MAKALELER

AH HALKIM AH

Halktan kopuk, hayatın içinde olmayan aydınlarımızda en çok rastlanan hastalık, halk adına konuşup ahkâm kesme, toplumsal olgulara yönelik ucuz yargılarında halkı temsil ediyor olma yanılgısına kapılmaktır.
İstanbul’da yaptığımız Dursun Akçam’ı anma toplantısında karşılaştığım bir yazar Orhan Aras…”Ah Türkiye Ah!” adlı bir kitabını o toplantıda bana verdi sanırım… 



 

DARBE DERSLERİ

Birinci Emperyalist paylaşım savaşını izleyerek çökkün Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde yoksul bir millet ve halk hareketi olarak kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalist politikalar güdümünde zapturapt altına almaya yönelik, bu amaçla Şarkiyatçı Batı politikalarının kullanageldiği bir yöntemle, İslam dinini kültürel kılıf olarak tutan “Sızıntı” çalışmalarının en büyüğü, hatta sentezi sayılabilecek bir enfeksiyon, bir “bulaşma”nın yol açtığı koca çıban, 15 Temmuz günü büyük bir gürültüyle patladı. TBMM’nin bombalanmasından silahsız yurttaşlara kurşun sıkılmasına, tanklarla ezilmesine kadar birçok yönleri olan askeri kalkışma 250 civarında can kaybı, 2000’e yakın yaralı, yakılıp yıkılan binalar ve varlığı zaten epeyce tartışılır olmuş demokrasinin “Olağanüstü Hal” ile bir kez daha örselenmesiyle sonuçlandı.

KADIN SANA HELAL OLSUN!

Kadın sana helal olsun!
Ne o ha bire “açılım” yaptıkları ileri demokrasi kalmış memlekette, ne hukuk devleti... Hepsinin yerine geçip kocana kurşun sıkanın yakasına yapıştın ya!... Kadın sana helal olsun…
Bir ülke düşünün ki, demokrasiyle yönetildiği, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğu iddia ediliyor. O ülkede, iki gazeteci manşetten duyurdukları, başka gazete ve televizyonlarda da az çok yer alan, ülkenin parlamentosunda da defalarca açık açık konuşulmuş “MİT TIRLARI” olayı nedeniyle, “CASUSLUK” suçlamasıyla ve müebbet hapis istemiyle yargılanıyor. Doksan küsur gün çoğu hücrede geçirdikleri zindan hayatından sonra Anayasa Mahkemesi’nin devreye girmesiyle tahliye ediliyorlar. 

UYAN EY ŞEYTAN TUZAKLARINDA KIRILAN İSLAM!…

İslamiyet, Hz. Muhammed öncülüğünde bir adalet arayışı, eşit-kardeş bir toplum için bir Tanrı sözü, bir inanç bildirimi olduğu kadar, bir hayat felsefesi gibi doğmuştu. Mekke ve Medine çevresine yerleşmiş, yoksul kabilelerin topraklarına el koymuş, ipotek altına almış, aralarında Yahudi derebeylerinin de bulunduğu zorbalara karşı kandaş toplum geleneklerini taşıyan bir tarihsel devrim olmuştu.

Dört halife döneminde ve özellikle Hz. Ömer adaletiyle dünyaya örnek bir hak- hukuk – insanlık düzeni kurmuştu.
Muaviye ile Hz. Ali”nin karşı karşıya geldiği Sıffiyn savaşında Muaviye”nin askerlerinin mızraklarına Kuran sayfalarını geçirmesi ve bir hakemlik oyunu ile Ali”nin taraftarlarını alt etmesinden sonra soyguncu derebeylerin halkı kandırmak, baskı ve korku altına almak için kullandıkları bir ideoloji gibi kullanılmaya başlandı.
 

ARDAHAN’IN NEYİ EKSİK?

Ardahanlılar’a soracağınız “Ardahan’ın neyi eksik” sorusuna verilecek yanıtları toplamaya kalkarsanız, birbirinden çok farklı yüzlerce yanıt karşısında şaşkına döneceğinize emin olabilirsiniz. Bu sorunun yanıtları arasındaki ayrımlar ve çeşitlilik de, Ardahan’ın en büyük sorununa işaret edecektir zaten: Bilinçli Kamuoyu Yoksunluğu…

GİDENLER GELENLERDİ!

