilmek insanoğlunun toplumsal gelişiminin en az bilinen gizlerinden biri olmalıdır… Bu gizin taşıyıcısı da, yaşamın doyuranı ve doğurup çoğaltanı olmayı üstlenmiş olan kadınlarımızdır.

Kültürel alanda külün altındaki ateşi gizlerken beslemek, gözlemek, yenilemek de edebiyata düşüyor olmalı… Yaşamın ve kuşaktan kuşağa geçen dil birikimlerinin derinliğini bulup çıkarabilmek, ona yeni anlam alanları açabilmek de edebiyata özgü bir güç ve zenginliktir diye düşünüyorum.

İnsanoğlunun, yapısı ve ilgi alanları gereği, edebiyat dilini ve o dilin işaret ettiği göstergeleri başkaca düz anlamlı alanlara aktararak dolaştırdığı, gösteren ile gösterilen arasındaki bağıntıları birbirine karıştırdığı da oluyor hiç kuşkusuz…

Şu ara elimde Ernst Bloch’un iki ciltlik Umut İlkesi adlı kitabı var. Ernst Bloch, büyük bir iştahla ele aldığı insanlık bilim, felsefe, sanat ve genel kültür tarihini bütünüyle baştan aşağı gözden geçirmeye, yorumlamaya çaba göstermiş. Antik Yunan kültüründen Marksizm dahil tüm ideolojilere özgün ve eleştirel bakış açısıyla yaklaşan ve inanılmayacak ölçüde bir okuma çabası ile hayatın ve düşüncenin yazıya geçmiş her alanına geniş boyutlarda ulaşmayı başarmış Bloch’un kimi noktalarda kül yığınının altındaki ateşi aramak yerine o yığını kül diyerek tanımlayıp geçiyor olduğunu görmek edebiyata gönül vermiş birileri için önemli bir hayal kırıklığı yaratabilir… Kendi adıma ikisi de dokuz yüz sayfa dolayındaki bu iki inceleme kitabında kimi eksiklikler ve mekanik tanımlamalar görmüş olmanın şaşkınlığını yaşadım diyebilirim.

10.10.2019 KAPLUMBAĞALAR’DAN YÜKSEK FIRINLARA TAŞAN IŞIK; FAKİR BAYKURT

Fakir Baykurt, Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de dünyaya gelmiş yoksul bir köylü çocuğudur. Dişle tırnakla verilen yaşam savaşı içinde okumaya çalışırken babası Veli’nin ölümüyle ilkokul ikinci sınıftan alınıp amcasının yanına yanaşma edilir. Bir yıl sonra amcanın askere alınması, geri dönülen yoksul köy okulunu izleyerek ulaşılan Gönen Köy Enstitüsü, Tonguç Baba’nın Anadolu Rönesansı çabası ile buluşmasından sonra yaşamı farklı bir yola doğru akmaya başlar. Akçaköylü yoksul Tahir, Fakir Baykurt adlı mücadeleci bir öğretmene, ülkeyi altüst eden, tüm eğitim cephesini kavrayan etkinliklere damga vurmuş Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) yöneticisine, ünü ansiklopedilere giren, yapıtları dünyanın birçok diline çevrilen koca bir yazara dönüşür.

Fakir Baykurt, kendi deyimiyle, “bacaklarını gerip güne karşı işeyen” bir yazardır;  “insan hayatını karartan “beylerle, paşalarla” uğraşır… Baykurt’un yazın çizgisinin arkasında, anası Elif’in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar’dan, ülkedeki gelişmelerden, köy kökenli ve halktan yana aydınlar üzerine kurulmuş baskılardan söz ettiğinde,  “sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz” diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan’ın sesi hep duyulur. ”İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!” demiştir Akçaköylü Haçça.  Sonra da devam etmiştir… “Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz.”

Durmadan yazmıştır Baykurt… İçinde doğup büyüdüğü halk kültüründen aldığı çoğul ve yenileştirici güçle, önce o kültürün evrensel kültürle buluşması için öncülük etmiş, sonra da bir ayağını attığı Avrupa’dan yenileşmiş bir biçemle ses vermiştir.

İSTANBULUN FETHİ"NİN 567. YILINDA İSTANBUL'U DÜŞÜNÜRKEN...

 İSTANBULUN FETHİ"NİN 567. YILINDA İSTANBUL'U DÜŞÜNÜRKEN...

         Başkalarına ait bir şehri bir tarih gerekliliği, belki de zorunluluğu olarak "ele geçirme"nin, olaydan tam beş yüz altmış yedi yıl sonra törenlerle kutlandığı bir günde tarihi düşünmenin yarattığı karmaşayı yaşıyorum İstanbul'u düşünürken.

         Yazıyı daha önce kullanmış, hatta tarihi istediği gibi yazmış Bizans antika medeniyetinin, çürümüş, derebeyleşmiş, yozlaşmış tekfurlar yerleşkesine tarihin zembereği gereği çağırdığı, insancıl tözünü, o güne kadar çok daha iyi saklamayı başarmış, kandaş özellikleriyle Anadolu’ya ve Urumeli’ne eşitlik, kardeşlik, eşitlik, özgürlük dağıtmış gaziler soyunu anarken kullandığı "barbar" sözcüğünün üzerime düşürdüğü gölgeyi taşıyorum İstanbul'u düşünürken..

         "Barbar"lardan biriymiş gibi görünmemek için, daha o günden başlayarak kendi gibi olandan ayrı kalmayı ve üst olana öykünmeyi kimliksiz bedenine giyinmiş, Batı'dan kendine bakanlara maymunca benzemeye çalışmış bir saray aydını onursuzluğundan, bir aşağılık kompleksinden sıyrılabilme direncime şaşıyorum İstanbul'u düşünürken...

         O "ele geçirme"yi izleyen süreçten bir süre sonra ele geçirdiğine benzeyerek kendi soyuna, kendi halkına, kendi diliyle yazmayı, kendi dilini kullanmayı bile çok görmüş bir saltanatın, kardeş ve oğul kanını hak gören acımasızlığı ve inancı mızrak ucunda taşıyan iktidar hırsı esiyor üstüme...

         İstanbul'u düşünüyorum... Kendi varoluş bilincimde, başkalarının varoluş haklarına ne kadar saygılı olabildiğimi sorgulayarak... Benim gibi yaşamayan, benim gibi düşünmeyen, benim gibi inanmayanlara bakarken, onların bana nasıl baktıklarını görüyorum sanki.

         Hani o "öteki" diye bildiğimiz, yazınımızın değişmez nesnesini kendi öznemde arıyorum öncelikle; başkalarına ait olanı, kimi piyasa oyunlarıyla, kimi zor kullanarak, kanla, bombayla, çocukları, yaşlıları parçalayarak, aşsız, ilaçsız bırakarak "ele geçirme" oyunlarının sıkça oynandığı bir dünyada...

RAMAZAN BAYRAMI KUTLU OLSUN

İnsanoğlu toplum olarak yaşamaya başladığından beri, hele de üretenle tüketen, çalışanla çalıştıran, alın teri dökenle alıp satan birbirinden ayrılıp sınıflı toplum kurulalıberi, ikili bir yaşam sürer… Zamanın çoğunluğu toplum egemenlerinin, ya da kimi toplumsal kaygıların, uhrevi inançlara yansımış kuralların geçerli olduğu zorunluluklar, perhizler, bireyin kendini bir parçası gördüğü sınavlar içinde geçer… Bereketin coşkuyla karşılandığı, dayanışmanın öne çıktığı bayram günlerinde ise çok farklı bir yaşam fışkırır hayatın içinden. Zengin fakir, genç yaşlı, kadın erkek arasındaki farklılıklar olmamışa döner; herkes birbirini kucaklar; coşkulu, sevinçli, neşe içinde bir zaman dilimi yaşanır…

Doğanın ritmine, toprağın, havanın, suyun getirdiklerine göre, doğuş zamanlarında hep halk çoğunluğundan ve halkın çoğul yaşamından yana olmuş dini inançlarla günlük yaşam birbirine özdeş kılınmaya çalışılır… Süreç içinde inançlar konusunda yetkin konumda olanlar değişir, sınıflı toplumun egemenleri kul ile tanrı arasına girmeye, inançları kendileri için bir savunma aracı, toplum üzerinde rızaya dayalı bir baskı unsuru olarak kullanmaya, kendi çıkarlarına yontmaya başlar…

Bayram geldiğinde ise birçok gerginlik, tasa, kaygı unutulur; insanlar büyük bir coşku içinde birbirini kucaklar…

NARDUGAN BAYRAMI VE YILBAŞI…

Yine aynı günlere geldik. Kimi kavramlar, semboller üzerinden tartışmalar, ayrışmalar… “Müslüman Noel Kutlamaz” diyen sesler yükseliyor…

Kim dedi sana, Müslüman Noel kutluyor diye?

Müslüman’ın da yeryüzündeki farklı birçok halk ve kültürden milyarlarca insanın aynı zaman diliminde kutladığının da Yılbaşı olduğunu akıl verenler bilir de bilmezden gelir… Ayrıca kıyamet mi kopar, başkasının bir mutlu gününe ortak olunursa?

Noel’in kökeninin de Asya, Anadolu'daki adının Nahıl olduğunu, ta İslam, Hıristiyanlık, hatta Musa öncesine, Frigyayılar’a kadar gittiğini görüp de görmezden gelir birileri…

Amaç üzüm yemek değil, bağcı dövmek olunca böyle oluyor. Kültür ve inanç ayrılıkları üzerinden halkları, milletleri birbirine düşürüp iki tarafa da silah satmak, tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerine kolayca konmak isteyen emperyalizmin ekmeğine de yağ sürülmüş oluyor…  

Oysa ki, yılbaşı kutlamaları, ilkel toplumlardan bu yana, tüm dünyada mevsimsel bir kuttöre, özel bir ritüel olarak yaşatılmıştır.

Sümerolog Dr. Muazzez İlmiye Çığ 'a daha birçok araştırmacıya göre yılbaşlarındaki kutlamalarda ağaç kullanılması eski Türkler'e ait bir gelenektir. Nardugan kutlamalarıyla ilgili bilgileri Azerbaycanlı Arif  Esmail Esmailinia ve Adnan Atabek’te de bulabiliyoruz.

Türkler'in Orta Asya'dan göç etmeden ve tek tanrılı dinlere geçmelerinde önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir "Akçam ağacı" bulunur. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzanır ve buna "hayat ağacı" denir.

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ’NDEN TÜRKİYE’NİN KARAÖZÜ’NE…

 

Toplumla birey arasındaki ilişkiler, bireyin toplumsal yapı içindeki yeri, bireyin hem içine doğduğu, hem iradesi ile yön vermeye çalıştığı toplumsal koşulları belirleyen etkenler, eskiden beri toplum bilimin de felsefenin de en çok tartıştığı, edebiyatın da severek kendine tema olarak seçtiği konular arasındadır. Bireyi çevreleyen toplumsal koşullar, diyalektik maddeci bir bakış açısıyla incelendiğinde, üretici güçler ve üretim ilişkileri öncelikle tartışma konusu yapılır. Teolojik, inanca dayalı bakış açısında ise, bireyin yaşadığı ve yaşayacağı kendi yazgısıdır; kişi dünyaya belirli bir konumda ve sınanmak için gelmiştir. Sınavı iyi sonuçla kapatır, hesabını verebilirse, öte dünyada cennete ulaşacaktır…

Bir uçtan bir uca bu türlü çeşitli bakış açıları arasında aklını başkalarına emanet etmeden yaşamayı yeğleyenlerin sevecekleri en doğru yöntem, yaşam içindeki, yaşama dokunan karşılaştırmalar, karşılıklı okumalar olmalıdır.

