EDWARD SAİD; “HÜMANİZM VE DEMOKRATİK ELEŞTİRİ”

“Hümanizm ve Demokratik Eleştiri”, Filistin asıllı, Hıristiyan inançlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, İngiltere ve ABD üniversitelerinde uzun yıllar bir bilim adamı olarak çalışıp 2003 yılında yaşamdan ayrılmış Edward Said’in son kitabı. İslam ülkelerinde günümüz karmaşasını yaşayan herkesin mutlaka okumasının gerekli olduğu ŞARKİYATÇILIK adlı başyapıtın yazarı, bu son kitabı üzerinde çalışırken bir yandan da kanser nedeniyle kemoterapi görüyordu. 
Adım adım ölüme giderken de gözünde ve gönlünde tek kaygı vardı Said’in: İnsanlık, insancıllık…


Kitabın diğer bir özelliği, Avrupa merkezli hümanizm anlayışlarına ve hümanizmanın küçümsendiği, insanın parçalanıp yalnızlığa itildiği postmodern anlayışlara karşı Batı ve Doğu kültürlerine aynı düzlem üzerinde bakıp gerçekliğin edebiyattaki ve kültürdeki temsiline kafa yoran bir anlayışla yazılmış olması.
Said, son nefesine kadar insan kardeşliğine inanmış, “Medeniyetler Çatışması” gibi yaratılışsal aydın saçmalıklarına karşı mücadele eden namuslu bir bilim adamıydı. “Hümanizm ve Demokratik Eleştiri” adlı yapıtında II. Dünya Savaşı yıllarında Alman faşizminden kaçarak İstanbul’a, Türkiye Cumhuriyeti Üniversitesi’ne sığınmış Erich Auerbach’ın “Mimezis” adlı kitabı üzerine yaptığı yoruma oldukça geniş bir yer vermiş. 
“Mimezis” adı, bana Rönesans üzerine önemli çalışmaları olan Mihail Bahtin’in ortaçağdan çıkışın önemli yapıtları arasında yer verdiği Herman Reich’in “Mimus”unu anımsattı. 
Auerbach, Avrupa’da gerçekliğin edebiyata yansımasını çözümlerken önemli bir saptamada bulunur. Gerçekliğin hümanist bir anlayışla kültüre yansımasının izi sürüldüğünde, 12-13. yüzyılda Fransa’nın, 14, 15. Yüzyılda İtalya’nın, 16,17,18,19. Yüzyılda yeniden Fransa’nın öne çıktığı görülür...
12. ve 13 yüzyıllar Fransası Endülüs İspanyası demektir aynı zamanda. Doğu kültürünün Batı’ya sıçrama yaparak Batı’da Provans şiirin, yenilikçi bir kültürün temellerinin atıldığı bir çağa işaret eder. 
Benzer bir izleği Mihail Bahtin’in “Rabelais ve Dünyası” ile Octavio Paz’ın “Çifte Alev” adlı yapıtlarında görebilmek mümkündür. Bahtin, ortaçağın kilise ve derebeylik egemenliğindeki karanlığından Rönesans’a giden yolda Rabelais romanının temelini oluşturan Fransız köylü yaşamının, Pazar dilinin yerini vurgular. Octavio Paz, “Çifte Alev – Aşk ve Erotizm”de 12. Yüzyıl başında güney Fransa’da oluşmuş çok kültürlü, çok dilli üretken ortamı işaret eder. Burada Endülüs bölgesinden gelmiş Arap şarkıcıların, Haçlı seferlerine katılıp Suriye’de ve İspanya’da bulunmuş Provans şairlerin, İskandinavya’dan Ortadoğu’ya birçok iklimin birlikte yaşadığı bir coğrafya bulunmaktadır (Çifte Alev, s 77). Bahtin, insanlık tarihinin karanlık ortaçağdan çıkışta kılavuz ipi olmuş grotesk halk kültürünün, Octavio Paz, şiirin izini sürerken aynı yolu aydınlatan çözümlemeler yapmışlardı. Paz, “Çamurdan Doğanlar”da şöyle der… “Ancak, uygarlıklar arasındaki farklılıklar gizli bir birliği saklamaktadır: İnsan” (Çamurdan Doğanlar, s 19).
Said, Auerbach’ın çok etkilenmiş olduğu, gönlü ulusal edebiyatlar yerine bir dünya edebiyatı senfonisinden, Weltliteratur’dan yana olan Goethe üzerine yorum yaparken, onun İranlı şair Hafız’ın gazelleriyle Kuran ayetlerinde bulduğu lirik esin kaynağından söz eder. Goethe, yakın dostu Zelter’e yazdığı mektupta, “Tanrı’ya mutlak boyun eğişte, iki dünya (kendi dünyası ile Avrupa Waimar’dan millerce, hatta diyarlarca ötedeki Müslüman müminin dünyası) arasında gidip gelmesini keşfetmesini sağlayan bir dürtüyle en güzel ve en mahrem aşk şiirlerini (West-Oestlicher Divan 1819) yazdığını vurgular.