GİDENLER GELENLERDİ demiştim bir öykü kitabımın adına. 2006 yılında yayınlanmıştı sanırım. “Ustam / Nereden Gelir / Nereye Gidersin” başlıkları altında dörder öykü vardı. Tümü de birbirinden farklı, o bıraktıkları gölgeleri bile büyük bir iç acısı ve özlemle andığımız insanlara ait öyküler…

Yitirdiklerimizin, uğurladıklarımızın nöbet yerleri boş kalmasın istemiştim; gelenler gidenleri aratır olmasın…

KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN 75. YILINDA TÜKENMEYEN KAYNAK ANADOLU’YLA YENİDEN KUCAKLAŞMAK…

Ben bir Köy Enstitülü çocuğuyum. Annem, Ardahan Orta Hanak’tan yetim Perihan ile on üç doğum yapmış, yarısını toprağa vermiş analar anası, bir lokmasını kırk komşuyla paylaşan yoksul Seyhat’ın oğlu babam, Ölçek köyünden Dursun, Cılavuz Köy Enstitüsü’nde tanışıp evlenmişler. Ardahan’dan ayrıldığımızda ben sekiz yaşındaydım. Hem çocukluk yıllarında, hem daha sonra kendimi kopmaz bir bağla bağlı olduğumu duyumsadığım o Kuzeydoğu yaylalarının kışın amansız soğuklar, göz alabildiğine uzanan kar yığınları ve tepeler arasındaki köylerden yükselen tezek dumanlı yaşam manzaraları ile kaplı, yazın yüzlerce renk ve çeşitte kır çiçeğiyle, çam ormanlarıyla donanmış, kar sularının aktığı nehirlerle işlenmiş coğrafyasına, imececi, özgür yaratılışlı yoksul insanlarının yanına her olanakta koşarak geri döndüğümde, giderek eskimekte, yıkılmakta olan ve toplumu yönetenler tarafından bir düşman tapınağı gibi anılan enstitü yapılarının bakımsızlığını gördükçe içim sızlardı. Ardahan-Kars yolu Cılavuz’dan, köy enstitüsü yapılarının yanı başından geçer…

“HEFSE’NİN SÜDÜĞÜ”, BAHTİN’İN DÜDÜĞÜ VE GÜLMENİN KATLİ

Paris’te Charlie Hebdo adlı dergiye yaptıkları baskınla on karikatür sanatçısı, iki polisi gözünü kırpmadan öldürürken Hz. Muhammedin intikamını aldığını sananlar yanılıyordu.
Onlar, kendi insanlıklarından arındılar, kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kurşun sıktılar. Zaten davranış biçimleri, pervasızlıkları, profesyonel duruşları, insan kardeşliğiyle yollarını çoktan ayırmış ve ruhlarını bir karanlık kuyuya atmış olduklarını da işaret ediyordu. Büyük olasılıkla da Batılı istihbarat servislerinin ya da onların Orta Doğu uzantısı İsrail Mossad’ın bilgisi altında  yetiştirilmişler, eğitilmişlerdi.
Önemli bir noktayı unuttular; tüm Fransa ve Avrupa’ya, hatta ABD’ye haykırmalıydılar: “Bizi sizler yetiştirdiniz!”

“ÖTEKİ”Nİ ANLAMAK, YILBAŞINDA NOEL KUTLAMAK VE TÜRKİYENİN OKULLARI…

“Öteki”, aramızdan koparılıp uzaklaştırılan; hayatımızdan koparılan…
“Öteki” azınlıkta oluşuna, taşıdığı siyasal kimliğin dışlanmışlığına, baskılanmışlığına ve kendi adına silahla savaş veren birilerinin varlığına, gece gündüz gelen tehditlere aldırmadan, baskın görünenlere de elini uzatmış, barış istemiş bir hukuk insanı…
“Öteki”, onca polisin içinde enseden girip yüzden çıkan karanlık bir kurşunun aramızdan alıp götürdüğü… Geride çığlık çığlığa ağlayan bir genç kız, güvercinleri anan bir eş bırakarak…
“Öteki”, toplumda yoğun bir sevgi kucağı bulmuş, kitap fuarlarında önünde uzun kuyruklar oluşmuş, en güçlü kanalların televizyon ekranlarındaki haber spikerliğinde, büyük gazetelerin köşe yazarlığında kesesini ve baskılanmış duygularını doyurmaya kalkmamış, şanla, şöhretle, parayla satılmamış, gerçeği yazacağım inadıyla zindana atılmış bir gazeteci…

 

BU KAN ve ZULÜM ÇUKURUNDA KİMLERİN KAZMASI VAR?

Ülkemizin güney sınırı kan gölünde yitip gitti. Irak’tan Suriye’ye, yüzlerce kilometrede insan canının bini beş para bile değil… Bizden uzak olsun derken kan, kendi coğrafyamıza da sıçradı. 