Yeryüzünün iki farklı bölgesinde, iki farklı coğrafyada yer alan iki ülkeyi tarihsel bir anlam içinde karşılaştırıp artsüremli bir süreçle bugünlere taşımak çabası, bireyle toplum arasındaki ilişkileri sorgulayan aklımız için epeyce yol gösterici olabilecek, ufkumuzda yeni açılımlar sağlayabilecektir.

Bugün yeryüzünde özellikle eğitim koşulları ve bireysel ilişkiler, toplumsal ortak gönenç açısından en çok sözü geçen ülkelerden olan Finlandiya ile içinde yaşadığımız Türkiye tarihinden bazı örnekleri karşı karşıya koyacağız; umalım ki, bize diyalogcu ve diyalektik bir yöntemin yolu açılacaktır.

Bir yanımıza, Grigoriy Petrov adlı bir Rus papazının yazdığı, Atatürk tarafından da okunup çok beğenilmiş, kaynak kitap olarak önerilmiş, 1930 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılarak çok ucuz fiyatla tüm ülkeye dağıtılmış (s 193), Finlandiya’yı anlatan Beyaz Zambaklar Ülkesi’ni, bir yanımıza da gazeteci Fikret Otyam’ın 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmış bir röportajından hareketle kaleme alınmış, Cumhuriyet tarihinin hemen her döneminde, tüm ömrünce kovuşturmalara uğramış, ömrünün 22 yılını zindanlarda geçirmiş Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Türkiye Köyü ve Sosyalizm” adlı kitabını aldık… Yaşamla yazın ve bu iki kitap arasındaki çizgide önümüze bakmaya çalıştık…

UMBERTO ECO, GÜLÜN ADI; RÖNESANS TOMURCUĞU

Gülün Adı,  dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş, milyonlarca okura ulaşmayı başarmış 733 sayfalık koca bir başyapıt… Benim elimdeki baskı Can Yayınları’ndaki 41. Baskı imiş ve bu basımdaki sayı da 3.000 tutulmuş.

1980 yılında yayımlanmış yapıtın dünyadaki ünü bir tarafa, 14. Yüzyıl ortaçağında konumuyla, karmaşık ve muhteşem taş mimarisiyle zengin kitaplarıyla ünlü bir Benedikten manastırında geçen, kitabın son bölümlerine kadar bitip tükenmeyen ortaçağ entrikalarının İmparator ve Papa temsilcileri arasında tartışıldığı, İsa’nın yoksulluğu ile kilisenin zenginliği ve siyasal gücünün karşı karşıya getirildiği, farklı Hıristiyan tarikat ve cemaatleri arasındaki düşünce ayrılıklarının zaman zaman okuru boğacak gibi sıkıştırdığı, okunması büyük bir sabır isteyen yapısına karşın bunca ilgi çekmiş olmasını seksenli yılların ortasında Türkiye’ye gösterime girmiş, Sean Connery’nin başrol oyuncusu olduğu filme bağlayabilme mümkün… Yoksa ki, Türkiye’deki yüz bini aşkın okurun Hıristiyan ortaçağla sıcak bir ilişkisi kurabilmiş olabilmiş olması mümkün değil.

EGZOTİK ŞARK İMGESİ POPÜLER EDEBİYATIN GÖZDESİ

Batı’da yapılan Doğu araştırmalarından doğan ve giderek bizi de çevreleyen tüm kültürel alanlara uzanan “Egzotik Doğu” imgesi son yüzyıllarda popüler edebiyatın da gözdeleri arasındadır. Silvester Sacy, Renan, Lane gibi resmi ve yarı resmi araştırmacılardan Chateaubriand gibi düşünürlere, Flaubert, Hugo, Nerval, Lamartine gibi yazarlara, “Egzotik Doğu” imgesinin çekiciliğine kapılmamış Batılı kalmamış gibidir…

“1836 yılında subay olan babasıyla birlikte İstanbul’a gelen ve dokuz ay bu kentte kalan İngiliz kadın yazar Julia Pardoe, ‘Sultanlar Şehri İstanbul’ adlı seyahatnamesinin ‘Türk Karakteri’ adlı bölümünde Batılı gezginlerin Doğu’yu anlamak yerine keyfi bir Doğu kurguladıklarını ironik bir dille anlatır.  ‘Şark’ın esrarları, Batıniliği ve ihtişamı’ hakkında söylenenlerin, Batılıların bilincini ve kolektif belleğini güdülediğini, ‘alışılmış eski fikir kalıplarının’ varlıklarını sürdürmelerini sağladığını belirtir.” (Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm, İş Bankası Yayınları, 1. Basım 2011, Giriş, s 32)

Zaman içinde, Batı’nın Şark üzerindeki emperyalist güdümlü ekonomik ve kültürel girişimlerinde yaşanan değişimle birlikte, “alışılmış fikir kalıpları” farklı alanlara doğru evrilme gösterecektir. Perry Anderson, Batı dünyasında çok önemli etkileri olan tarihçi Toynbee’nin postmodern çağa başlangıç olarak gördüğü saptamalar arasında yer alan ve üzerinde önemle durduğu bir olaya vurgu yapar: “…Batı dışındaki entelijansiyaların, modernliğin sırlarına vakıf olup bunları Batı’ya karşı kullanma yolundaki çabaları… Toynbee’nin, postmodern çağın başlangıcı konusundaki düşünceleri, bu ikincisi üzerinde yoğunlaşıyordu. Verdiği örnekler, Meiji Japonyası, Bolşevik Rusya, Kemalist Türkiye ve yeni kurulan Maocu Çin’di.” (P. Anderson, agy, s 12)

Yazınsal alanda türlü çeşitli yansımaları olan bu gelişmeler sırasında, kuşkusuz ki, en ilginç yapıtları kendi edebiyatçı kimliğinin kurulumunda Batılı kodları önde tutan ve aynı zamanda bu kodlamadan belirli yararlar uman Şark kökenli yazarlar verecektir.

Taha Parla’nın nesnel son derece zengin bir Ziya Gökalp araştırması olarak başlayıp Batılı kodlarla tamamlanmış bir yapıt olarak yayınladığı “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm” adlı yapıtta somutça ortaya konduğu gibi, MHP’den İlhan Selçuk gibi Cumhuriyet gazetesi yazarlarına kadar birçok siyasal kesim ve anlayış “Ziya Gökalp paltosu”ndan çıkmış tekçi ve totaliter faşist korporatizm olarak aynı başlık altında toplanacaktır.  

TARİHE SAYGI / EMEĞİN KÜLTÜRÜNE VE SEZAİ YAZICI’YA SELAM

Kars tarihi araştırmacısı, değerli dostum Sezai Yazıcı’nın kargoyla gönderdiği ANİ SIRLARI / SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN ANİ başlığını taşıyan dört ciltlik yapıtını elime aldığımda çarpılmış gibi oldum. Söz yerindeyse, bir çeşit arkaik bir büyü, kurşun gibi oturan ağır bir duygu doldu içime. Dört ciltten birisi, koca bir kitap, yalnızca kaynakçayı içeriyordu; çalışma yaklaşık on bir yılı kapsayan kuyumcu inceliğinde bir emeğin, tarihe ve yaşanmışlıklara büyük bir saygıyla eğilen aydınlık bir bilincin ürünüydü. 

Adeta, bir tarih araştırmasının nasıl yapılması gerektiğini işaret eden, bir tarih çalışmasının hiç ayrılmaması gereken nesnelliği ve adalet duygusunu hiç elden bırakmamış örnek olarak tanıtılacak bir yapıttı elimde tuttuğum... Tek tek kitapların içine girdikçe araştırmaya duyduğum saygı çoğaldı; bu büyük emek karşısında bir çeşit haset duygusu da kapladı beni... Her şeyden önce buram buram namus kokan bir çalışma… Bilimin kılavuzu olarak gerçekliğe verilen önemin her şeyi belirlediği, hiçbir ideolojik önyargının gölgesini üzerine düşürmemiş bir anıt yapıt. Sanırım, dünyanın en eski ve en muazzam antik şehri Ani ile ilgili benzersiz bir ürün olarak da anılacak…
ANİ SIRLARI adlı cildin arkasında, İtalyan Mağarabilimci, Cenova Yer Araştırmaları Merkezi Başkanı Roberto Bixio da, dört ciltlik kitapla daha ilk karşılaşmamda bende oluşan sarsılmayı paylaşmış sanki: “Sezai Yazıcı’ya karşı hayranlık ve minnettarlık karışımı bir duygu hissetmekteyim,” demiş. 
Kutluyorum Sezai Yazıcı’yı, o kahırlı emeğine, o adaleti elden bırakmamış tarih bilincine sağlık. Üç beş kütüphane karıştırması, birkaç arşiv kopyası ile manda tezeği iriliğinde tarih tezleri zortlatmaya kalkanlar için de bir ders olur umarım.
Kitabın her sayfasında çok önemli bulgularla, baş döndüren tarihi gerçekliklerle karşılaştım. Notlar alarak, derinliğine okunmayı hak eden metinler bütünlüğü. Birçok kavime, halka kucak açmış olan kutsal kitapların cennet coğrafyasında zaman zaman yükseler alevlere, despot hükümdarların yıkıcı iktidar hırslarına ve öfkelerine karşın öne çıkan öğe, kültürler kardeşliği, birlikte yaşama bilincinin ve istencinin bıraktığı o hoş duygudur… Selçuklu Şaddadi egemenliği döneminde Ani’deki bir cami duvarında yer almış, toplumsal kuralları anımsatan bir duyurunun Arapça, Farsça, Ermenice ve Gürcüce olarak yan yana yazılmış olması, Hıristiyan Kral 1. Gagik’in Müslüman gibi sarık giyinmiş heykeli, Ermeni Vardan’ın Şaddadi emiri Manuçehr’i “Tanrının lütfu bir hükümdar,” olarak tanımlaması… Birçok bölgede Farsça, Ermenice, Gürcüce epigrafların yan yana taşlara işlenmiş olması ve daha neler neler… Binlerce yıllık bir halklar, kavimler karmaşası Ani... Safavi hükümdarı Şah Abbas’ın giriştiği büyük yıkım bir kenara bırakılırsa, kavimler barış içinde, birlikte yaşamayı başarmışlar. Herkes kendi dininde ibadetini yapmış. Hükümdarlar diğer dinlerden olan kişileri dışlamamış, ibadetlerine karışmamış.

ELEŞTİRİNİN DİSTOPYASI

Türk edebiyat eleştirisi denince hemen aklıma ilk gelen addır Jale Parla… Tüm yapıtlarını severek, özümseyerek okurum… Jale Parla’nın eleştiri yazıları birer tadına doyulmaz denemedir aynı zamanda… Salt olumlama ya da olumsuzlamadan çok uzakta, metnin haklarını ve korunması gereken sınırlarını ihlal etmeden yeni bir bakış açısı katar… Yeni anlam boyutları, yeni ufuklar açar; belki de hiçbir yazarının itiraz etmeyeceği bir boyutta metni yeniden yazar…

Şu an elimde “Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım” adlı kitabı var.

