VIII. HENRY'DEN KANUNİ'YE TARİH BİNDİ TAHTEREVALLİYE

Postmodern düşünce biçimi, tarihle birlikte bilimin tamamını da bir gerçeklik kaynağı, somut bir bilgi birikimi olmaktan çıkardı, yaşamı da yazıyı da aslı olmayan bir metne, bir kopyaya dönüştürdü... Yeryüzü, dünyanın egemeni metropollerden yapılan kültür saldırıları, dinsel ve etnik kışkırtmalar ile insanlık tarihini hiç yaşamamış, giderek karmaşıklaşan bir kan ve sömürü burgacına dönüştü.

Her şeye karşın düşünme yetimizin temeli olan duyularımız ve tümevarım konusundaki becerimizle tarihteki kimi işaretlerden bugün için belli kavram ve anlam boyutlarına ulaşmamıza da kimse engel olamaz. 
İnsanlığın bir kısmına göre uygarlığa erken uyanmış, diğer bir kısmına göre toplumsal örgütlenmede geç kalmış bir coğrafyada yaşıyoruz. Bugün yeryüzü coğrafyasının insan ömrünün uzunluğu ve toplumsal zenginliğin paylaşımı bakımından dünyanın örnek gösterilen yeri ve diğer toplumlar için bir çekim merkezi olan Kuzey Avrupa topraklarında Vikingler, Gotlar, Germenler, Normanlar taş baltalarla savaşıyorken Mezopotamya'da ve diğer büyük nehir deltalarında çoktan toprak demir sabanla altüst edilmeye başlanmış, yerleşik tarım toplumu kurulmuş, insan geçim kaynaklarını ve tarihini kalemle kaydetmeye başlamış bulunuyordu.
Sonra neler oldu da tahterevalli tersine döndü?
Kapitalizmin doğuş çağındaki serbest rekabete dayalı geniş yeniden üretim ve 1789 Fransız İhtilali'nde "Eşitlik, Kardeşlik, Hürriyet" parolalarıyla Ortaçağın din ve derebeyi baronlarına karşı savaş açan burjuvazi, işçi sınıfını, yoksul köylülüğü de yanına katarak yeryüzünde yeni bir çağın kapısını açmıştı. Kapitalizmin bu ilerici çağında trene yetişmeyi başarmış ülkelerdeki farklı halklar da aynı millet potası içinde çok büyük sancı çekmeksizin eşit "yurttaş" durumuna gelmişlerdi. İngiltere'de, Keltler, Piktler, İskoçlar, Bretonlar, Angiller, Saksonlar, Normanlar; Fransa'da, Franklar, Germenler; Almanya'da Keltler, Germenler, Franklar, Gotlar yurttaşlaşarak etnik kökenleri yerine paylaşım ve dayanışmayı öne çıkarmış bir biçimde tarih sahnesindeki yerini almışlardı. İtalya'da, ulusa adını veren İtalyot'lardan başka Romalılar, Germenler, Etrüskler, Yunanlılar bir araya gelmişti. Hele de Amerikan ulusunun oluşumu çözülmesi güç bir muamma gibi durmaktadır bugün. Günümüzde, Fransa'da Franklarla Germenlerin, İngiltere'de Keltlerle Bretonların, Almanya'da Germenlerle Gotların birbirlerine diş bilediklerini görebilir miyiz? 
Kapitalizmin hızla yaygınlaşmaya başladığı 16-17. Yüzyılda "Avrupalılar (özellikle İtalyanlar, Avusturyalılar, Fransızlar ve İngilizler) Osmanlı sisteminde kendilerini ilgilendiren üstün yanlar olduğuna inanıyorlardı ve bu yanları anlamaya çalışıyorlardı. (...) Mesela, Fransız Saint Simoncular II. Mahmut'un reformlarıyla ilgilenmişlerdi. İçlerinden bir grup kalkıp ta İstanbul'a kadar gelmiş, fakat bir türlü padişahın yanına sokulmamışlar. (...) Fransız yazarı Braudel, İngiltere Kralı VIII. Henry'nin Kanuni Süleyman zamanında Türk hukuk sistemini incelemek üzere İstanbul'a bir heyet gönderdiğini kaydeder." (N. Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, s 35).
Türkiye, kapitalizmle büyük ölçüde gericileşmiş emperyalizm çağında aynı döşeğe girdiği için varını yoğunu o emici-sömürücü-kışkırtıcı arı kovanına yem etti; hem doğal kaynaklarını ve insan özünü örselettiren bir süreç yaşamaya başladı, hem de emperyalizmin kışkırttığı milliyetçi ve etnik ayrışmalarla bugünlere kadar uzanan bir düşmanlık zemini oluşturuldu.
Marks Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler (FORMEN) adlı çalışmasında kapitalizmin öncüsü manifaktürler üzerinde dururken Avrupa'nın belli şehirleri yanında İstanbul'u da sayar (Karl Marks, Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler, s 55).
Ancak, kapitalist üretim biçiminin gelişmesi için sermaye birikimi, belli iş aletlerinin varlığı, gıda maddelerinin değişim pazarına çıkmış olması yeterli değildir. Kapitalist fabrika sisteminde geçimini sağlayabilmek için çalışacak "özgür işgücü"ne gereksinim bulunmaktadır.
VII ve VIII. Henry dönemlerinde İngiliz toprak sahipleri yanlarında bulunan serfleri serbest bırakıp göndermiş, üst üste açılan ve koyunyününü işleyen tekstil fabrikalarında ücretli olarak çalışmalarını yeğlemiştir (Karl Marks, Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri, s 50). Dr. Hikmet, "İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere" adlı yapıtında "koyunlar insanları yedi" alıntısını yapar... 
Tam da Avrupa'nın, kendi coğrafyalarını altüst eden Osmanlı toplumsal örgütlenmesini merak ettikleri o dönemde, Kanuni, o güne kadar Anadolu ve Rumeli'de, Doğu Avrupa'da, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da özel mülkiyete metelik vermeyen, tüccar demeden önce "tövbe" çeken, toprağın tasarruf hakkını üzerinde çalışana vermiş adaletli "Dirlik Düzeni"ni kaldırıp üretici köylüyü "Mukataacı" eline çıplak sömürü nesnesi olarak uzatmıştı. 