Emperyalizmin soygun ve sömürü ağında yoksulluk içinde yaşayan insanlar bu kez de petrol ve iktidar savaşlarının kurguladığı, beslediği çetelerin ve etnik kimlikler, inançlar üzerinden kışkırtılan anlamsız öfkelerin saldırısı altında…
Kobani’de, Rojava’da, Sincar’da, Suriye ve Irak’ın birçok bölgesinde günahsız insanlar katlediliyor. Ülkemizin kardeş zenginliği olması gereken halklar birbirine düşman gözüyle bakmaya başladı. Ülke çapında çıkan olaylarda ölenlerin sayısı 16 Ekim 2014 günü 38’e ulaşmıştı.
Hiç tanımadığın, kendine yönelik kişisel bir kötülüğünü görmediğin bir insana kin beslemek kadar kötü bir duygu var mıdır? İnsanın soyutlama yetisinin ve toplumsal bilincin yol açtığı iyiliklerin tümünü birden silip süpürecek bir korkunç ironidir bu… 

EMEK, ÖZVERİ, ALINTERİ VE AT SİNEKLERİ

Hayatı kategoriler, kavramlar ve kaba görünüşlerle anlamlandırmaya çalışırken eleştirel aklı kullanmayı beceremeyenlerin düştükleri skolastik çukurda, emek, özveri ve alınterinin üzerinde her zaman at sinekleri de uçuşur.
Yakın geçmişin tarım toplumunda insanın can ve ter yoldaşı olan emektar atın, öküzün kanını emerek geçinen at sinekleri, günümüzde de insanın yakasına, etine, kanına, hatta ruhuna yapışarak asalaklığını sürdürmektedir. 

At sineklerinin büyük bir ustalıkla uçuşup ansızın damara girdikleri, emek ve alınteri sahiplerinin kanını emdikleri birinci alan, politikadır. Yahudi bezirgânların topraklarına el koyduğu Mekke ve Medine yoksulu için umut olmuş, kendini malda da düşüncede de halkından ayırmamış “Ömer adaleti” ile simgeleşmiş İslam dinini kendi iktidar basamaklarında riyakârca kullanan, ağzından ülkücü önderlerin kutsal kavramlarını hiç düşürmezken, karunları kıskandıracak mal varlıkları edinen, ülkenin altını üstünü, en ücra dağ başındaki deresini kâr için uluslararası sermayeye peşkeş çeken, ormanları, park alanlarını yakıp yıkan birileri, dini kullanarak milletin kanını emiyor, anasını ağlatıyor.

TÜRKİYE NEREYE?

AKP’nin apar topar kurulup altı ay içinde şıpın işi iktidar koltuğuna oturtulmasının üzerinden yaklaşık on bir yıl geçti. Bu iktidar değişikliği sonrasında, önce bir ileri iki geri gidilerek, 12 Eylül 1980 faşist darbesine rahmet okutacak 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’ndan sonraysa, büyük bir ivme kazanan değişiklikler yaşandı. Bu dönem, AKP’nin “ustalık” manevralarıyla açılmıştı.

Doksan yıllık Türkiye Cumhuriyeti, deyim yerindeyse tepetaklak oldu.  

2013 yazı ise, farklı kollardan gelen değişikliklerin buluştuğu, kafaların iyice karıştığı bir olaylar karmaşasına tanıklık etti. Ne zaman biteceği henüz belli olmayan, siyasetin çöl sıcaklarını yaşıyoruz  

HAYAT BİR BIÇAK SIRTI GİBİDİR…

Hayat bir bıçak sırtı gibidir; kimi iyiye, sevince, neşeye, umuda keser, kimi kötüye, acıya, karamsarlığa… Arka arkaya yaşadıkların arasında duygu karmaşası içinde kalakalırsın, o incecik, kıldan ince kılıçtan keskin çizgide...

Televizyon ekranından karanlık görüntüler geçiyor... Cep telefonuyla kayda alınmış bir gecede, cama çarpan taş sesleri; dışarıdan haykırışlar:

“Tekbiir!”,

“Allahü Ekber!”

Malatya’nın Sürgü beldesinde, oruç tutmadığı anlaşılan Alevi bir yurttaşın evini basmış kalabalık. Öfkeyle, hınçla saldırıyorlar. Araya giren jandarma olmasa her şeyi yapacaklar. Yoksul insanların ahırını yakıyorlar az sonra.

Toplanan kalabalıkta kim daha çok inançlı acaba? Hangisi önce açacak cennetin kapısını? 

TOPRAKTAN BOŞLUĞA… “TARIM-SANAYİ İKİLEMİNDE EĞİTİM-KÜLTÜR VE EDEBİYATIMIZ”

Kültür ve edebiyat, kimilerine göre özdeksel yaşamın bir izdüşümüdür, yaşamın gerçekliğini yansıtır, ya da öyle olması gerekir... Kimilerine göre, gerçekliğin ötesine geçmeyi başarabilen imgesel gücüyle tansıksı bir öngörüye sahiptir. Başka bir görüşe göre, özellikle de edebiyat, yalnızca bir dil uğraşıdır ve ancak kendi içine dönük olarak çözümlenebilir, yorumlanabilir… Bu birbiriyle çelişir görülen bakış açılarının varlığından da anlaşılacağı üzere, bireyle birey, bireyle toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, olanaklı kılan, dil, kültür ve edebiyatta kullandığımız söylem, her zaman gönderisi olan nesneyle örtüşmeyebilir. Her şeye karşın, yaşamla onun düşünsel koşutlukları arasında her ilişki kurmaya kalkıştığımızda, kendi duyusal yetilerimiz ve yaşam olanaklarımız için yeni sayfalar açmayı da başarabileceğimizi görürüz. Bu sayfa, kimi yanılsamaları kapsıyor olsa da, bir başkası için de çözülüp dağıtılması gereken bir hedef tahtası gibi işlevsellik kazanabilecektir.  

