YELATAN Ümit Kaftancıoğlu'nun romanından Alper Akçam tarafından oyunlaştırıldı)

Oyuncular: 5 kız, 7 erkek

1. Gıdaşır (Aşır), 2. Hüseyin (Lal Üseyin), 3. Civciv (erkek), 4. Loplop (erkek), 5. Kişmiş Halti (Kürt), 6. Mero (Kürt – Halti’nin oğlu), 7. Hasan, 8. Molla İbrahim, 9. Öğretmen Rıfkı, 10. Lelağa, 11. Kaymakam, 12. Odacı, 2 Kürt (yüzleri az ışıkta), 4 Terekeme (yüzleri görülmüyor)

1.Güllü (Güli), 2. Güldene, 3. Güldeste, 4. Yeter, 5. Lepez’in Torunu (Tenzil kadın), 6. Melek

Güldeste Tenzil’i de oynar. Sonraki sahnelerde yer alacak Kürt kadınlardan birini Melek, yüzünü göstermeden birini Güldeste, diğerini yüzü örtülü Yeter canlandırabilir.

Merro ve Halti dışındaki Kürt erkeklerini Civciv ve Loplop oynar… Oğul Merro’yla Molla İbrahim aynı kişi olabilir. Halti ile Öğretmen Rıfkı… Lelağa, Kaymakam ve Hasan aynı kişi olabilir.  Loplop, Odacı da olur.

Müzikler: “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don geymişe döndüm, Sahibi çıktı da elimden aldı / Yüce dağ başında donmuşa döndüm (Pir Sultan - Ruhi Su)

 

Ümit Kaftancıoğlu’nun radyo programı girişi: Gahi arzu , gahi kanber, gahi leyla/ Öyle ya, her aşığın bir ahı vardir...

Kağnı sesi, çocuk ağlama sesleri,

SAHNE I: Karanlıkta kağnı sesi duyulur.

“Ho”, “Oho!”

Hüseyin (sahne dışından bağırarak): “ Aşır, Aşır, yaslan diböküzüne ola, önüne taş ver, yaslan Aşır!”

(Ho, ho sesleri)

Sahne aydınlanır. Hüseyin (sahne dışından): “Hay seni yere giresin seni! Sen de Tanrının kulu olsaydın, sana da bir oğul verirdi. Ne diyecem ben sana? Tanrı seni seçmiş de sıradan ayırmış işte.”

Aşır girer sahneye. Elinde çubuk vardır. Derin derin iç geçirerek yere bakar. Sonra Yelatan’a döner:

Aşır: “Ey ulu başlar, ey Üçkardaşlar! Gezek Dağı, Yelatan! (derin bir soluk alır). Ey Ziyaratlar Ziyaratı Yelatan. Duy beni…  Sen, kurdu kuşu besleyen, börtü-böceği geçindiren, binbir yaratığa bağrını yuva eden, binbir yoksulu, kimsesizi, elsizi, dilsizi koruyan, kanadının altına alan Yelatan’sın! Ulu dağsın, yücesin, yüceler yücesi. Duy beni, beni de duy! Kardaşımın dediklerini duymadın mı, duymaz mısın sen? Herkesin dileğini veren sensin, yetiren sensin! Kardaşımın sözü bana ölümden artık geldi. Ya bana bir oğul ver, ya da al şu varlığımı elimden ki, kimseye boyun eğmeyem. Buna da mı gücün yetmez? Beni sıradan niye seçtin? Ben senin yeşilini mi çiğnedim? Kapıma kul köle olanlar bile söz eder oldu bana. Kurban olduğum Yelatan; bir oğul da bana ver, nen eksilir bağrından?”

Aşır eğilip yere kapanır. Tozu toprağı avuçlayıp göğe savurur.

Yürür. Durur sonra.

Aşır (salona döner): “Alır artık karşılığını benden. Bu lal ite öyle bir söz edem ki, diremini it yese kudura! Bundan sonra söz yok. Kimseyi söyletmeyeceğim. Tek bir oğlum olsun da, bir yakam kil, bir yakam da çul olsun. Tek şunların şu kardaş olacak muhannetlerin yüzünü görmüyüm de, bir kırık ekmeğe bin takla dönem…”

Aşır sahneden yürüyerek çıkar.  Sahne dışından Hüseyin’in sesi gelir.

Hüseyin (perde arkasından): “Yere giresin seni, yere giresin seni, heeey!... Tek başıma anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Neyittin tepeden indin de… Ne koydular önüne? Urzan sana çığardır bir oğul da, görürsün yarın. İtin dileği kabul olsa, göğden kuyruk yağardı. Geç öküzün yanına yere giresice hey! Geç öküzün yanına da yaslan, belim bıkınım kırıldı. Adam olsan tekiri taşa kadatmazdın… Bin öküzün boynuna.

 

GERİSİ YAZARDA...