İHSAN OKTAY ANAR'DA GROTESK

GROTESK YANARDAĞI

İHSAN OKTAY ANAR’DA YEDİNCİ GÜN…

İhsan Oktay Anar 1995 yılından başlayarak “nevi şahsına münhasır” kitaplar yayımlıyor. Puslu Kıtalar Atlası’ndan başladı, Kitabül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikâyeleri, Amat, Suskunlar, Yedinci Gün, Galiz Kahraman diye gitti…

Yıllardır üzerinde çalıştığım Mihail Bahtin’in karnavalcı roman kuramı ve onun Rönesansçı düşüncenin temelini üzerine kurduğu grotesk alanında yol alırken İhsan Oktay adına rastlamamak, onun adını anmamak yakışık alamazdı. Türk edebiyatında groteskten söz ettiğimizde ilk akla gelen adlardan biridir o…

Yedinci Gün adlı romanı, tuhaflıkları buluşturan, tek merkezden kurgulanmış postmodern toplumun ve onunla atbaşı giden ortaçağcı tekil dillerin imge sistemlerini kırıp geçiren, insanı değişime, yenilikçi bir tarza sürükleyen, sürekli devinen bir biçem ve içerik taşıyor…

Batı Rönesansı ve Doğu Avrupa’yı da kapsayan Hıristiyan ortaçağından çıkışta Rabelais romanına büyük bir önem veren ve onu Rönesans kültürünün kapı açıcısı sayan Bahtin’in “Karnavalcı” çalışmalarıyla Latin Amerika kültürü içinde önemli araştırmalara imza atmış Octavio Paz’ın “Fiestacı” bakış açısı yan yana konulduğunda bir ve büyük insanlık kültürünün yan yana açılmış iki sayfası aydınlanır gibi olur…

POSTMODERNİZM, GROTESK VE ORHAN PAMUK

Orhan Pamuk adıyla birlikte anımsanan, günümüz edebiyat tartışmalarında özellikle öne çıkarılan “postmodern roman” anlayışı, tartışmaları çok da anlamlı sınama alanlarına götürmemekte, gereksiz kavram kargaşaları yaratmaktadır.

Orhan Pamuk’un postmodern bir yazar olduğu savının arkasında Yıldız Ecevit’in adı özellikle önemlidir. Yıldız Ecevit’in Orhan Pamuk değerlendirmeleri, edebiyat alanında ısrarlı ve karşıt konumda kategoriler ayrıştırmaya dayanmaktadır. Yıldız Ecevit, bir yandan sınırları belirsiz ve her türlü kategorileştirmeye karşı olan postmodernizmi kendi eleştirel tavrının odağında tutar, bir yandan da ısrarcı ve inatçı kategoriler kurar… Ona göre, Orhan Pamuk’u ancak “kafası karışmış!” ve “modern olmayan” okurlar anlayamazlar... Anlaşılabilirliğin bir ilke sayıldığı gerçekçi edebiyat tarih olmuş, edebiyat alanının dışında kalmıştır... Orhan Pamuk, gerçekçi roman anlayışının karşısındadır; modern romanın ve postmodernizmin özgün örneklerini vermektedir…

Yıldız Ecevit, edebiyat alanını karşıt konumda kategorilere ayırmayı, yazarları ve metinleri buna göre değerlendirmeyi seven bir eleştirmenimizdir. Yorumlarında, metni çözümleme, kendi dışındaki ve çevresindeki alanlarla ilişkilendirme çabasından çok olumlama, olumsuzlama yönelimi ağır basar.

Yıldız Ecevit’in edebiyatı kategorileştiren ve nesnesini yaşamla ilişkilendirme çabasındaki gerçekçi yazına karşı neredeyse kışkırtıcı bir biçem taşıyan yorumları ilginç dayanaklar üzerine kurulmuştur. Ona göre, “grotesk”, “20. Yüzyıl romanının gerçeği yabancılaştırmak için kullandığı gözde tekniklerden birisidir”. (Orhan Pamuk’u Okumak, s 194).

Yıldız Ecevit’in bu özel “grotesk” tanımı, Wolfgang Kayser’in “Resim ve Şiirde Grotesk”  (1957) adlı yapıtındaki romantik groteske yönelik çözümlemelerle örtüşür. M. Bahtin, grotesk üzerine ayrıntılı bilgiler verdiği “Rabelais ve Dünyası”  adlı yapıtında, romantik ve modernist formlar tarafından “yabancılaşmış bir dünya” olarak tanımlanan grotesk kavramının bu kullanımının, groteskin gerçek doğası ile uyuşmadığını, bu groteskin halk mizah kültürü ve karnaval ruhunun ana öğesi olan groteski yansıtmadığını anlatır.

YAZAR KAFASINDAKİ TUHAFLIK

“Kafamda Bir Tuhaflık”, Orhan Pamuk’un 2014 yılı yayımlanmış, yüzbinlerce baskı yapmış, yüzbinlerce kişiye ulaşmış son kitaplarından. Kitabı okuduğum on beş güne yakın süre içinde havaalanlarında, sokaklarda, parklarda karşılaştığım en az üç dört kişinin elinde de gördüm kitabı.

Türkiye’de kitap okunmuyor diyenler yanılıyor açıkçası. Kitap okuyanımız çok… Neler daha çok okunuyor, ya da kitap seçimlerinde neler etkili, işin burasına gelince durup epeyce düşünmek gerekiyor.

SÖZLÜ KÜLTÜRÜN YAŞAMIMIZDAKİ YERİ

Anadolu bir sözlü kültür hazinesidir demiş olsak yaşadığımız gerçekliğe çok da aykırı bir şey söylememiş olurduk sanırım.

Biliyoruz ki, insan kültürünün temeli bilinç içeren sesten oluşmuş sözdür… Yazıya geçişle birlikte bu söz farklı gereçler kullanılarak kayıt altına alınmış, kalıcı duruma gelmiş, insanlara yaşamdaki değişmeyecek gerçekleri ve kimi yönergeleri bildirmek için de bir aracı olarak kullanılır olmuştur. Bu anlamda, yazı, iletişim olanaklarını çoğaltan bir olanak olduğu kadar, ses ve sözün dağılımını sınırlayan, kategoriler, sınırlar çizen bir duvar da oluşturur.

Yazının temelinin tüketim fazlalığının, toplumsal zenginliklerin ilk kez biriktirildiği kutsal mekânların ve tapınakların olması, bu tapınaklarda görevli din adamlarının giderek toplum adına mal biriktiren, değiş tokuşunu yapan ve aynı zamanda üretim içinde bir yeri olmayan, ancak yaşamı yönlendirecek bir zümreyi de oluşturması, sözle yazı arasındaki birlikteliği ve farkı vurgulayan önemli bir kapsam içerir.

Kültür tarihinin ilk dönemlerinde yazı yalnızca bir sayma, kaydetme içeriği taşırken duygu, eğlence, toplumsal paylaşım akağında özgürce saçılıp giden sözün varlığını görürüz. Bugün, yazının yüryüzünde ilk görüldüğü ve yayıldığı bölgeler olan Mısır, Mezopotamya, Hint ve Çin’deki verimli ırmak deltalarının, tarım bölgelerinin tarihsel süreç içinde dünyanın gelişmemiş bölgeleri olarak kalmış olmaları insanlık kültürünün önemli bir gizini de saklıyor gibidir.

GOETHE'DEN YAŞAR KEMAL'E...

DEVRİMCİ İMGELEM, YAZINSAL DEHA VE ELEŞTİREL YANILGI

Karşılaştırmalı edebiyat ve edebiyat sosyolojisi dünyanın en ilginç, en zevkli kültürel alanları arasında yer alır. Keşke bu kan, yalan ve talan ortamından başımızı kaldırıp o güzel ufuklarda yelken açmaya daha çok zaman ve enerji bulabilsek…
Batı Rönesansı’nın ve kültürünün en önemli adlarından olan Goethe, Batı ve Doğu kültürlerini harman ederek bir ve büyük insanlık düşüncesi oluşturma çabasının da öncülerinden sayılabilir. Goethe, yazınsal uğraşlarının en başında, Almanya’da köylü savaşlarının önderi olmuş bir soyluyla, Berlichigenli Götz ile tutkuya varan imgesel bir ilişki kurmuştur. Gözden düşmüş feodalitenin orta zümrelerinin temsilcilerinden, özgür ruhlu bir şövalye olan Götz, hak ve hukuku kendi geleneksel kuralları içinde gerçekleştirmeye çalışır; Almanya’daki 1515 tarihli köylü ayaklanmalarında köylülerin önderi olarak seçilmiş ve kendi kökeninden olan kalantor derebeylerle kiliseye kafa tutmuştur.

ŞAİR BABA VE DAMDAKİLER…

“Şair Baba ve Damdakiler’ Haziran ayı başlarında yaşamdan ayrılan ressam İbrahim Balaban’ın 16 yaşında yoksul bir köylü çocuğu olarak girdiği, sonra iki kez daha yıllar sürecek konuğu olduğu Bursa Cezaevi’ni ve orada tanıştığı, kendisine içindeki insan damarını, sanat gücünü ateşleme yolunu açan Nazım Hikmet’i anlattığı kitabının adıdır. 

Bu metne eşlik eden resim de Şair Balaban’ın 10 Kasım 1969 tarihinde konuk olarak kaldığı evimizde annemize armağanıdır… İki ayı aşkın bir süredir yanında olduğum annemin evinin duvarında asılıdır. 

Balaban’ın yaşam serüvenini on yedi yaşında, tıbbiye ikinci sınıfta bir üniversite öğrencisi olarak büyük bir şaşkınlık içinde izlemiştim. Coşkuyla anlatıyordu her şeyi… Köydeki aşklarını, kavgalarını, tarlalarda, tenhalarda sevgilisiyle buluşmalarını, cezaevi duvarları arasında karşılaştıklarını… Nazım’la paylaştıklarını… Bugün de o heyecanlı hali, konuşurken gözlerinden dışa vuran o canlılık, zamanın eskitemediği çok hoş bir anı olarak taptaze durur belleğimde…
Bizim evimiz o yıllardan başlayarak Türkiye’deki siyasal karmaşanın birebir yansıdığı, ateşli devrimci konuşmaların yapıldığı, birlikte yenilip içilirken türküler söylenen, gönüller dolusu gülünen ve bir yandan da geceli gündüzlü polis ekiplerinin bastığı, taşınıldıktan sonra bile kendini vatan kurtarıyor sanan tetikçiler tarafından bombalanan bir ev olmuştur. 

BİR RÖNESANS AİLESİ ÖNDERİ; SABAHATTİN EYÜBOĞLU

Osmanlı yozlaşması döneminde Türkçe’nin konuşulduğu Anadolu ve Rumeli topraklarında, üretici köylülük imparatorluk kültür dünyasının dışındaymış gibi davranılmış, Arapça, Farsça, Türkçe karışımı bir yapay dil ve Divan Edebiyatı ile farklı bir saltanat resmiyeti ve baskısı estirilmişti.

Cumhuriyet’in Türkçe’yi resmi dil olarak kabul etmesi, Latin harflerinin kabulü adımlarından sonra Baba Tonguç önderliğinde kurulan Köy Enstitüleri’nde halk kültürünün üstündeki küller atılmış, kavruk köylü çocukları, bu yirmi bir ocakta bir yandan okulunun çatısını duvarını kurarken, ineğini sağarken, balığını tutarken, çeliğe su verirken, keman ve mandolin çalarken, bir yandan da Hasan Ali Yücel önderliğinde, Sabahattin Eyüboğlu yönetiminde çevirisi yapılmış 496 klasiği özgürce okumuş, Anadolu halk kültürü ile hem Antik Yunan, hem Batı ve Doğu kültürleri arasında bir bereket harmanı, bir barış köprüsü kurulmuştu. 

YOZ DAVAR'DA KARNAVAL

“YOZ DAVAR”DA GROTESK HALK KÜLTÜRÜ

Hiçbir zaman saf, değişmez ve bütünlüklü olmayan, yönetici erkin tekil söylemlerinden de kaçınılmazca etkilenen halk kültürünün değişimci, yenileyici gücünün kaynağı onun “grotesk” özelliği ile ilgilidir.

Kültürbilimcilere göre, Orta Çağ’ın kapanışından sonra üstkültürde kendisini yeterince gösterme olanağı bulmuş grotesk halk kültürü, tuhaflıkları, karşıtlıkları bir araya getirir, korkunun yerine gülmeceyi öne çıkarır, tüm tekil dilli iktidar bildirimlerinin karşısına yıkıcı bir muhalefetle çıkar. .