GÜNCEL SORUNUMUZ: “BİLİMDE, SANATTA, ADALETTE VE HATTA AHLÂKTA İKİYÜZLÜLÜK…”

Televizyonlarda gördük, gazetelerde okuduk... Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin soruşturmasını tamamlamış, 12 Eylül darbesinin mimarlarından Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya paşalar, “iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis” ile yargılanacakmış! 12 Eylülcü diğer paşalar çoktan bu dünyadan göçmüş olduklarından, bu yargılamadan da kurtulmuş olmuşlar!  

KÜLTÜRÜMÜZDE ŞARKİYATÇILIK İZLERİ ve TORTUMLU KADINLAR

Ürdün asıllı ABDli bilim adamı Edward Said’in aynı adlı yapıtından sonra daha çok konuşulur ve tartışılır duruma gelen Şarkiyatçılık, bir tür dilbilim çalışması olarak doğmuştur demek çok da yanlış olmayacaktır.

Şarkiyatçılık, özellikle de dünya uygarlığının beşiği sayılan Sümer ve Mısır coğrafyalarında, toprağın altında kalmış uygarlık yıkılışlarını, yeryüzünde kullanımı kalmamış “ölü diller”i öncelikli konu seçmişti. Daha sonra, Batı için ekzotik-kışkırtıcı olan doğulu erotik ve mitolojik öyküler de birer “buluş” olarak dil çalışmalarına eklendi; Doğu dil ve kültürüne ilişkin imgesel yapılanmanın Batı’daki temelleri böylece atıldı.  

SEÇME HAKKIMIZI NASIL KULLANIYORUZ? YENİDEN İMECE 31. SAYI SEÇME HAKKIMIZI NASIL KULLANIYORUZ?

Bu yazı yayınlandığında, ülkemiz bir genel seçimden çıkmış olacak. Sonuçları şimdiden kesin olarak bilmek olası olmasa da, seçim öncesinde yaklaşık tahminler yapılabiliyor... Seçimlerden açık arayla birinci olarak çıkması beklenen iktidardaki partinin seçim söylemleri, “seçim”, “bilinç” ve “demokrasi” kavramları üzerine konuşabilmek için epeyce bir olanak sağlıyor.

İnsanoğlunun seçme etkinliği, tekil birey bilincinin oluşmaya başladığı, Lacan’ın “ayna dönemi” olarak tanımladığı gelişme çağında başlıyor olmalıdır. Bu dönemde, o zamana kadar anneyle bir bütün oluşturan yavrunun bütünlük algısı bozulmuştur ve artık geriye dönüş de olası değildir. Güvensizlikler, kuşkular, belirsizlikler dünyasına adım atılmıştır. Kendini diğer varlıklardan ayna aracılığıyla ayırmaya başlayan birey, nesne ve olgularla kendi arasına işaret sisteminin, dilin girmesiyle de başka bir burgaca sürüklenmiştir. Göstergelerin ve bir gösterge sistemi olan dilin gerçeklikle örtüşüp örtüşmediği sorunu, uslamlama yeteneğinin en belirgin çalışma alanı olarak kalacak, insanoğlu ömür boyu bir şeyleri seçmeyle uğraşacaktır.   

BİZE Mİ SORDUNUZ…

Bize mi sordunuz insanlarımız karın doyuracak ekmek bulamazken şehirlerimizin dört bir yanını devasa alışveriş merkezleriyle doldururken?

Bize mi sordunuz, bulvarlarımızın, caddelerimizin iki yanına koca çelik yığınları, çarşıların içine ışıl ışıl dükkânlar kurarken?

Bize mi sordunuz insan yerine yürüyen teneke yığınlarını, güneşi, rüzgârı tutuklayan beton yığınlarını, karşılığında ruhunuzu bile satışa çıkardığınız parayı severken?

BİZE Mİ SORDUNUZ…

Bize mi sordunuz insanlarımız karın doyuracak ekmek bulamazken şehirlerimizin dört bir yanını devasa alışveriş merkezleriyle doldururken?

Bize mi sordunuz, bulvarlarımızın, caddelerimizin iki yanına koca çelik yığınları, çarşıların içine ışıl ışıl dükkânlar kurarken?

Bize mi sordunuz insan yerine yürüyen teneke yığınlarını, güneşi, rüzgârı tutuklayan beton yığınlarını, karşılığında ruhunuzu bile satışa çıkardığınız parayı severken?

Bize mi sordunuz orman alanlarını kırıp her biri bir saray yavrusu koca kaşâneler yaparken?

BİZE Mİ SORDUNUZ…

Bize mi sordunuz insanlarımız karın doyuracak ekmek bulamazken şehirlerimizin dört bir yanını devasa alışveriş merkezleriyle doldururken?