Auerbach, Fransız yazarların gerçekçi tarzını önde tutarken özel bir değer vererek adını andığı Alman Goethe’ye karşı da eleştirel tarzını elden bırakmaz. Goethe’yi aristokratik kültüre ilgi duyan, çağının gerisinde kalan, değişime karşı çıkan bir şair olarak da eleştirir (Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, s 146)
Edward Said, “Hümanizm’in özü seküler düşünceye temellenmektedir” der (Hümanizm ve Demokratik Eleştiri s xv). İnancına bakılmaksızın tüm insanların ortak bir kardeşlik paydasıyla hareket edebilmesinin olanakları üzerine kafa yorar. Günlük yaşamın din üzerinden kurulduğu ve farklılıkların başka amaçlar için kullanıldığı bir dünyada hümanizm de bitmiş demektir. 
Aynı yıllarda, dünyayı kana ve ateşe bulayan saldırgan emperyalizmin jandarması olmuş George Bush ise “Ya bizimlesiniz, ya da bize karşısınız” diyerek Amerikan toplumuna Doğu halklarına düşman etmiş bir düşüncenin sözcülüğünü yapmaktaydı… 

ABD televizyonları ve gazeteleri röportaj yapmak, ABD politikaları hakkında görüşlerini sormak için Said’i çağırmayacaklardı elbette. Kitabın “Yazarların ve Entelektüellerin Kamusal Rolü” başlıklı bölümünde, yazarlarla entelektüellerin “kâr elde etme” ve “şöhret olma” kuvvetli uyarıcılarıyla hareket ettiklerini belirterek kendi durumunu aktarır. “Yıllarca televizyonlarda görünmeyen ya da gazetecilerin röportaj yapmak istemediği birisi olarak ben, ‘Amerika Birleşik Devletleri’nin falan falan meseleyle ilgili olarak ne yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?’ sorusuna asla muhatap olmadım. Ben bu durumu, iktidar nosyonunun nasıl tam da üniversite dışındaki entelektüel pratiğin kalbine çöreklendiğinin bir göstergesi sayıyorum” der. Televizyonlar ve gazeteler ekran ve röportaj için ABD’nin Irak’a müdahelesini, Ortadoğu’daki savaşları onaylayan entelektüelleri yeğleyecektir.  

Ne yazık ki, Batı dünyasında Auerbach ya da Said gibi böylesine insan damarı canlı kalmış, adalet duygusunu yitirmemiş namuslu aydın artık çok az yetişiyor. 

Bu konuda söylenebilecek bir diğer söz de, bizim ülkemizde olduğu gibi, üniversitelerin de iktidar politikalarından yana olan seslerin öne geçtiği, basında daha çok yer aldığı bir ülke durumuna gelmiş olmasıdır.
(YAZININ DEVAMI YAZARDA)