EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ VE EZENLERİN EZİLENLER DEMAGOJİSİ

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ VE EZENLERİN EZİLENLER DEMAGOJİSİ

“Ezilenlerin Pedagojisi”, Paulo Freire adlı Brezilyalı bir düşünürün bugünlerde eğitim dünyasında çok konuşulmaya başlanan kitabı... Freire, “Ezilenlerin Pedagojisi”nde sınıflı toplumun ezdiği, baskı ve sömürü altında tuttuğu yığınların eğitim ve özgürleşme sorunu üzerine eğilir, düşünsel ve eylemsel bir derinliğe ulaşır.

“İnsanlaşma; adaletsizlik, sömürü, baskı ve ezenlerin şiddetiyle engellenir; ezilenlerin özgürlük ve adalet özlemiyle kaybettikleri insanlığı yeniden kazanma mücadelesiyle olumlanır." (Ezilenlerin Pedagojisi, s 22) Freire’nin sorguladığı kavramlar, bilinç, diyalog, özgür söz, iletişim, eğitim üzerine açtığı anlam boyutlarında dolaşırken hemen Baba Tonguç’un Köy Enstitüleri geliyor gözümün önüne.

Freire, 1962 yılında Brezilya’nin Refice kentinde belediye aracılığıyla başlattığı okuryazarlık çalışmalarını bir yıl sonra Başkan Gaular’ın önerisiyle tüm ülkeye yaymış, 1 Nisan 1964 tarihli askeri darbeyle çalışmaları kesintiye uğramış, Brezilya’dan kaçmak zorunda kalmıştı. 1965 yılında Şili, 1969 yılında Harvard Üniversitesi, daha sonra İsviçre ve yetmişli yıllarda bazı Afrika ülkelerinde çalışmalarını sürdüren Freire’nin düşüncelerinin kitaplaşmasından onlarca yıl önce İsmail Hakkı Tonguç öncülüğünde kurulan Köy Enstitüleri’nde devrimci pedagojinin temelleri atılmıştı... Yüzlerce yıldır ezilen konumundaki Anadolu üretken köylüsü, mucizemsi bir girişimle ABDli araştırmacı Fay Kirby’nin dediği gibi kendisini kendi diliyle ifade etmeyi başaran dünyanın ilk köylüsü olarak devrimci bir güç durumuna gelmeye başlamıştı.

Ülke politikasına egemen olanlar başka şeyler istiyorlardı oysa... İtaatkâr, kanaatkâr ve kendileri için gözü kapalı ölüme gidecek kuşaklar yetiştirme yolunu seçtiler. Köy Enstitüleri’ni kapatıp imam hatip okulları açtılar.

Bugünlerde, ABD ve İngiltere kökenli doktora tezlerinde filizlenip kültür ortamını sarmayı başarmış Osmanlıcılık üzerine konuşanlar, Anadolu’nun özellikle 17. Yüzyıldan sonraki durumunu biliyor mu acaba? Kendi soyuyla tüm ilişkisini ancak harmandan zaptiye zoruyla ürün toplamak, mültenzime soydurmak biçiminde kuran, saraylarda halkın anlamadığı bir dille Divan şairanelikleri, savurganlıkları içinde evlat ve kardeş katliyle halvet olan bir yönetim anlayışının egemenliği düşünülürse, önce Baba Tonguç’un, sonra Freire’nin kurduğu dünyanın imgesel anlam ağırlığı daha da çoğalıyor. “”Temel hak olan kendi sözünü söyleme

1

hakkı inkâr edilmiş insanlar, ilk önce bu hakkı yeniden kazanmalı ve bu insandışılaştırıcı ihlalin sürmesini önlemelidir.” (Freire, s 66)

Köy Enstitüleri, kendi konuştuğu Türkçe yerine Arapça Farsça karışımı bir dille katline ferman yazan Osmanlı padişahlığına karşı halkın kendi sözünü söyleme hakkını kazanma ocaklarıydı. O ocaklarda sorgulayıcı yöntem tartışmasına, serbest okumaya, iş içinde, üreterek, yaparak ve yaşayarak öğrenmeye dayalı eğitim sistemine, kendi eleştirel güçleri ve seçimleriyle etkin olarak katılarak, sanatı, edebiyatı kendi varoluş yürüyüşlerinin içselleştirilmiş bir parçası yaparak yaşamı ve çoğaltmayı öğrenen kavruk köylü çocukları bir var oluş sürecinden geçtiler. Tam da Friere’nin dediği gibi: “(...) içinde konumlandıkları dünyadaki etkinliklerinin farkındadırlar, kendilerine koydukları hedeflere yönelik eylemlerde bulunurlar. Kararları kendi içlerindedir; dünya ve diğerleriyle ilişkilerinde yaratıcı varlıklarıyla, onda gerçekleştirdikleri değişim aracılığıyla dünyayı etkilerler.” (Ezilenlerin Pedagojisi, s 76)