Talip Apaydın, İç Anadolu halk yaşamının içinden çıkıp gelmiş, o kültürün çoğul öğelerini yazınsal kurgu içinde başarıyla canlandırmıştır. Kendisinin de “en beğendiğim romanım” dediği Yoz Davar, Türkçe yazında ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

ORHAN PAMUK’TA “SAF VE DÜŞÜNCELİ EDEBİYAT” ÜZERİNE

Cumhuriyet Kitap Eki’nin 24 Kasım 2011 tarihli 1136. Sayısında değerli dostum Onur Bilge Kula’nın “Schiller’den Orhan Pamuk’a ‘Saf ve Düşünceli Edebiyat’” başlıklı bir yazısı yayınlandı.

Alman Edebiyatı konusunda oldukça donanımlı olan ve şimdiye kadar çok değerli kitap ve yazılara imza atmış, “Avrupa Kimliği ve Türkiye”, “Kant Estetiği ve Yazın Kuramı”  gibi uzun zaman elimden düşüremediğim yapıtları olan Onur Bilge Kula, Orhan Pamuk’un son kitabı “Saf ve Düşünceli Romancı” yapıtını irdeleyerek Alman Romantizmi’nin önemli adı Friedrich Schiller’in “Saf ve Duygulu Şiir/ Edebiyat”  adlı yapıtıyla metinlerarası bir bağlam kurmakta, Orhan Pamuk’un Schiller’i nasıl büyük bir başarıyla içselleştirmiş ve yazınsallaştırmış olduğundan söz etmektedir.  “Schiller’in saf ve düşünceli edebiyat hakkındaki bu belirlemeleriyle, Orhan Pamuk’un romanın kuramı ve edimi hakkındaki düşünceleri belirgin olarak örtüşmektedir. (…) Sonuç olarak Orhan Pamuk, Schiller’in konuya ilişkin belirlemelerini çok doğru alımlamış ve başarıyla yazınsallaştırmıştır.” (O. Bilge Kula, agy, s 18) 

BİR YAŞAM KÜLTÜRÜ OLARAK TİYATRO

İnsanı tanımlayan bazı kavramlar vardır. Homo Sapiens insanı düşünen olarak anlamlandırır, Homo Faber, üreten, Homo Ludens ise oynayan…

Kanımca insana en çok yakışanı da Homo Ludens olmalı. Hollandalı tarihçi Huizinga’ya katılıyorum… Kültürün kaynağı oyun ve oyunculuktur der Huizinga.

Tiyatro, oynayan insanın en somutça gözlendiği, açıkça izlenebildiği alanlardan birisidir.

Tiyatro sözcüğü Yunanca'da "seyirlik yeri" anlamına gelen “theatron”dan türetilmiş; dilimize İtalyanca'daki teatro sözcüğünden geçmiş olmalı. 

“HEFSE’NİN SÜDÜĞÜ”, BAHTİN’İN DÜDÜĞÜ

Elimdeki kitabı okurken Ölçek köyünde çay içtiğimiz yer sofraları geldi aklımıza. Evin arısı sayılabilecek çalışkan ve üretken insan Şeker yengemizin soframıza koyduğu çaya laf atardık “Bu ne biçim çay, Hefse’nin südüğü gibi olmuş!”
Bu lafı çıkaran da Şeker yengemizin kendisiydi zaten!

Hefse köyümüzün yaşlı kadınlarından biriydi. Şimdi anımsamıyorum ama şenlikçi bir ad olsa gerekti. Mihail Bahtin, groteski anlatırken şu örneği verir. “Kırım’daki Miletos kolonisi Kerç’ten günümüze kalan meşhur çömlek koleksiyonunda ihtiyar hamile acuze figürleri vardır. Dahası, bu acuzeler gülmektedir. Bu, çok güçlü bir şekilde ifade edilen tipik bir grotesk anlatımdır. Müphemdir. Burada gebe bir ölüm vardır; doğum yapan bir ölüm.” (Rabelais ve Dünyası, s 53).

OLA BİR TÖRELİ DUR DA, BEGEFENDİ AĞIZ TADİYNEN DÖGSÜN!

Rivayet olunur ki, bir baba oğul ormana mal otarmaya girmişler. Orman memuru da gelivermiş üstlerine. Baba erken davranıp kaçmış uzağa. Orman memuru atının üzerinde, çocuklukla ilk gençlik arasında görünen oğlunu kovalamaya, elindeki kalın at kamçısıyla vurmaya başlamış. Çocuk da kendini kamçıdan korumak için eğiliyor, kolunu siper edip kaçmaya çalışıyormuş. Orman memuru küfür edip kovalıyormuş çocuğu. Baba da arkadan izliyor… Çocuk acar, cıva gibi… “Baki” bir türlü istediği gibi oturtamıyor kamçıyı… Öfkesi de azalmıyor.
Bir yandan da mal ormana dağılıp gitmiş. Baba ne yapacağını şaşırmış.
“Ola” diye bağırmış oğluna, “bir töreli dur da begefendi ağız tadiynen döğsün!”

YAŞAR KEMAL ROMANINDA “MUCİZEVİ GÖSTERGELER”*

Yaşar Kemal’in İnce Memed 1 adlı yapıtıyla Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf’tan oluşan Akçasazın Ağaları ikilemesi arasında yapılacak çözümleyici bir yolculuk, edebiyat-dışı’nın edebiyat üzerindeki etkilerini hem biçimsel, hem içeriksel anlamda ortaya koyar. İnce Memed’de zorba, hırsız ağa- mazlum yoksul köylü çatışması üzerine kurulmuş, Batı kültüründeki Menippea anlatısında da yer alan “soylu eşkıya”nın olay örgüsü içindeki belirleyiciliğine dayalı, hikâyenin öne çıktığı biçimin yerine, Akçasazın Ağaları’nda, çokseslilik, çokbiçemlilik, anlatı bulanıklığı, syuzat’ın fabula’dan daha önde tutuluşu, dizimsel yapının dizinsel anlamlandırmayı gölgeleyen baskınlığı göze batar. “O iyi insanlar o güzel atlara bindiler gittiler”, “Uso Uso, kalk Uso” “Mıstık ölecek, Mıstık ölecek” diyen, kaynağı belli olmayan içsesler, kahraman ve karakterlerin anlatıcı sesine yakın düşen bilinç akışları, gülünçleme, anlatıcının kendisine de yönelmiş ironik ve parodik tutum ile çokseslilik sağlanmıştır. 

 

VÜS'AT O. BENER; AH O "DOST"

“Dost” adlı öyküsüyle dilin dört atlısına kapıyı açan Vüs’at O. Bener’in yapıtlarında hemen her imge kurulumunda, hemen her olay örgüsünde, anlatıp anlatmama konusunda, anlatının içeriği ve biçimiyle ilgili, kendisiyle didişip duran bir anlatıcı sesi çıkar karşımıza. Bener’in içselliği, özgürlüğüne kavuşabilmek ve hayatın yanlışlarını, eksikliklerini ötüşüyle giderebilmek için uçmaya çalışırken birey varlığının kırılgan cam duvarlarına vura vura kendini yaralayan, kanat kırıp tüy döken bir serçenin çırpıntısı gibidir… 

BİLGE KARASU; "GECE’DE SUNUŞ GÖLGESİ…"

Bilge Karasu, Gece adlı yapıtıyla, 1991 yılı Pegasus Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı.

Elimizdeki Ekim 2007 tarihli altıncı basımın başında bulunan ve önceki basımlarda da yer almış olduğu tahmin edilen Akşit Göktürk’e ait Sunuş yazısı, Türkiye’de edebiyat eleştirisinin durumuyla ilgili önemli bir ipucu sunmakta, belirsizleştirmenin ve özne karmaşasının bilinçli bir sürece dönüştürüldüğü Gece’nin okunmasında paradoksal bir görev üstlenmektedir.  

YETİM KALAN EDEBİYAT

Eleştiri, edebiyatın anasıdır, babasıdır, evladıdır… Sesine ses katandır, hayata çağırandır, kışkırtandır, coşku verendir, sel olup akıtandır, utandırandır, içine kapandırandır; kendi disiplininin sınırlarını yıkıp hayatın her alınana taşırandır.

Yıllar var ki edebiyat yetim kaldı. Eleştiri olmayınca yanında ya da karşısında, tek sesli yavan bir nesne, bir tüketim posası olup kaldı.

Edebiyat, insan dilinin uzanabildiği en yetkin alandı. Dili evirip çevirip çoğaltandı, dal budak saldırandı. Edebiyat bu çoğul, çoğaltıcı gücünü canlı bir özne gibi insan dilinin ve kültürünün içinde yaşamasına borçluydu. Eleştiriyle kurduğu diyalojik (çift sesli) ve heteroglossik (farklı sesli) ilişkiydi edebiyatı canlı tutan…

AYFER TUNÇ: KAPAK KIZI’NDA KAHRAMANLAR KARNAVALI *

Ayfer Tunç, birçok yapıtında çok kalabalık kahraman ve karakter kadroları açarak yazınsal alanda bir tür orkestra kuran, kahramanlar karnavalı düzenleyen bir yazardır.

Ayfer Tunç yapıtlarında, anlatının olay örgüsü, dolaylı olarak anlatıya girmiş değişik ideolojik yapılar ve yazar bakış açısından çok, kahraman ve karakterlerin diyalogları, kendilerine yönelik iç çözümlemeleri ve anlatı değişimleri göze çarpar. Ayfer Tunç romanı, “ben insanın, türlü çeşitli, her soydan, her boydan, her inançtan insanın öyküsüyüm” diye ses verir. Kahraman ve karakterler metne koşarak girerler, kendilerine ayrılmış yerleri yazardan önce kendileri açmış gibidirler. Her biri, ayrı birer anlatıcı, birer yazar kimliğiyle katılırlar… 

KAPLUMBAĞALAR’DA KARNAVAL

“Kaplumbağalar”, Köy Enstitülü yazarlardan Fakir Baykurt’un en önemli yapıtlarındandır. 1967 yılında ilk baskısı yapılmış olan roman 1962-1966 arasında dört yıllık bir süreçte yazılmıştır. Romanda, İç Anadolu’daki Alevi Tozak köylülerinin toplumsal sistem ve kıraç doğayla kavgalarının öyküsü yer almaktadır.    

SAĞLIK MAĞLIK OLSUN BURSA!

Ne anıların kaldı... Ne yaşanmışlıkların... Sığar mı satırlara… 
Sağlık mağlık olsun Bursa.
İkinci sınıf tıbbiye öğrencisi olarak gelmiştin ilk kez Bursa’ya… 1970 yazı olmalıydı. Maksem’in oralarda bir yerde tekel müfettişi dayının bir süreliğine tuttuğu evde konuksunuz. Dayının küçük oğlu Atilla sünnet oluyor. Kalın siyah çantalı bir sünnetçi geliyor eve. Karışmak olmaz, öyle uygun görmüş büyükler. 
Kırıkkale’nin tozlu sokakları, Ankara’da Cebeci’nin sırtları ve kayalıklarından sonra Bursa bir başka güzel. Ne şimdiki gibi teneke trafik curcunası ne AVM furyası. Geniş bulvarlarda, Maksem’in parke taşlı sokaklarında şen çocuk sesleri; göğe yükselen çınarlar, çeşmelerde şırıl şırıl sular. Arkanızda kapı gibi, başı karlı Uludağ var!
Sünnetçi sünneti bu; oldu ya, kanar… Durmayınca kanama yara tozlarıyla, pudralarla… Apar topar gidilen devlet hastanesinde tıbbiye öğrencisi olduğun öğrenilince ameliyathanenin içine kadar çağrılmalar. Kanamayı durdurmak için kolları sıvamış cerrah abinden bitip tükenmeyen laf atmalar… 

“HÜMANİZM VE DEMOKRATİK ELEŞTİRİ”

“Hümanizm ve Demokratik Eleştiri”, Filistin asıllı, Hıristiyan inançlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, İngiltere ve ABD üniversitelerinde uzun yıllar bir bilim adamı olarak çalışıp 2003 yılında yaşamdan ayrılmış Edward Said’in son kitabı. İslam ülkelerinde günümüz karmaşasını yaşayan herkesin mutlaka okumasının gerekli olduğu ŞARKİYATÇILIK adlı başyapıtın yazarı, bu son kitabı üzerinde çalışırken bir yandan da kanser nedeniyle kemoterapi görüyordu. 
Adım adım ölüme giderken de gözünde ve gönlünde tek kaygı vardı Said’in: İnsanlık, insancıllık…

SANAYİLEŞME, TARIM VE HAYVANCILIK

BİR YOL SAPAĞINDA DÜŞÜNCELER

SANAYİLEŞME, TARIM VE HAYVANCILIK

ARDAHAN'DA DURUM VE ÖNERİLER...

