BİLGE KARASU; "GECE’DE SUNUŞ GÖLGESİ…"

Bilge Karasu, Gece adlı yapıtıyla, 1991 yılı Pegasus Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı.

Elimizdeki Ekim 2007 tarihli altıncı basımın başında bulunan ve önceki basımlarda da yer almış olduğu tahmin edilen Akşit Göktürk’e ait Sunuş yazısı, Türkiye’de edebiyat eleştirisinin durumuyla ilgili önemli bir ipucu sunmakta, belirsizleştirmenin ve özne karmaşasının bilinçli bir sürece dönüştürüldüğü Gece’nin okunmasında paradoksal bir görev üstlenmektedir.  

Akşit Göktürk’e göre, metnin içeriği gerçek yaşamın epeyce dışındadır. “Kendini bütün okumuşların gölgesi durumuna getirdiğini” (41), “onların art benliği olduğunu” (42) söyleyen bir yazar-anlatıcının ‘inandırıcılık eşiklerini’ (46) aşarak, “çok yönlü bir bilincin akışında ürettiği bu imgeler, gerçek yaşama kolay kolay uygulanamaz”… (Sunuş, s 7).

Metnin içine girildiğindeyse, çok farklı bir tablo çıkmaktadır karşımıza. Kitabın başında “Yazar” – “yaratman” – “düzeltmen” gibi farklı öznelere bölünmüş anlatıcı, özne belirsizliklerini kışkırtan, olgulara ve olguların metin içindeki algılanışına farklı bakış açılarını yan yana getiren labirentimsi bir biçem kullanmış olmakla birlikte, Gece’de birebir hayatın kendisi çıkmaktadır karşımıza; hem de zaman dördüncü boyutunu da kapsayan, dört boyutlu bir serilim içinde... 1975-76 yılları arasında yazılmış metin, yalnızca yazılmış olduğu 12 Eylül 1980 öncesine değil, o tarihten yıllar, on yıllar sonrasına uzanan bir toplumsal gece karanlığını işaret edecek, imleyecek toplumsal bir gücü taşımaktadır.

“Gecenin işçileri attıkları dayaklar, yaptıkları deneylerle, işledikleri cinayetler, ya da, şu yoldaki, bu yoldaki baskılarıyla korku, yılgı, usanç yaratmakla kalmadılar. Kurnazca davrandılar; ele geçirilecek kapıları, su başlarını gürültüsüzce, ya da pek az gürültü çıkararak, adım adım ele geçirdiler. Her baskıda, her yasakta, her adımda, kendilerine bağlılık, yakınlık duymadıkları halde o belirli konuda kendilerine karşı duramayacak birtakım kişiler, öbekler, kuruluşlar bulmağa, yaptıklarını yaparken bunları yanlarında bulundurmağa özen gösterdiler. Bir yasağın –hem de dolaysızca kendilerini etkileyecek bir yasağın- konması, açık duran bir kapının kendilerine kapatılması karşısında bile gecenin işçileri, ses çıkarmayanlardan yararlanmasını bildiler, başardılar.”  (s 185) Kitabın ortalarında yer alan bir anlatıcı böyle diyor…

Gece, 12 Eylül süreci ile ilgili olarak yazılmış en geniş ufuklu edebiyat metnidir; çoğul yapısıyla müthiş bir toplumsal öngörü taşımaktadır. Edebiyatın türlü çeşitli olanakları başarıyla kullanılarak, olgusal gerçekliğin izdüşümünü hiç yitirmeden, zaman içinde anlatı zamanını aşmayı başaran bir hareket ve zamansızlığı (bir kozmik zaman) kapsamaktadır. Gece’yi tüm anlam boyutlarıyla kendi algılama sistemimizde yaşatmayı başardığımızda, gece işçilerinin 21. Yüzyıl başında, yakın tarihimizde de işlerini, işlevlerini başarıyla sürdürdüklerini görebilmekteyiz.

Akşit Göktük’ün Sunuş yazısında, “son”u anlamayı umabileceğimiz konusunda kuşkular taşınmakta, anlam ve algılama boyutunda yanılsamaların egemen olacağına işaret edilmekte, metnin varmak istediği yer konusunda, “yeni bir yapıntının dile gelişi olabilir” diyen bir yorumla sunuş bağlanılmaya çalışılmaktadır. Oysa ki, Gece, Sunuş yazısında da alıntı yapılan, çevresinde döndüğü yalın bir gönderilene yönelmiştir. Metinde, hegamonik bir kültürün inşa edilişi hikâye edilmektedir… “Bu iş nereye dek sürür? Herhalde yalnız kalıncaya dek. Bütün aynalarda kendimizi görünceye dek, herkesin gözü sizin aynanız oluncaya dek… Daha doğrusu, önlerinde durmasanız da aynaların hepsi sizi gösterinceye dek; gönüllerinde olmasanız bile insanların gözleri sizden duydukları korkutmaktan başka bir işe yaramaz oluncaya dek…” (105)

Akşit Göktürk’ün, belki de ters taraftan tuttuğu bu ışıkta, metnin haklarını ve sınırlarını kapsayan bir anlam bütünlüğü içinde Sunuş’a verilecek yanıt, metnin nesnel bir çözümlemesi olabilmektedir.

“Gecenin işçileri”, yuvarlak, dikdörtgen, uzun, söbe ekmek alanların hangi evlere girdiklerini gözlemektedir. “Gecenin işçileri dörtköşe ekmekleri seviyorlarmış, öyle deniyor.” (s 19) “Bir tanesi gider, bir kapının herhangi bir yerine, pek de belli olmayacak biçimde bir im çizer. (…) Kapısı imlenen evlerin hiçbirinde dörtköşe ekmek yenmemektedir;” (s 20). Bu anlatılan imleme, bize pek yabancı gelmiyor olsa gerek... 12 Eylül öncesinin kanlı günlerinde kapı işaretlemelerin nelerle bittiğini hâlâ büyük bir acıyla anıyoruz.

Gece basınca, insanlar korku içinde evlerine çekilirler, kaygılı bakışlarla perdelerin arkasında yitip giderler. Kapılar teker teker sürgülenir, ışıklar birer ikişer söner.

Gecenin işçileri elinde dörtköşe ekmek taşımayan bir genci kalabalığın içinden çekip ortalarına alırlar; bir daha dağılıp gözden yittiklerinde, ortada kalan kanlı, tanınmaz et yığını, o alımlı delikanlının yarısı kadar bile değildir (s 29)

Dört bölümün birbirinden değişik görünen, dördüncü bölümde yan yana, ardışık olarak yer alan farklı anlatıcılar (en başta, “yazar”, “yaratman”, “düzeltmen” gibi adlar verilmiştir, sonradan yapılan özne belirsizleştirme işleminde bu ayrışmanın da başlangıçta bırakıldığı vurgulanmıştır -71-) ve bu farklı anlatıcılara ait olabilen dipnotlarla sonsuzluğa uzanmak isteyen bir ufuk kurulmuştur.