Yıldırım Beyazıt'ın kendine bir saray yaptırarak halkından ayrılma çabası ile başlayan ve görece daha diri kan kardeş toplum gelenekleri taşıyan TimurA yenilmesi ile sonuçlanan yozlaşma, Yavuz'un halifeliği üstüne alması ile ivme kazanmış, Kanuni'de adaletli toprak sisteminin yok edilmesi ile zirveye ulaşmıştı. Horasan ve Hazar boylarından gelen bir avuç akıncının adalet ve kan kardeşliği dağıttığı Osmanlı'nın parlak devrinde iktidar için din istismarı yerine kan kardeş eşitliği, kan demokrasisi vardı.  "Osmanlı devletini kuran ilk Osmanoğulları'nın ve yanlarındakilerin Sünni, Ortodoks Müslüman olduklarından şüphe eden tarihçiler vardır." (N. Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, s 29) Söğüt'te kurulan beylik, Ertuğrul Gazi'sini seçimle iş başına getirmiş göçebe demokrasisiyle idare edilen bir devlet öncülü idi. Sonraki beyler, bu kardeş ruhunun verdiği güçle üç kıtada insanların kucak açtığı adaletli bir devlet yapısı oluşturmaya yol almıştı.

Yozlaşmayla birlikte, Gazilik yerini Sultanlığa, Sultan Süleymanlığa bırakmış, halktan kopma hızlanmış, kendi kurucusu soyun dili yerine Arapça Farsça karmaşası bir dii saray dili olarak kabul edilmiş, halkın anlamadığı Divan Edebiyatı öne çıkmıştı. Türk sözcüğü bir aşağılama işareti olarak kullanılmaya başlanmıştı.  

Kanuni devrinde işlemeye başlayan Kesim Düzeni, üretici köylünün kanını emen bir "tefeci bezirgan- ağa" saltanatına kapı açıyor, Marks'ın manifaktürden fabrikaya geçiş için engel gördüğü kırsal yan uğraşlar Osmanlı coğrafyasını çöküşe götüren bir bataklığa dönüşüyordu. 
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Marks'tan aldığı esinle Tarih Devrim Sosyalizm, Osmanlı Tarihinin Maddesi, İslam Tarihinin Maddesi, Türkiye'de Kapitalizmin Gelişi gibi birçok yapıtında bu karmaşık ilişkinin ayrıntılı bir çözümlemesini yapar.
Sonuç olarak Doğu toplumları ne çektiyse, insanları özgür kılmak yerine kendi önünde secde eden, ayağını yıkayan, alkış tutan yanaşmalar karşısında iktidar koltuğunda oturmayı tercih etmiş derebeylerinden çekmiştir. 


Yüzlerce kişilik koruma orduları, şatafatlı makam araçları, bin yüz odalı saraylarıyla en somut örneklerini bugün de görmüyor muyuz?

 

10 Ağustos 2015, Alper AKÇAM