Ülkemizde üzerine en çok üzerine konuşulan, en çok kafa yorulan konulardan birisi de sanayileşme ile tarım ve hayvancılık arasındaki ilişkidir. Tarım ve hayvancılığa bölgelere göre arıcılık, balıkçılık gibi yan üretim alanlarını, tarım ve hayvancılıktan ayrı düşünülemeyecek, bir ayağını doğaya, doğanın korunmasına basan iş ve geçim kaynaklarını da eklemek gerekecektir.

DİLLERİNE KURBAN / ORHAN KEMALDE DİYALOJİK PERSPEKTİF

Orhan Kemal’i “ölümsüz“ kılan elbette ki, onun dilidir. Bu dilin ana özelliğini de, farklı söylemlere, bir arada ve “kendileri olarak“ yer verebilmesidir, diye tanımlayabiliriz. Orhan Kemal‘in, farklı söylemleri ve söylemsel türleri anlam dünyamıza taşıyan bu tarzı, kültürbilimci Mihail Bahtin’in deyimiyle, “toplumun tarihinden dilin tarihine geçişi sağlayan uyarıcı kayış“a devinim sağlar, bugün ile toplumsal geçmiş arasında sürekli yaşayan, çoğalan bir ilişki kurmuş olur... Tüm insanî bilimlerde diyalektiğin özü olan diyalog, Orhan Kemal metinlerinde en canlı örnekleriyle yer alır… Orhan Kemal diyaloglarında, anlatıcı ve kahramanlar dışında, arka planda gözlemci olarak yer alan “üçüncü“ kişi, göreli gerçekliktir; insanlığını hiç yitirmemiş, mülke değil insana öncelik tanıyan adaletli bir tarih mahkemesidir… 

BATI RÖNESANSINDA RABELAİS, TÜRK EDEBİYATINDA KÖY ENSTİTÜLÜLER

Özet:

Rabelais romanı, Avrupa Rönesansı’nın en önemli kilometre taşlarındandır. Edebiyat alanında Rabelais’nin açtığı kapıdan Cervantes, Shakespeare, Goethe geçecek, tarihsel süreç içinde geniş yeniden üretimin doğuş alanı olarak dünyayı sarsmaya yönelecek olan Avrupa’da büyük bir kültür değişim-dönüşüm dönemi başlayacaktır. Rönesans üzerine ayrıntılı çalışmaları olan kültürbilimci Mihail Bahtin’e göre, bu değişimin temel özelliği, ortaçağın tekil bildirimli ve korkuya dayalı dil ve algı sistemine karşı, Rabelais’in edebiyat alanına taşıdığı grotesk halk kültürünün gülmece kaynaklı çoklu gösterge sistemidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, birçok düşünür tarafından bir Kültür Devrimi olarak tanımlanmaktadır. Cumhuriyet sonrası oluşan yeni Türkiye kültür ortamındaki en önemli değişimlerden biri de Köy Enstitülü yazarlar tarafından üst kültüre taşınmış olan grotesk halk kültürü öğeleridir. 

[1] Yazar, alperakcam@gmail.com

CEP TELEFONUMUZ VE TOPLUMSAL AHLÂKIMIZ

Bir edebiyat dergisinde okumuştum sanırım. Çeviri bir yazıda, bir deneme yazarı cep telefonunun insanı kalabalıklar içinde nasıl çıplak bırakıverdiğini işliyordu. Yazara göre, olur olmaz yerlerde çalan telefona yanıt vermek ve konuşmak zorunda kalışımız, kimi gizlerimizi açığa çıkarıyor, sesimizi ve utancımızı çevremizdekilerden saklamaya çalışarak konuşmayı bitirmenin yollarını arıyorduk.

Kalabalık şehirler içinde bireyin yitip gitmesi anlamına da gelmekte olan uygarlık, bir tür çıplaklık, uluorta soyunma gibi gelip dayatıyordu kendisini.

Doğrusu, yazıyı okuduğum o gün de epeyce kuşkulu bir iç sesin itirazını susturmakta zorluk çekmiştim. Yaşadığım ülkenin toplumsal gerçekliği ışığında ben başka şeyler düşünüyor olamaz mıydım?

KEMAL GÜLTEKİN ANISINA

BİR SIRA NEFERİNİN, BİR DEVRİMCİNİN ANISINA,

“KEMAL GÜLTEKİN DOSTUMA”…

Ardahan’da yaşamın her alanında var olmuş bir devrimciydi Kemal Gültekin… Öğretmen mücadelesinden başlayan kavgasını gazeteciliğe, kooperatifçiliğe, arıcılığın örgütlü birliğine taşıdı. Yeri geldi partici oldu, yeri hayvan üreticisi köylü, yeri geldi arıcı, yeri geldi geldi İnat Hikâyeleri’nde sinema oyuncusu, yeri geldi Dursun Akçam Kültürevi tiyatro sahnesindeki Prut köyü atlısı…

Alçakgönüllü, sessizce yürüyen, karıncayı incitmekten çekinen ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir yanardağı içinde taşıyan bir devrimciydi.  

YAZIDA YENİLENEN YAŞAM: YAŞAR KEMAL ROMANI*

Yaşar Kemal’in Ince Memed 1’de en insancıl başkaldırı ile başlayan, Dağın Öte Yüzü Üçlemesi’nde kıtlıktan bolluğa geçişi, Akçasazın Ağaları İkileme’sinde kapitalizm ve sanayileşme ile gelen yozlaşmayı kahramanlarının söylemlerinde işleyen romanları, karnaval geleneklerini yaşatan halk bakışıyla, destan sesini andırır bir dizgelemle kendi kronotopu içinde (zaman ve uzam olarak) var olan tüm seslerin, renklerin orkestralanması, romana dönüştürülmesi gibidir. Yaşar Kemal romanlarında, sözlü kültür öğeleriyle bereket kuttöreleri bir araya gelirler; bir yandan da çoksesliliğin parodisiyle karşılaşırlar; romansal yazınsallık içinde yenilenir, yeni bir canla, başka bir görüntüyle zamandaş anlatının içinde var olurlar...

AL YEŞİL VALALIM, EMEĞE SEVDALIM…

Sevda dedin mi, akan sular durur. Durmalı… Sevdası olmayan hayat, kuru gürültüden öte nedir ki?

Oldum olası, çocukluğumu geçirdiğim, sonraki yıllarda da sıkça gidip havasını solumak, suyunu içmek, yüce dağları kaplayan bulutlarıyla bakışmak, çam ormanlarının üstünde esen rüzgârını dinlemek özlemiyle yanıp tutuştuğum Kuzeydoğu yaylalarının bin bir çeşit kır çiçeğine, göçebe kültürüne, imececi insanına sevdalıyım…

Egemen tüketim kültürüyle politik istismarcılığın başat olduğu yıllar ne çok güzelliğimizi, geleneğimizi yok edip götürdü; şimdi daha iyi anlıyorum.

O yaylalar, çocukluğumun, gençliğimin, hatta yetişkinliğimin hayatı hep yenileyen sabahyıldızı gibi oldu. 

MEHMET BAŞARAN - “TRAKYA RÜZGÂRI”NDA MEMLEKETİMİN ve İNSANIMIN KOKUSU

“Trakya Rüzgârı”nda seksen yıllık yaşamını bitmez tükenmez savaşımlarla aşmış bir devrimcinin yazıyı yaşama perçinleyen, yaşamı yazıdan sonra daha da yaşanası kılan usta işi denemeleri, şiir ve yazın değerlendirmeleri, memleket gezinti notları, sıralanmış... Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü Kırklareli’nin Sazara Deresi’nden, Cilavuzlu bir yiğit devrimcinin çocuk çağda çarıklarıyla aşıp geçtiği Ardahan’ın Sazara Deresi’ne  kadar Anadolu buram buram tütüyor ak kâğıdın üstünde…

SAİT FAİK: HANGİ SUDA HANGİ BALIKTIR Kİ, ÖYKÜMÜZ?...

Hele dinle gözüm…

Tut ki, karlı bir kış günü, iki bin metre yükseltideki Çıldır gölünün yüzeyini kaplamış yarım metrelik buzu kırmışlar. Tutup çıkarmışlar kış güneşinde her bir pulu bin bir yıldız gibi yanıp sönen sarıbalığı… Göl kenarındaki “Atalay’ın Yeri”nde, bir Anadolu öyküsüne katık etmişler…

Sarıbalık, ayladır içinde özgürce gezindiği buz gibi dağ sularından sigara dumanı doldurulmuş bir odadaki soba sıcaklığına donuk gözleri ve açık kalmış ağzıyla taşınmış, kızarmış yatmaktadır dilim dilim…

Doymak bilmeyen insan açlığına hoş geldin ölüm!

YILDIZ ECEVİT / HASAN ALİ TOPTAŞ VE “KÖY ROMANI”

“Türk edebiyatının ‘köy romanı’, Anadolu köylüsünün ezilmişliğini sınıfsal bir eğilimle anlatmak gibi güdümlü bir amaçla yola çıkan siyasal renkli bir roman türüdür. Bu roman türü; başlangıçta toplumcu gerçekçi kuramcıların, yetmişlerde ise Türkçe’ye yeni çevrilmeye başlanan Lukacs’ın kuramsal desteğiyle Türk edebiyatını uzun yıllar ambargosu altına almıştır. Bireyin iç dünyasının göz ardı edildiği, biçimselliğin ise metindeki mesajın rahat alımlanmasını engelleyeceği düşüncesiyle estetik düzlemde bir ihanet olarak görüldüğü bir edebiyat ortamının ana türüdür geleneksel köy romanı.” (Yıldız Ecevit, Yok Olmanın Estetiği ya da Türk Romanında Bir Romantik, Varlık Dergisi, Mart 2006.)

Yıldız Ecevit’in, Hasan Ali Toptaş’ın Almanca’ya çevrilmiş Gölgesizler romanı için bir “sonsöz” olarak yazdığı yazıdan aldık yukarıdaki parçayı… Hasan Ali Toptaş ve Gölgesizler ile “Köy Romanı” arasında dolaysız bir ilişki olmasa da Yıldız Ecevit “fırsat bu fırsattır” deyip “Köy Romanı”nı yatırmıştır bıçağının altına.

Edebiyat dünyamızın sayılan eleştirmenlerindendir Yıldız Ecevit… Oldum olası da kendisi gibi düşünenlerin ısrarlı çabalarıyla ortaya ayrı bir tür gibi atılmış, halk kültürüne dayanan gerçekçi yazın biçimine karşılık olmak üzere kullanılan “köy romanı” sözü geçti mi, tüyleri diken diken olur, yerli yersiz eleştiriler sıralamayı iş edinir kendisine. Cumhuriyet dönemi kültür ve eğitim politikaları bazı düşünürlerimize göre “dayatmacı” ve “tepeden inmeci” bir uygulama içine girince, o dönemin özellikle de Köy Enstitüleri’nde yetişmiş köy kökenli yazarları da böyle ambargocu olmuşlar demek… “Köy Romanı” kavramını önemli bir eleştiri malzemesi olarak kullananların hedefindeki yazarların çoğunluğu Köy Enstitüleri’nde yetişmişlerdir.