Bize mi sordunuz, bulvarlarımızın, caddelerimizin iki yanına koca çelik yığınları, çarşıların içine ışıl ışıl dükkânlar kurarken?

Bize mi sordunuz insan yerine yürüyen teneke yığınlarını, güneşi, rüzgârı tutuklayan beton yığınlarını, karşılığında ruhunuzu bile satışa çıkardığınız parayı severken?

Bize mi sordunuz orman alanlarını kırıp her biri bir saray yavrusu koca kaşâneler yaparken?

ÜMİT KAFTANCIOĞLU’NU ANARAK ÇOĞALTACAĞIZ, ANARKEN ÇOĞALACAĞIZ…

Ümit Kaftancıoğlu, özellikle halk anlatı geleneği üzerinde durmuş, halk hikâyeleri, halk türküleri derlemeleri yapmıştır.

Edebiyat alanında verdiği yapıtlarda da bu anlatı geleneğinin ve halk yaşam biçiminin izleri açıkça görülür. Kaftancıoğlu’nun kendi köyünü ve bir ölçüde yaşamını anlattığı Yelatan adlı roman, onun halk kültürünü kavrayış gücünü tek başına temsil edebilecek bir güce sahiptir. 

Yelatan, Bahtin’in “yarı ciddi yarı komik tür” bağlamında tanımladığı çokseslilik öğeleriyle örülüdür. Bir yanda mal mülk tutkunu, gözünü kardeşinin toprağına, hayvanına dikmiş aç gözlü köylü Üseyin, açlık, sefalet, yoksulluk, diğer yanda gülmeceli, şenlikli, imececi köy yaşamı vardır...

TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ VE KEMALİZM’E ŞAŞI BAKIŞ

Tekel işçilerinin karakışın ayazına, soğuğuna, polisin jopuna, biber gazına karşın sürdürmekte oldukları direniş, Şarkiyatçı Batı kaynaklı Ortaçağ dogmalarını kullanan postmodern rüzgârlarla yelkenlerini doldurmuş, ekonomi, üretim, üleşim kavramları, soğan ekmek kavgası yerine kültür ve inanç ayrılıklarını öne çıkararak, insanları üç kuruş karşılığı, eskilerin deyimiyle kafadan gayrımüsellah kılarak, yani akıl silahından arındırarak, siyah ipekten türban ve ultralüks jiplerle donatılmış sırça saraylardaki saltanat koltuklarında sonsuzluğa kadar oturmak niyetinde olanların inanç şekerine bulayarak halka yutturmakta oldukları ezberi bozan bir yıldırım ışığı gibi düştü topluma. 

ARINDIRILAN CUMHURİYET!

26 Temmuz 2008 tarihli Taraf Gazetesinin manşeti: “1923’te kuruldu, 2008’de arınıyor”… Arınan, ya da “arındırılan” kim? Cumhuriyetimiz…

Taraf Gazetesi’nin yazdığı somut gerçekliğimizdir: Taraf’ın da tarafı olduğu emperyalist odaklar ile bir şekilde o kervana katılmış sözde aydınlarımız, Cumhuriyet’imizi el ve güçbirliği ile iyiden, güzelden, doğrudan, onurlu duruştan, özgür düşünceden arındırma çabasına girmişlerdir!…

KARABÜK OLAYI’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

27 Haziran 2008 günü Karabük “Kültür Sanat ve Sanayi Festivali” sırasında yaşanan olaylar değişik yorumlara, algılamalara, yargılamalara yol açtı…

Yazar Latife Tekin ile Karabük Belediye Başkanı Hüseyin Erer arasındaki tartışma ve sonrasındaki gelişmeler, Yazar Latife Tekin tarafından Sivas’ta yaşanmış Madımak olaylarına benzetilirken olaylardan sonra açıklama yapan Karabük Kültür ve Sanat Derneği, yazar Latife Tekin’i, neredeyse etkinliği “provake etmekle” suçlamıştı…

BİR SIRA NEFERİNİN, BİR DEVRİMCİNİN ANISINA, “KEMAL GÜLTEKİN DOSTUMA”…

Ardahan’da yaşamın her alanında var olmuş bir devrimciydi Kemal Gültekin… Öğretmen mücadelesinden başlayan kavgasını gazeteciliğe, kooperatifçiliğe, arıcılığın örgütlü birliğine taşıdı. Yeri geldi partici oldu, yeri hayvan üreticisi köylü, yeri geldi arıcı, yeri geldi geldi İnat Hikâyeleri’nde sinema oyuncusu, yeri geldi Dursun Akçam Kültürevi tiyatro sahnesindeki Prut köyü atlısı…

Alçakgönüllü, sessizce yürüyen, karıncayı incitmekten çekinen ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir yanardağı içinde taşıyan bir devrimciydi.  

