HALKIMIZ ORMANDA

Sahne 1: Bir okulun sınıfında konuşan bir öğretmen, sınıftaki sıralara oturmuş, dinleyen köylüler…

Öğretmen:

“Sevgili Dönemeç köylüleri, dünyamız ve ülkemiz, köyünüzün yakın bir tarihte değişmiş adı gibi, önemli dönemeçten geçmektedir.

Biliyorsunuz ki, küresel ısınma denen bir şeyden söz ediyor televizyonlar. Gazete okuyanınız olduğunu sanmıyorum ama, gazetelerde de yazıyor benzer şeyler. Siz de farkındasınızdır olup bitenlerin. Ya kurak geçiyor mevsimler, ya her tarafı sel su götürüyor. Buzulların ısınarak kutuplardan koptuğu, deniz seviyesinin yükseldiği söyleniyor. Ozon tabakasının delindiği, bu deliğin günden güne büyüdüğü ve yer kürenin hızla ısındığı bilimsel yöntemlerle de kanıtlanmış durumda.

Peki, Bütün bu olumsuz gelişmelerden, neredeyse yaşamın ve dünyanın sonunu haber veren bu değişimlerden sorumlu olan kim? Ne yazık ki, sorumlu olan, biz insanlarız.

İnsanoğlu, daha çok zengin olmak, başkalarının önüne geçmek kaygısı ile doğaya düşüncesizce saldırıyor. Dereler sanayi artıklarıyla kirleniyor, tarım alanları kimyasal ilaçlar ve beton binalarla yok ediliyor. Daha çok ürün almak ve yaban bitkileri yok etmek için tarlalara atılan ilaçlar yağmurlarla akarsulara sürükleniyor. Sular kirleniyor. Toplu balık ölümleri görülüyor. Uzağa gitmeye gerek yok. Televizyon ekranlarında, nehirlere, göllere, denizlere akıtılan sanayi artıklarının, zehirlerin yol açtığı bu kötü görüntüler neredeyse her gün gözümüzün önünde.

Şimdi şu köyünüzün yakınından geçen suya bir bakın: eskisi kadar balık var mı? Ya da, tutulan balıklarda eski tat, eski güzellik kalmış mı? Su kenarlarında çirkin naylon torbalar dolaşıyor. Kimi vatandaşımız tuvaletini su boylarına kuruyor ki, su iyice kirlensin, bu sudan yararlanan insanlar ve hayvanlar hasta olsun…”

Sıkılan köylüler kıpırdanmaya başlarlar. Aralarından bazıları havaya, ya da yere bakmaktadır. Bunlar, belki de öğretmenin eleştirdiği çevre sorunlarında katkısı bulunan köylülerdir. Kimisi de “of”, “puf” gibi sesler çıkarmaktadır.

“Onlarca yıl yok olmayacak naylon torbalarla, kimyasal ve radyoaktif kanserojen maddeler içeren çöplerle çevre kirletiliyor.

Bu kadarla da kalmıyor insanoğlunun doğaya ve kendine verdiği zarar. İşte görüyorsunuz, savaşlar çıkıyor dört bir yanda. Çocuklar açlık ve ilaçsızlıktan ölüyor. Günahsız insanların üzerine bombalar yağdırılıyor.

Ozon tabakası deniyor, dünya yıldan yıla ısınıyor. Sorumsuzca çalışan bazı sanayi kuruluşları da savaşlar kadar zarar veriyor dünyamıza. Ne yazıktır ki, hâlâ bazı gelişmiş ülkeler, kendi çıkarları zedelenmesin diye, uluslararası kuruluşların önerdiği önlemleri almıyor, doğayı korumayı amaçlayan sözleşmelere imza atmıyor.” 

Köylülerin ilgisizliği ve sıkıntısı zaman geçtikçe çoğalmaktadır. Kimisi ensesini kaşımakta, kimisi elini çenesine atmış uyumak üzeredir. Bu konuşma bir an önce bitse de gitsek diyen sabırsız davranışlar içinde olanlar da vardır…

“Evet sevgili Dönemeç köylüleri… Biz insanoğlu, güzelliklerin, iyiliklerin yaratıcısı olduğumuz kadar, bütün bu kötüye gidişin, kötülüklerin de sorumlusuyuz.  Şöyle etrafınıza, köyünüzün çevresine bir bakın. Bir tane ağaç görebiliyor musunuz?

Yok! 

(......................)

Bir köylü el kaldırır ve söz verilmeden konuşmaya başlar:

“Yahu hoca, diyeceğin söz bu muydu? Bunun için mi topladız bizi buraya Allah aşkına? Sabah bu yana kafamızı ütülersin... Şimdi işi gücü bırakıp ağaç dikeceğiz etrafa, ele? Ya kardaş, bizim mal davar nerede otlayacak etrafa ağaç dikersek? Ağacı ektiz mi, ardından bir de telörgü çevirirsiz siz… Bizim hayvan otlağını orman edersiz…”

Kadının biri karışır söze:

“Hele hoca efendi, bizi bırak gidek. Aha nahır gelir az sonra. Daha danaları bulup bağlayacağız...”

Aradan birisi söze karışır:

“Heç başka işimiz kalmamış da, ağaç dikecez…”

“Ağaç dikmekten de geçtik kardaş, daha bunun toplantısı, konuşması bitmez ki… Vara yoğa toplantı, nutuk.”

Öğretmen sinirlenir:

“Yahu, ne söz anlamaz insanlarsınız. Şurada iki üç dakika daha konuşacağız. Sonra hepiniz gidin işinizin başına. Anlattığım şeyler, sizinle, sizin geleceğinizle ilgilidir. Ne var yani iki dakika sabırlı olsanız?”

Diğer köylülerden de itirazlar, söz almadan yapılan konuşmalar başlayınca ortalık curcuna yerine döner.

Öğretmen bağırmak zorunda kalır:

“Susun biraz kardeşim. Susun; düşüncesini bildirmek isteyen söz alsın lütfen. Biraz uygar olun.”

Köylünün birisi elini kaldırır, söz verilmesini beklemeden de konuşmaya başlar:

“Ya hoca, senin gözün yağını yiyem ben. Eyi diyersin, hoş diyersin de, birez boş konuşursun. Hele bir bana kulak ver… Her zaman, toplantılarda, bayram konuşmalarında, meydanlarda ne der büyüklerimiz? Atalarımız bu vatan uğruna canını verdi, kanlarıyla sulayıp bu cennet vatanı kurtardı, bizlere emanet etti, biz o atalarımızın sayesinde bugün rahat içinde yaşıyoruz, demezler mi?”

Öğretmen merak içinde sözün sonucunu bekler:

“Evet…”

“Ey şimdi hoca, bu ormanları kesenler, buradaki ağaçları kaldırıp tarla yapanlar, mala davara otlak edenler kim? Bizim babalarımız, dedelerimiz, atalarımız değil mi? Biz nasıl o kahraman atalarımıza karşı hayırsızlık ederiz? Nasıl onların kestiği ağaçların yerine ağaç dikeriz. Boşa zahmet… Hem de zarar.”

 

OYUNUN GERİSİ YAZARDA (alperakcam@gmail.com)