“TARİHTEN MEKÂNA” TÜRK EDEBİYATININ YAŞAM SERÜVENİ: TANPINAR’DA EVRİLME…

19. yüzyılın ikinci yarısında, 1870’li yıllarda dünyaya geldiği varsayılan Türk edebiyatında, çoğunluk temalarda tarihsel durum başat olmaktadır. Fransız romantiklerinin ayak izlerinde yürüyen en derin iç dökülmelerinde, dönemin “inleyen namelerinde” bile, tarih,  mekânından soyutlanmış bir anlayışla ele alınmaktadır. Yalnızca yaşanan tarihsel dönemin bireye yüklediği sorumluluklar konu edilmekte, yaşanılan canlı mekân ve çevre toplumsal koşullar görmezden gelinmektedir…

Cumhuriyet kültür devriminden sonra konuşma dilinin yazıda kullanımının yaygınlaşması,  Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi üretici ve ezilen halk yığınlarının dilini kullanmaya başlayan yazarların edebiyat dünyasına girmesi ve özellikle de 1936 sonrasında başlayan Eğitmen Kursları ve Köy Enstitüleri ile okuryazarlık oranının çoğalması, Köy Enstitülü yazarlar aracılığıyla halk kültürünün genel ideolojik ve kültürel yapı içinde kendisine yer bulması sonucunda,  Türk edebiyatında mekân boyutu yaşayan bir öğe olarak yapıtlarda yerini almaya başladığını görmekteyiz. .

Bu yazıda, edebiyatın tarih-mekân ayaklarında bütünlüğü kuran roman krotopunu kullanarak veAhmet Hamdi Tanpınar’ın ayak izlerine bakarak Türk Edebiyatı’nın kendi mekânsal alanına “oturuş” serüvenini görünür kılmaya çalışacağız.   

BU KEZ OLMADI!... GÜMÜŞ BAŞARAMADI…

Üç yıldır kış boyunca yalnız kalıyordu Ölçek’te… Ot yığınlarının içinde, komşu örtmelerinin kuytularında soğuktan ve kurtlardan korunup bahara çıkmayı başarıyordu.

Alçakgönüllüydü… Komşulara gönderilmiş iki çuval arpa unuyla, akıl edilip önüne yal yapılıp konursa, yarı buçuk karnını doyuruyor; umutla baharı bekliyordu…

HASAN ALİ TOPTAŞ YAZININDA ÇOKSESLİLİK

Hasan Ali Toptaş yazınında ilk göze çarpan özellik, Mihail Bahtin’in Rabelais romanı çözümlemesinde görünür kıldığı “grotesk halk kültürü” öğelerinin ve karnavalcı yapının yoğunluğudur. Toptaş yazınında, çoksesliliğin temel kaynağı olarak yer almış insan uygarlığının genel birikimi, “grotesk halk kültürü” öğeleri yanında, Joyce’un bilinçakışı ile düzenek verdiği tüketim toplumuna ait sıçrama ve algılama çarpılmalarını, postmodern topluma koşut duran söyleşim oyun ve buluşturmalarını, anlam karşılığı olmayan dil saçılımlarını da kolayca bulabiliriz.

Toptaş, ne yalnızca ve doğrudan doğruya yaşamı, yaşanmışı anlatıp hikâye etmeye çalışmaktadır, ne de yalnızca postmodern yaşamın bölüp parçaladığı, şizoid kıldığı, hikâyesinden kopardığı insan anlağını yazıya aktarmaya uğraşmaktadır. Yaşama ve yazıya ait her şeyin bir arada bulunabileceğine ilişkin ipuçlarını tutup iki alanı birden yan yana görünür duruma getirmekte, okurunu da bu olağanüstü dikkat ve hüner isteyen ip üstünde yürüme eylemine çağırmaktadır. 

İSMAİL HAKKI TONGUÇ VE HALK KÜLTÜRÜ

Köy Enstitülüri üzerine yazdığı “Türkiye’de Köy Enstitüleri adlı yapıtla döneme

ilişkin çok önemli çözümlemelere imza atmış Fay Kırby’nin Tonguç’u değerlendirirken kullandığı anlatımda bir Rönesansçıya yönelmiş betimlemeyi buluruz: “Tonguç’a göre eğitim sorunun iki yönü vardı: Biri, Türk köylüsüne ekonomik işte ayrımlaşmanın yolarını açmak, diğeri bu yol açıldıktan sonra daraltıcı yaşam koşullarından kurtulmuş olan köylünün tutacağı yolda Türk eğitimcilerinin onları izlemesi, gözlemlemesi.”

(Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 99.) “Yalnız Türkiye’de değil, tüm dünyada 2

yüzyıl’ın dili ile kendini açıklayabilecek köylü ender sayılacak bir olaydır.” (Fay Kırby, agy,s 271.)

SABAHATTİN ALİ’NİN YAZINIMIZDAKİ AYRICALIKLI YERİ…

“Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz çingeneler.” (Değirmen, 6. Basım, Cem yayınevi 1994, s.13) 1929 yılında yazılmış ve Sabahattin Ali’nin tüm yazınsallığına bir işaret gibi duran bu öyküde, anlatıcının seslendiği adaş, belki de yazarın kendi iç benliğidir. 

YAHYA KEMAL-NAZIM HİKMET ve TÜRK ŞİİRİNDE “RÖNESANS” ...

Yahya Kemal’in yeni Türk edebiyatını Tevfik Fikret’le başlatması ve 1912 yılını Türk şiirinde Rönesans yılı olarak seçmiş olması (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherin Sırrı, s 23-24), şiirimizdeki yenidendoğuşun kapısını aralayan bir işaret taşı gibidir. Elbette “Rönesans” gibi çok genş kapsamlı bir değişimi bir tek yıl içerisine sığdırma çabası çok yerinde görülmeyecek olsa da, dönem şiirinde görülen biçimsel değişim, ülkenin geleceği açısından önemli toplumsal bir işlev de taşımaktadır. Tevfik Fikret’in beyit ve dize egemenliğini kıran ve şiiri düzyazıya yakınlaştıran şiir anlayışı (Avrupa romantik şiirinin arzusudur bu - Octavia Paz, Çamurdan Doğanlar, s 68-), Recaizade Mahmut Ekrem’in “her güzel şey şiirdir” yaklaşımı, uyağın göz için değil kulak için olduğunu ileri sürmesi (vurgu ve ritmin öne çıkması), Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın Bektaşi tekke şiirinin lirizmini ustaca yakalayarak yalın bir dil ve hece ölçüsüyle yeni bir halk şiiri sentezi kurmuş olması, Mehmet Emin Yurdakul’un ölçü ve dil bakımından halk edebiyatını örnek alışı dönem için çok önemli değişikliklerdir... 

SARIKASNAK’TA VECDİ ÇIRACIOĞLU…*

ÖTEKİNİN “DİNMEYEN ARZU”SUNDA YÜCELEN YAZAR:

Tüm çocukluğu, gençliği, yokluklar, yoksulluklar içinde geçmiş bir deniz insanı… Yaşamını sürdürebilmek için, ekmek parası için denizin dibinde en ilkel koşullarda tekne onarımı yapan tek gözlü, yoksul bir garip… Bir gözünü ülkenin kurtuluşu için verilen savaşta yitirmiştir.  Yitirdiği gözün yerinde bir dünya para ödeyerek alabildiği, takma, camdan bir göz vardır. Kahramanımız Camgöz Reistir o. O, denizin dibindeki paslı gölgeler ve karanlıklar arasında biri camdan gözüyle, lastik bir hortumun ucunda, ilkel dalgıç giysisiyle üç kuruş için kendi açlığıyla savaşı sürdürürken, yukarıda, kasabanın kıyıya hemen yakındaki meydanında 23 Nisan Bayramı kutlanmaktadır.  Ülkenin kurtarıcıları değişmiştir artık. Parti yöneticileri, bezirgânlar, orman kaçakçılarıdır kurtuluşu kutlayan ve parlak nutuklar patlatan. 

BURADA BİR KÖY VAR, UZAKTA; ASIM KARAÖMERLİOĞLU

Yeni tarihyazımcılığının “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarına yöneltilmiş eleştirilerinin en sistemli ve en yeni kaynaklarından birisi de “Orada Bir Köy Var Uzakta” adlı yapıttır.

Yakın tarihimizde, “sivil demokrasi” talepleri doğrultusunda birleşen sağ ve “sol” kimi çevrelerin kaynak gösterdikleri kitap, 2006 yılı içerisinde yayınlanmıştır. Yazarı, ABD’de, Ohio State’de tarih doktorasını tamamlamış Boğaziçi Üniversitesi çıkışlı Asım Karaömerlioğlu’dur. 

ORHAN PAMUK -KARA KİTAP: TÜRK EDEBİYATINDA MODERN EPİK ADIMI

Modern ve epik sözcüklerini büyük bir kuvvetle bir araya getiren, “dünya metinleri” dediği bir grup yapıtı “modern epik” kavramıyla ilk kez adlandıran İtalyan edebiyat kuramcısı Franco Moretti olmuştur.  

Modern Epik adlı yapıtının ilk sayfalarından başlayarak, Faust, Moby Dick, Bauvard ile Pecuchet (T. Yücel’in Bilirbilmezler çevirisi) , Nibelungların Yüzüğü, Ulysses, Kantolar, Çorak Ülke, Niteliksiz Adam, Yüzyıllık Adam adlı yapıtları sıralar; bunlar sıradan eski kitaplar değil, dev yapıtlar der Moretti. Modern Batı’nın uzun araştırmalara uğrattığı ve içlerinde kendi gizini aradığı kutsal metinler diye de ekler...

Modern epik kavramını oluşturan düşünce hangi temele dayanmaktadır? 

İKİ HÜRREM SULTAN ROMANI BİR HÜRREM SULTAN TARİHİ EDER Mİ?*

Carlos Fauntes, 16-17 Eylül 2005 tarihleri arasında Berlin’de düzenlenen Uluslararası Edebiyat Şenliği’nin açış konuşmasında, “Edebiyat, tarihin unuttuğunu gerçek kılar” demişti. (Sözcükler Dergisi, Temmuz Ağustos 2006, Romana Övgü başlıklı yazı).  Tarihin unuttuğunu gerçek kılabilecek edebiyatın tarihi gerçeklikleri bulandırabileceği, tersyüz edebileceği de unutulmamalıdır. Özellikle, Bahtin’in geniş tanımını sunduğu, “hakikat sınamacılığı”na olanak tanıyan diyalojik “çoksesli roman” yerine, tekil bildirimleri hedefleyen, kitlede var olan yaygın inanışları gıdıklamaya çalışan popüler metinlerde, öznel bakış açılarının ağırlıklı olduğu edebiyat yapıtlarında, gerçekliğin karartılması, yanılsama ve yanıltma olasılıkları daha da tehlikeli boyutlara varabilmektedir.  

ORHAN PAMUK’TA ÇOKSESLİ ROMAN’A GİRİŞ: BEYAZ KALE*

Beyaz Kale’den sonra, Orhan Pamuk’un diyalojiyi, çoksesli roman yapısını bilinçle yapılandırdığını, aynı zamanda çoküsluplu olabilmeyi başardığını görüyoruz. Dostoyevski ve çağdaş Batı romanı etkisi, yazarın romanla ilgili kendi açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, artık iyice görünür durumdadır.

Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanının yazılış serüveni üzerine yaptığı, aynı kitabın sonunda yer alan açıklamasında Dostoyevski’nin ve esinlendiği Dostoyevski romanı “Öteki”nin  adı açıkça anılmaktadır: “Böylece hikâyem, kendi iç mantığının zorlamalarının ya da benim hayâl gücümün tembelliği yüzünden beni de heyecanlandıran bambaşka bir biçim alıverdi. Kendinden hoşnut olmadığı, müzisyen olmak için öykündüğü Mozart’ın adını kendi adına ekleyiveren E. T. A. Hoffman’ın çift teması üzerine kurulu kitapların farkındaydım tabi, Edgar Allen Poe’nin sinir bozucu hikâyelerinin de, son bölümde, Slav köylerindeki saralı papaz efsanesiyle selâmladığım Dostoyevski’nin Öteki adıyla çevrilen isyan ettirici romanının da” (Orhan Pamuk, Beyaz Kale, s. 188).