BEN OLSAM ALMAM!*

“Çocuk Gözüyle Avrupa Birliği” adlı bir kitap derlemiş Ali Bolat. Cumhuriyet Gazetesinin 18 Temmuz Pazartesi günkü arka sayfasından öğrendiğimize göre, “Türkiye AB’ye girebilir mi?” sorusuna, çocuklar, “Giremez, çünkü yurttaşlarımız yolda kötü yürüyorlar, yollara tükürüyorlar” diye yanıt vermişler. “Çocuktan al haberi” demişler ya, yerden göğe doğru söz...

SEKSEN YILIN SESİ

“Seksen yılın sesi”nde, seksen yıldır varlığını bildiğimiz ama anlamını bir türlü kavrayamadığımız, ya da anlamak istemediğimiz bir seste, insani bir özellik yüklemeyi pek sevdiğimiz bir şehir olarak Bursa’yı ve kuruluş yıllarındaki bunalımlarını bu şehirde sınavlardan geçirmiş bir yönetim biçimini anlamaya ya da çözümlemeye çalışmak olası mı?

ANKARA’YA AİT OLMAK...

Ankara’ya ait olmak, bundan tam kırk buçuk yıl önce, 1964 yılının Şubat’ında, öğretim yılı dönem arası taşınılmış yeni ve kocaman bir kente, İçcebeci sırtlarındaki bir evin buğulu pencere camından bakmakla başlar. Sekiz yaşında ayrıldığı  Güneybatı Kafkasya’nın Ardahan yaylasından sonra Kırıkkale’nin Makine- Kimya yığıntısı çukurunda dört yıl geçirmiş, nereye ait olduğu konusunda kafası karmakarışık olmuş bir çocuk, parmağıyla camın buğusuna adını yazıyor... Buğudaki yazı kadar uçucu, camdaki görüntü kadar dolayımlı kendi kimliğine ait bilinci. Kaygan, ürkek, kırılgan...

"BİN YILIN TÜRKÜSÜ", ANADOLU KÜLTÜRÜNÜN ÖYKÜSÜDÜR

            "Bin Yılın Türküsü"nü dinledik, önce Almanya'da, sonra İstanbul'da... Alevi Birlikleri Federasyonu vardı düzenlemenin, derlemenin arkasında. Türkülerin yüreğimizde uyandırdığı coşkunun ve yüzlerce yıllık acının yangınında kültür öykümüz kıpırdanıyordu. "Bin Yılın Türküsü", bir yandan geçmişimize ışık tutarken bir yandan toplumcul kültür uğraşlarımızın yönünü, yolunu aydınlatıyordu.

KÖY YAZININDA BİR GÖLGE: ARAÇSAL AKLIN ÖYKÜNMECİ DÜĞÜMÜ

Dünyamız döndükçe düğüm üstüne düğüm atmıyor mu kendine? Nesnel olanla bizim gerçeğimizin özdeşleşmesini ummak, boş bir çaba oluyor çoğu zaman. Gün geliyor, gözümüzle gördüklerimize inancımız olmuyor, gün geliyor dün tüm varlığımızla inandığımıza bugün gülüp geçiyor, kendimizi küçümsüyoruz. Algı ve yargı karmaşası büyüdükçe büyüyor. Ayaklarımızın altından toprak mı kayıyor, üstümüzdeki gökyüzü mü terk etti bizi, insan tarafından dışlanmış doğa mı intikam alıyor insandan, bilemiyoruz... Belki de, her şey milyonlarca yıldır aynı yerinde, aynı biçimde de, biz değişiyor, yeni ve başka bir türe dönüşüyoruz.

ARDAHAN DOĞASINA SAYGI GÖSTERELİM

Güneybatı Kafkasya coğrafyası içinde yer alan Ardahan doğasının en bilinen öncelliği, dünyanın en zengin kır çiçeği florasına sahip olmasıdır. Yeryüzünün hemen hiçbir yerinde bulunmayan çeşitlilikte ve güzellikteki bu kır çiçeği örtüsünün canlılığını da birçok akarsuyun çıkış noktasını oluşturan su kaynakları sağlamaktadır. Kır çiçeği örtüsünün ve su kaynaklarının hemen arkasında yer alan güvence ve dayanak noktası ise, bölgedeki eşsiz güzellikteki, seyrelmiş olmasına karşın varlığını sürdüren sarıçam ormanlarıdır.  

MAHSUNİ ŞERİF / OZANIN ÖLÜMÜ*

Neden yadsıyalım ki içimizi, içselliğimizi? Çok uzaklarda bir köyde doğup büyümüş, bir kuzeydoğu kasabasında yaşamı adımlamış, İç Anadolu bozkırında orta öğrenimini tamamlamış birisiyim. Kentlerde geçen onca yaşam, öğretmen çocuğu olmamız, belki de kişiliğimize daha denk düştüğünden ya da gençliğimizden, çocuksuluğumuzdan kopamadığımızdan olsa gerek, köylülüğümüzün ağır basmasına engel olamamış. Şimdiki çağdaşlık başka şeyleri, kentsoylu beğenisini, klasik müziği, Batı Müziği'ni gerektirir, diye yalan mı söyleyelim? Hamurumuz onunla yuğrulmuş bir kez... Türkülerle, deyişlerle büyümüş, onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüz. Işıksız, elektriksiz bir köy karanlığında, tepedeki örtmede yazları açık bırakılan o penceremsi delikten yıldızlara bakarken bir uzak ses gelip oturmuş içimize; "Sanki ömrüm bir bilmece/ Bitmez tükenmez geceler", "Bir çit öküz yeter mi; ahha Memmet emmi/ Böyle baca tüter mi; de ha Memmet emmi..."