İKİ ROMAN BİR ŞEHİR EDER Mİ?*

İki roman ve bir şehir dedik... İki ayrı zamanda yaşanmış ya da kurgulanmış, çok ayrı boyutlardaki iki anlatıyı bir araya getirmeye çalışacağız. Bu çaba, aynı şehri anlatan iki ayrı romanın dille şehir coğrafyası ve insan hayatı üzerinde kurdukları ilişkiyi, yazıyla hakikat arasındaki bağlantıyı, buradan türemiş birçok sorunun yanıtını, o yanıtlara edebi metnin sormadan edemediği soruları da beraberinde sürükleyebilme gücünü taşıyabilmektedir. Orhan Pamuk’un Kar’ı ve Nihat Behram’ın Miras’ı... Kars’ı anlatan bu iki romanda dil ve coğrafya üzerine düşünme olanakları sunmaya çalışacağız. 

DURSUN AKÇAM’IN EDEBİYATÇI KİMLİĞİ

Dursun Akçam Kuzeydoğu Anadolu’da yüzlerce yıl birçok kavime Anadolu’ya geçerken ev sahipliği yapmış, değişik kültürleri, dilleri konaklatmış, bugüne kadar bağrında, bir arada yaşatmış Kafdağları yazarıdır. Son kitabı Kafdağı’nın Ardı ile kendi imgesel yerini de işaret etmiş gibidir. Bir ayağı insanlık tarihinin en eski dönemlerine basan epik ve mitolojik öğelerde, bir ayağı geleceğin kardeşlik, barış ve gönenç toplumu üzerindedir. Akçam yazını hem tarihsel, hem devrimci bir temele dayanır.    

KUYUCAKLI YUSUF'TA KARNAVALCILIK

1950’li yıllara kadar, romanımızın birincil sorunsalı Batılılaşma’dır. Yazarlarımızın Batılılaşma sorununa yaklaşımlarında öne çıkan da, kendi duruş ve düşünüşlerini kahramanları aracılığıyla topluma sunma, öğüt verme çabasıdır.  

Bu genel çizginin dışında kalmış yazar ve yapıtlar da vardır… Halide Edip’in ilk romanlarıyla Halit Ziya Uşaklıgil’in romanlarında, Mehmet Rauf’ta, belli ölçüde Tanpınar’da toplumsal sorunlar birincil önemle anılmaz. Batılılaşma çabaları karşısındaki birey duruşu da dolayımlı olarak yer alır tema içinde. Kimi kez, toplum dışında yaşıyormuş izlenimi veren bireyler arasındaki öznel ilişkilerin öne çıkarıldığı yapısal kurulumlar  egemendir.  Andığımız yapıtlar, yayınlandıkları dönemde, kendi dönemlerinin özelliklerini taşıyabilecek, sürükleyecek güçlü etkiler de bırakmamışlardır.  

ORHAN PAMUK VE “KARANLIKTA GELEN ÖDÜL”E “BURUK KUTLAMA”*

Orhan Pamuk’un aldığı Nobel Edebiyat Ödülü yalnız edebiyat çevrelerinin değil, ülkedeki hemen her kesimin üzerinde düşünce bildiriminde bulunma gereği duyduğu çok önemli bir gelişme oldu. Orhan Pamuk’a karşı topluca bildirge yayınladı kimi yazar ve şairlerimiz. Ödülün Orhan Pamuk tarafından alınmadığı, kendileriyle aynı dili konuştuğu için Batılı egemenlerce kendisine verildiği söylendi. Devletin, hükümetin en yetkili ağızlarından kutlama sözcükleri duyuldu… Artistler, futbolcular, öğrenciler; herkesin bir bakışı, bir değerlendirişi var Orhan Pamuk’u.

Neler konuşulmadı ki? Nobel Ödülü almış bu yazarımızın kusursuz bulduğu, Fransız parlamentosunun da kararıyla karşı çıkışların yolunu kapattığı bir tarih araştırması için onun sözleri bir başvuru kaynağı, tanıtım aracı olabilir miydi acaba?

UĞUR ÖZAKINCI RENKLERDEN SİYAH'IN HARFLERDEN Z'NİN ÖYKÜCÜSÜ

“Hikâye anlatıcısı... O, hayatının fitilinin, hikâyesinin tatlı alevinde  yanıp yok olmasına izin verendir.”

W. Benjamin

          12 Eylül darbesiyle, yirmi yaşında tanıştı Uğur Özakıncı. Tutuklanmalar, işkenceler, mahkemeler; tam beş buçuk yıl süren emniyet ve askeri cezaevi serüveni... 1998’de şiir kitabı “Yarın Çok Geç Olabilir Sevgilim” yayınlandı. Arkasından 1999 yılında, “Aşkın Z’si” ile öykü dünyasına girdi. İçinde acılar, düş kırıklıkları yaşadığı dünyanın karşısında kendi iç dünyasıyla duruyordu. Yeni ve başka bir sesti o...

DOSTOYEVSKİ’DE ÇOKSESLİLİK

Dostoyevski, dünyanın en çok tanınan ve en çok okunan edebiyatçılarından birisidir. Onu edebiyatın köşe taşlarından birisi yapan ve zamanın yıpratamadığı yazınsallığını oluşturan ana öğe, “çoksesli roman” dediğimiz bir tarzın en güçlü uygulayıcılarından birisi olmasıdır.

Dostoyevski’yi “çoksesli roman” ile “insanlığın sanatsal düşünce biçiminin gelişiminde dev bir adım” atmış bir yazar olarak tanımlayan Mihail Bahtin, 1895 yılında varlıklı ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, 1975 yılında yoksullarevinde ölmüş bir edebiyat sevdalısı, bir kültürbilimcidir. 

TAHSİN YÜCEL'İN ANISINA

“HANEY YAŞAMALI”dan “YALAN” a,

            YAŞANASI YALANLAR

            Tahsin Yücel’in “Haney Yaşamalı” nın Can yayınları tarafından yapılmış 1991 tarihli  Öndeyi’sinden de öğreniyoruz; Haney Yaşamalı’nın ilk basımı 1955...  Son yapıt Yalan’ın yayın tarihi 2002. Neredeyse elli yıllık bir yazın ömrüdür bu, dile bile kolay değil. Anlamı dilden neden koparıp da, neden, “dile kolay” deyiverelim ki! En azından, yazar olana değilse bile, dilbilimci Tahsin Yücel’e karşı ayıp etmiş oluruz. 

KAR ROMANI “DIŞARIDAN” MI GELDİ? *

“Kar” romanı, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı gibi güçlü diyalojik, çoksesli yapıtlar vermiş Orhan Pamuk’un, biçem ve yöntem değişiklikleri yaptığı, sürprizlerle dolu bir “son roman” olduğu kanısı uyandıran bir yapıttır. Aynı zamanda, romanın asıl anlatıcısı olduğu romana anlatıcı olarak kendi adıyla girişinden sonra açıkça bildirilen, anlatıcısıyla yazarının örtüştüğü, Orhan Pamuk’un, kendisinden daha derinlikli ve ince ruhlu bir şair olarak tanımladığı (Kar, s. 343) ve kendisini daha iyi temsil ettiğini bildirdiği kahramanı Ka’ya (“Kar’da da Orhan olarak silik bir kişi şeklinde görünürüm ama bana benzeyen tabii ki Ka’dır”  -Orhan Pamuk, Söyleşi, 10 Haziran 2002, Aksiyon Dergisi-) Kars’ta bulunduğu sürece “dışarıdan” bir yerden gelmiş şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğu notlar esas alınarak yazdığı bir roman olduğundan, kendisi de “dışarıdan” gelmiş olduğu düşünülebilecek, taşıdığı söylem bir tür dokunulmazlık ve tartışılmazlık içeren bir mutlak metindir!

RABELAİS VE DÜNYASI*

“Rabelais ve Dünyası”, Mihail Bahtin’in dilimize çevrilen son yapıtı... Edebiyat dünyasına Rus Biçimcileri ile ilişkili ayrı bir dil çalışma grubu içinde giren Bahtin’in roman ve tür çözümlemesine ilişkin ilk yapıtlarının Rusça yayınlanışı  seksen yıl öncesine kadar dayanmış olmakla birlikte, Batı dillerine çevrilişi ve tanınmaya başlanması için 1970’li yılların başlarının beklenmesi gerekmiştir. Onca gecikmeye karşın, Bahtin’in edebiyat dünyasına bakışının zaman tanımaz bir poetik temel üzerine oturmuş olduğu kısa zamanda anlaşılmış ve roman türü üzerine yapılandırdığı “karnaval” kuramı ile uluslararası bir üne kavuşmuştur.

AH GÜZEL İNSANIM BENİM YOLCULUĞUM SANADIR!

20 Ocak 2006

Yabancı bir coğrafya, yeni bir dille karşılaşmanın verdiği heyecan, değişim ve yenileşmenin coşkusu… İnsan yaratıcı edimlerinin ve haz veren deneyimlerinin en büyük kaynağı, bilinmeze yönelmiş boşlukları doldurma çabasıysa eğer, gezi sözcüğünün içerdiği çoğul anlamı kim yadsıyabilir ki?  

“İlk filologlar ve ilk dilbilimciler her zaman ve her yerde rahiplerdi. Kutsal yazıları ya da sözlü geleneği, sıradan halk açısından şu ya da bu ölçüde yabancı ve kavranılmaz bir dilde olmayan bir ulusa tarihte rastlanmamıştır. Kutsal sözcüklerin gizeminin şifresini çözmek rahip-filologlardan beklenen bir görevdi.” (Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, s. 130)

Bunu söyleyen Bahtin mi, Voloşinov muydu? Bu soru çok mu önemli? Önemli olan sorunun birisi tarafından tanımlanmaya çalışılmış olması değil mi? 

RIFAT ILGAZ VE GROTESK HALK KÜLTÜRÜ*

Rıfat Ilgaz’ın yazın dünyamız içindeki yerini, özellikle de grotesk halk kültürünün yazınsal alana taşınmasıyla ilgisi üzerine bir değerlendirme yaparken Markopaşa adlı haftalık gülmece gazetesini ve ardıllarını anmadan geçmenin doğru olmayacağı kanısındayız. 1946 – 1950 yılları arasında Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın çabalarıyla çıkarılan Markopaşa, Sabahattin Ali’nin öldürülmesinden ve yasaklamalardan sonra Hür Markopaşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Malumpaşa, Merhumpaşa gibi adlarla da yayın yaşamını sürdürmüştür. Gülmece dergilerinde yazıişleri müdürlüğü yaparak önemli görevler üslenmiş Rıfat Ilgaz, Adembaba adlı dergiyi de tek başına çıkarmış ve buradaki yazılarından ötürü yargılanıp hüküm giymiştir.

KEMAL TAHİR; DEVLET ANA VE TARİH GERÇEKLİĞİ

Edebiyat dili, kesinliklerden, kaba gerçeklerden, tartışılmaz doğrulardan uzağa kaçar… Bir edebiyat metnine giren tarih parçası da, metnin dokusunda işlenirken kaçınılmazca kendi gerçekliğinden farklı noktalara doğru gidecektir.

Edebiyat metnini bir toplumbilim duyurusu, birer kuramsal bildiri aracı kılmak isteyen bazı yazarlarda, bu uzaklaşma ve farklılaşma, tarih gerçekliğinin yadsınmasına, hatta tersine dönmesine kadar varır.

Edebiyat tarihimizde, tarihle edebiyatı birbirine en çok dolaştıran, sonuçta, tarihi de kendi bakış açısına göre yeniden düzenlemeye kalkan yazarların en başında Kemal Tahir yer alır.

Bir Karabük Demirsporlu’dan AMATÖR FUTBOL ve MUHALİF YEREL KÜLTÜR ÜZERİNE*

Futbol dediğimiz ayaktopu oyununun günlük yaşamımızda, kültürümüzde oldukça önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Kendisi bir oyun olmakla birlikte, bugün futbol sözcüğünün çağrıştırdığı kaba bir gürültü, erkek egemen toplumda bilinçaltında doyurulmamış bir canavar gibi bekleyen bilinçdışı “id”in bağırtı çağırtı içinde kendisini ortaya atıp şiddet görüntüleri örgütlediği bir yandaşlık biçiminde kendisini göstermektedir. En gelişmişinden en geri kalmışına, futbol deyince, önce bir şiddet gösterimli izleyici kitleleri, toplumsal yaşamın belli gün ve saatlerinde aile içinde küçük çatışmalar akla gelmektedir. Evde erkeklerin futbol maçı izleyeceği saatte kimi görünen, kimi de görünmeyen çatışmalar izlenir.

Futbol, başka bir bakış açısıyla tüketim toplumunun çantalar, tişörtler, havlular, kredi kartları satış programının bir parçasıdır.

BURSA'YA ÜTOPİK MEKTUP

Merhaba Bursa,                                                        

            Bu sana senden yazdığım ilk ve son mektup olacak. Göçebe ruhumu hayata bağlayan varlık ve inanç parçaları bir bir koptukça yerlerinden, ben, içimden akıp gelen karşı konulmaz bir güçle sürükleniyorum köklerimi bulabileceğimi sandığım o uzak ülkelere doğru; sense, giderek kalınlaşan bir sis perdesi arkasında kalmış eski ve güzel bir düş gibi uzaklaşıyorsun benden. Yollarımız bir daha kesişir mi, hiç bilmem...

TAHSİN YÜCEL / YALANLANAMAYAN BİR YALAN

Yalan, bir yandan yaşamı ve bilgiyi katmanlara ayırmaya, kesinliklere karşı çıkarken, bir yandan da ayrı ve kat kat okunma olanağı sunan bir roman.

Yalan romanının ilk göze batan özelliklerinden biri de güçlü kişilik tanımlamalarıyla birden çok karakteri kahraman olarak benimsetebilmesidir. Önöyküden sonraki bölümde, romanın sanki ikinci bir yazarı ya da anlatıcısı çıkmaktadır ortaya. Önceleri kendini Tanrısal dirliği kurmaya adamışken ilk patronu ve çevresinde gözlediklerinde Tanrı'nın geçici de olsa madrabazlara bu dünyada birçok olanak tanıdığını görüp düşünce değiştirmiş, yansız bir gazete saymanı olarak gerçekliği arayan, yalansız bir dünya özlemindeki Bayram Beyaz, romanın asıl kahramanı Yusuf Aksu'yu adım adım izleyerek onu okura aktarmaktadır. Bayram Beyaz'la başlayan gerçeklik arayışı, Yusuf Aksu'nun cenaze töreninde ortaya çıkan yeni karakter Bayram Sarı'yla sürer. Roman

İSTANBULUN FETHİ"NİN 550. YILINDA İSTANBUL'U DÜŞÜNÜRKEN...*

Başkalarına ait bir şehri bir tarih gerekliliği, belki de zorunluluğu olarak "ele geçirme"nin, olaydan tam beş yüz elli yıl sonra törenlerle kutlandığı bir günde düşünmenin yarattığı karmaşayı yaşıyorum İstanbul'u düşünürken.

            Yazıyı daha önce kullanmış, hatta tarihi istediği gibi yazmış sınıflı bir antika medeniyetin, yozlaşmış, çürümüş, derebeyleşmiş yerleşkesine çağırdığı, belki de insancıl tözünü, eşitlik, kardeşlik, özgürlük duygularını o güne kadar daha iyi saklamayı başarmış bir soyu anarken kullandığı "barbar" sözcüğünün üzerime düşürdüğü gölgeyi taşıyorum İstanbul'u düşünürken..

KUŞ BAKIŞI'NDA KİM KİME BATAR (KAAN ARSLANOĞLU)

Kuş Bakışı, Kaan Arslanoğlu’nun birinci basımı 2001 yılında Adam Yayınları tarafından yapılmış romanı. Romanın ilk göze çarpan özelliklerinden birisi, romanın yazarının da kahramanının da birer doktor; aynı zamanda psikiatri uzmanı oluşu… Doktor kahramanlı bir roman üzerine yazı yazma görevini de bir genel cerrah üstlenince, ekip tamamlanmış oldu. Umarız ki, cerrah ruh ayrıştırma işiyle beden kesmeyi birbirine karıştırmaz…  

ZEBANİLERİN KARŞISINDA BİR GÜLMECE USTASI: AZİZ NESİN

Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110)

Ortaçağ egemeni despot krallıkların, derebeyliklerin ve din baronluklarının halkı egemenlik altına almak için kullandığı en önemli araçlar, cehennem korkusu ve kasvetli din bilinmezlikleriydi.

Halk kültürünün din ve derebeylik şiddeti karşısındaki dayanağıysa, pazar diliydi, tuhaflıkların birlikte olduğu şenlik zamanlarıydı, halk hikâyeleriydi, dini metinlere kadar sinmiş özü sözü bir, küfürsüz konuşmayan, belden aşağı dokunmayı hiç unutmayan masal kahramanlarıydı… Halk, karnaval zamanlarında tüm hiyerarşileri altüst eder, en buyurgan despotlara kıçıyla gülerdi. 

DİLİN YAZIYA İTİRAZINDA LEYLA ERBİL

Bu yazı, çoksesli romanla karnavalcı kültür arasındaki köprüleri kuran Mihail Bahtin’le ilk tanıştığım yıllarda, Türk Romanında Karnaval adlı kitaba büyük bir coşku içinde çalışırken, henüz tüm yapıtlarını okuyamamış ve derinliğini kavrayamamış bulunduğum, bu nedenle de ayrı bir yerde tuttuğum Leyla Erbil konusundaki o günkü yetersizliğimi örtmeye yeter mi, bilmem…

Leyla Erbil, “Türk Romanında Karnaval” gibi bir çalışmada mutlaka ilk görülmesi, değerlendirilmesi gereken bir yazar olmalıydı. 

EDWARD SAİD; “HÜMANİZM VE DEMOKRATİK ELEŞTİRİ”

“Hümanizm ve Demokratik Eleştiri”, Filistin asıllı, Hıristiyan inançlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, İngiltere ve ABD üniversitelerinde uzun yıllar bir bilim adamı olarak çalışıp 2003 yılında yaşamdan ayrılmış Edward Said’in son kitabı. İslam ülkelerinde günümüz karmaşasını yaşayan herkesin mutlaka okumasının gerekli olduğu ŞARKİYATÇILIK adlı başyapıtın yazarı, bu son kitabı üzerinde çalışırken bir yandan da kanser nedeniyle kemoterapi görüyordu. 
Adım adım ölüme giderken de gözünde ve gönlünde tek kaygı vardı Said’in: İnsanlık, insancıllık…

KAPLUMBAĞALAR’DAN YÜKSEK FIRINLARA, GROTESK HALK KÜLTÜRÜNDEN ÇOKSESLİ ÇAĞDAŞ METNE…

Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların yapıtlarını Köy Romanı yaftası ile değersizleştirmek isteyenler de, onları savunmaya çalışırken halkın dertlerini, sıkıntılarını yazdıklarını söyleyerek ve dolaylı olarak da olsa, “kaba toplumcu gerçekçi” bir kategoride buyurulmuş edebiyat yaptıklarını savlayanlar da, o yapıtlardaki halk kültürü gücünü, hele de Mihail Bahtin tarafından Rönesans kapı açıcısı Rabelais romanı ve Dostoyevski çoksesliliğinin temeli olarak işaret edilen “grotesk” gücünü göremediler.

Anadolu Rönesans’nın İşaret Fişeği : MAHMUT MAKAL

1789 yılının 14 Temmuzu’nda, otokratik ve teokratik ortaçağ zorbalığına karşı Fransa’da büyük devrim başlamıştır. Monarşik krallık ile onun ekonomik-politik ortağı kilise despotluğu ve soygunculuğuna karşı, burjuvazinin başını çektiği halk yığınları ayaklanmış, yeni bir çağın kapısını zorlamaya başlamıştır. Devrimin başladığı akşam, birbirinden haberi olmaksızın, Paris’te aynı anda birçok yerde saat kulelerine ateş açılmış, kulelerdeki saatler parçalanmıştır (Gürbilek 103).

İKİ ROMANDA BİR KURTULUŞ SAVAŞI (TARIK BUĞRA – TALİP APAYDIN)

Yazar, nesnel gerçekliklerin imgesel kaynak olduğu kendi bilinç işleyişine düşlem ve yenileştirme gücünü ekleyerek yeni  “metinsel gerçeklikler” kuran bir dil işçisidir. İçinde hiçbir gerçeklik imgesi barındırmayan bir metin, ne edebiyat yapıtı olabilir, ne de insancıl bir iletişim aracı…

Edebiyat yapıtında, metnin kendi dili üzerine kapanarak oluşturduğu özgün biçem, yapıtın yazınsal niteliğinin can damarıdır. Nesnel gerçekliğin içeriğe katılırken geçirdiği değişim, metnin biçimine de yansımalı, yazar için bir özgünlük taşıyor olmalıdır. Konu ve temaları ortak romanlarda, biçimsel farklılıklar dışında farklı anlam boyutları da ortaya çıkabilmektedir; çıkmalıdır. Bu farkın oluşumunda, yazarın toplumsal ve bireysel birikimi, ideolojik duruşunun belirlediği yazar bakış açısı öne çıkar.

İnsanlık tarihi ve coğrafyası bağlamında nesnel bir gerçeklik olarak önemli bir yeri olan Türkiye Kurtuluş ve Cumhuriyet Kuruluş Savaşı’nın metinsel birer gerçeklik olarak romana dönüştüğü iki yapıtı, yazar bakış açılarının değişkenliği bağlamında ele almaya çalışacağız.

"KIRMIZI PAZARTESİ": ÖLÜMÜNE FİESTA

Kolombiyalı Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık adlı yapıtla adını tüm dünyaya duyurmuş, 1982Nobel Ödülü’nü almış bir yazardır. Hem Yüzyıllık Yalnızlık’ta, hem diğer yapıtlarında Latin Amerika kökenli Büyülü Gerçekçilik akımı içinde değerlendirilen groteskçi bir tarzı vardır.

OĞUZ ATAY

Dilin dört atlısına en son katılan dil oyuncusu Oğuz Atay, dilde olduğu kadar yaşamda da oyuncu olduğunu aralarından en önce ayrılarak gösterir. Öncelikle bir “oyun-metindir” Oğuz Atay yapıtları… Biçim de içerik de oyuna göre düzenlenir.

Oğuz Atay, kendinden önceki atlıların ayak izlerinde, omuz başlarında, dil ve kültür seçeneklerinin harman edildiği bir bereket sofrası kurup çekilmiştir oyundan.

Oğuz Atay’ın sağlığında yazılmış son metni olan “Oyunlarda Yaşayanlar” ın oyun yazarı Coşkun’un ve “Tehlikeli Oyunlar”ın oyun yazarı kahramanı Hikmet Benol’un dediği gibi, “oyun” diye oynananlar belki kendi yaşam gerçekliklerimizdir. Coşkun da, kendi ruh dünyasının bir parçasıymış gibi konuşan diğer tüm kahramanları da bir “kültür çorbası” yapma telaşı içindedir. Bu çorbanın aşçısı, yazıyı oyuna çeviren bir dil ustasıdır.