GÜLE GÜLE DELİ ÇOCUK! Dr.Doğan İSTANBULLUOĞLU'nun anısına...

            Güle güle deli çocuk; güle güle! Biz ağlarken gülme sakın; biz yaşarken ölme bir daha... Bu son olsun!

            En çocuğumuzdun, en çoğumuzdun, en  delimizdin. 68 kuşağı dediler adımıza... Boşver sen benzetenleri de benzetildiklerimizi de... Biz, birbirimizi biliriz. Ne buhranlıydık, ne  bunalımlı... Ne esrar dumanı vardı kafamızda, ne kokain saptırması... Biz gibiydik yalnızca. Biz!

            Türkülerle sarhoş olmayı, bağlamayla ağlamayı bilirdik... Bir de yürekten gülmeyi, dost için, kardeş için ölmeyi...

            Yalnızca inançlıydık, yalnızca çocuktuk, yalnızca deliydik... 

BİLGİ TOPLUMUYLA FOSSEPTİK ÇUKURUNUN KIYISINDA!*

Sosyal bilimlerde, felsefede, insan davranışının yönlendiricisi bilincin geleceğinde olağanüstü karmaşalar, tartışmalar yaşıyoruz. Elimizin içinden, inandığımız bazı kavramların uçup gittiğini, kutsal bildiğimiz davranış biçimlerinin yadırganır olduğunu görüyoruz. Ummadık anda bunalımlar patlıyor. Belirsizlikler egemendir. Tek tek insan istençlerinin yaşamın şekillenmesindeki yetersizliği, çaresizliği ve metafizik inançlara yönelmeyi kışkırtıyor.

            Bilginin, tekniğin ulaştığı boyut, bilgisayarının başında yalnızlaşan insanı, ayrımında olmadığı bir kopuşa, küçülmeye yöneltiyor. Duyular, duygular, algılar değişiyor. Nesnel gerçekliğin yerini sanal saplantı ve yanılgılar alıyor. Düne kadar, insanı karşılaştığı olumsuzluklardan, düş kırıklıkları karşısında yıkımdan koruyan bilinç, oturacağı gerçeklik temelinden kopup gidiyor. 

YAŞAYAN BİR İMGE: ULUDAĞ...*

"Arkam sensin, kalem sensin dağlar heeey!" diyor şair. Bursa gibi...  Öyle ulu, öyle güvenli, öyle gönençli bir duruşu var ki Uludağ'ın... Başında hiç eksik olmayan dumanlarla… Bir çağrıdır insana. Kara, tipiye, fırtınaya... Yeşile, berekete, güneşe, yıldızlara... Özgürlüğe... Bir tanımsız doğa tadı. Heybetli, kutsal bir anıt!

            Gözün kesmediği, bulut sarmış yükseklerde seslenen söylenceler, sevda türküleri... Yüzlerce yıl öncesinden, tarih kapısından, boyların, Bursa dağlarına, yaylasına, ovasına akışı... Göçler, ayrılıklar, gönençler...

            Uludağ, Bursa'nın her şeyi; yaşayan güzel düşü... 

SARIÇAM ORMANLARI VE ARDAHAN

Bu başlık, izin alınabilseydi, bir panelin de konusu olacaktı. Olmadı.

            "Yine mi orman?" diye soracak şimdi birileri, başkaları, satır aralarında karanlık yüzlü bir "izm"in izlerini tarayacaklar.

            Elbet, yine orman! Çünkü, Sarıçam Ormanları, Ardahan ve çevresindeki yaşamın sigortasıdır, Ardahan'ın geleceğidir. Kars yerleşim merkezinin yıldan yıla çölleşen, diken basan çevresi ile Ardahan, Sarıkamış ve Göle'nin yeşili, çiçeği arasındaki ayrımın gizi, ormanlardadır. İlkokul çocuklarına öğretirler: Orman, yağış çekim alanıdır, orman, toprağı kökleriyle tutup erozyonu önler, orman, havadaki gaz dengesini düzenler... 

ÖNCE ONUR!

Üniversiteye hazırlığın herkesin gözünün önünde olup biten, kimsenin de üstünde durmadığı, aslında toplum olarak kişiliğimizi yansıtan bir büyük parçası var; asılsız okul raporları... Üniversite giriş yarışı ve karmaşası içinde, ilkbaharla birlikte, özellikle de lise son sınıf öğrencileri hastanelere, sağlık ocaklarına, hekimlere koşuyorlar: RAPOR! Sınıfta kalanlara da öğretmenler sesleniyorlar: Gidin rapor alın!

SÜZGEÇ GAZETESİ YAZILARI

       KUZEYDOĞUYA DİKKAT!

       SARIÇAM ORMANLARI YOK EDİLİYOR!

            Kuzeydoğuya, Ardahan ve Kars yaylalarına dikkat! Bir kötü devinim, bir aymazlık kıpırtısı, yangın öncesinin huzursuzluğu var oralarda. Doğal varlıklarımız, güzelliklerimiz, insanlarımızın geleceği yok edilirken, kardeşlik, dostluk ve sevgi de öldürülüyor!

            Kars ve Ardahan yaylalarında, içişleri bakanlığının ve yerel yetkililerin yeni başlattıkları bir uygulamayla hazine arazisi otlaklar ihaleyle büyük sürülere kiraya verilmeye başlandı. Büyükbaş hayvancılıkla geçinen yöre otlaklarında, yaylalarda, sarıçam ormanlarında güneyden gelmiş derebeylerin koyun sürüleri otluyorlar. Yöreye, Iğdır ve diğer güney bölgelerden gelen büyük koyun sürüleri akıyorlar. Yöredeki köylüler bu otlakları onlarca, yüzlerce yıldır kullanmaktaydılar, kullanmaları zorunluydu. Tek geçim kaynakları, her kapının önüne üçer beşer dağılmış büyükbaş hayvandır çünkü. Ve bu hayvanlar, bölge koşulları gereği, uzun kış aylarını ahırlarda geçirdiklerinden, hazır ot ve saman yediklerinden, bahar ve yaz dönemlerinde dışarda, otlaklarda karın doyurmak zorundadırlar. Otlakların bir kısmı ellerinden alınmıştır şimdi. Güney bölgelerden gelen binlerce koyunluk sürüler, otlakların bir yandan bugününü kullanırken, bir yandan koyun otlamasının gereği, otun kökünü yok etmekte, yörenin geleceğini zora sokmaktadırlar. Yöredeki Yerli köylüleri, Türkmen köylüleri, Terekeme köylüleri, Azeriler, yaylaların diğer kültürleriyle yöreye yeni gelen koyun sürüsü sahipleri, adamları ve yöredeki aynı kültürden insanlar arasında giderek bir gerginlik büyümektedir. Belki bir kardeş kavgasıdır yöreyi bekleyen! 

          

Adalet Ağaoğlu - Yakın Doğu Üniversitesi 11. Edebiyat Şöleni Ahıska Türkleri ve Bursa Tabip Odası Seçimleri Anadolu Rönesansı Esas Duruşta!... Ankara'nın Taksileri, Ankara'nın Minibüsleri Ankara'ya Ait Olmak Ardahan Doğasına Saygı Gösterelim Ardahan Yaylasına Baraj, Buyrun Cenaze Namazına Ardahan ve Hayvancılık Ardahan'ı Düşünmek Ardıç Yine Kabak Gibi Ben olsam almam! Bilgi Toplumuyla Fosseptik Çukurunun Kıyısında Bin Yılın Türküsü Bitmeyen Şarkı: Cilavuz’un Kargaları Bugünlere nasıl geldik, çıkış yolu nedir? Burdur 2007 Bursa ve Cumhuriyet Tarihi Bursa’ya Ütopik Mektup Cilavuz'dan Geçerken Dr.Doğan İSTANBULLUOĞLU'nun anısına... Demokrasi ve Kültürel Özgürlük! Demokratik Dangalaklık Dilin Sessizliği mi, Dilcinin Densizliği mi? Edebiyat İktidarı Sallanıyor Edebiyatımıza Olan Oluyor! Engin Ardıç Yine “Kabak gibi”… Ermeni Konferansı ve Tarihin "Tekerrür"ü Geç Kaldın Tatarağası! Genç Cumhuriyet Neyi Kesmiş? Kemal Gültekin Anısına Kına Yaksın Köy Enstitüsü Düşmanları... Kimse Kimvurduya Gitmemeli Köy Enstitüleri: Anadolu Rönesansı Köy Enstitüleri Faşist Bir Müessese mi? Köy Yazınında Bir Gölge: Araçsal Aklın Öykünmeci Düğümü Kuşatan da Ben Kuşatılan da Küreselleşen Solumuz Ozanın Ölümü Önce Onur! Sarıçam Ormanları ve Ardahan Tokmak Kimin Elinde? Türkçülüğün Tarihi "Türk - Ermeni!" ; Peki Emperyalizm Nerede? Türkiye Nereye Gidiyor? Uludağ: Yaşayan Bir İmge Uyarılmadık Demeyin! Vah Benim Sessiz Dilim! Yasakçı, Ayağa Kalk! Yaşasın Sivil Demokrasi! Yazık! Yazık Sana İnsanlık! Yeniden İnsan Olmak Züğürt Tesellisi