KAPLUMBAĞALAR’DAN YÜKSEK FIRINLARA, GROTESK HALK KÜLTÜRÜNDEN ÇOKSESLİ ÇAĞDAŞ METNE…

Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların yapıtlarını Köy Romanı yaftası ile değersizleştirmek isteyenler de, onları savunmaya çalışırken halkın dertlerini, sıkıntılarını yazdıklarını söyleyerek ve dolaylı olarak da olsa, “kaba toplumcu gerçekçi” bir kategoride buyurulmuş edebiyat yaptıklarını savlayanlar da, o yapıtlardaki halk kültürü gücünü, hele de Mihail Bahtin tarafından Rönesans kapı açıcısı Rabelais romanı ve Dostoyevski çoksesliliğinin temeli olarak işaret edilen “grotesk” gücünü göremediler.

Yaşamları boyunca yaşamın her alanında var olmaya çalışmış, devrimci ömürler için örnek olmuş bu insanlara vefa borcumuzu ödemek biz kendini edebiyatçı sayanlar için bir tür boyun borcu olsa gerek. Bu ülke onlarla ulaştı özgürlük duygusuna, onlarla güneşe uzanmaya çalıştı.

Fakir Baykurt örneğiyle, farklı bir bakış açısının onlardaki dil ve kültür zenginliğini nasıl bulabileceğini göstermeye çalıştım…

Fakir Baykurt, kendi deyimiyle, “bacaklarını gerip güne karşı işeyen” bir yazardır;  “insan hayatını karartan “beylerle, paşalarla” uğraşır… Baykurt’un yazın çizgisinin arkasında, anası Elif’in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar’dan söz ettiğinde,  “sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz” diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan’ın sesi hep duyulur. “”İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!” demiştir Akçaköylü Haçça.  Sonra da devam etmiştir… “Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz.”

Durmadan yazmıştır Baykurt… İçinde doğup büyüdüğü halk kültüründen aldığı çoğul ve yenileştirici güçle, önce o kültürün evrensel kültürle buluşması için öncülük etmiş, sonra da bir ayağını attığı Avrupa’dan yenileşmiş bir biçemle ses vermiştir.

1955 yılında yayınlanmış Çilli adlı öykü kitabını 1958 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü almış “Yılanların Öcü” izlemiş, yazınsal serüven, yaşamını noktaladığı âna kadar aralıksız sürmüştür. Baykurt’un yapıtlarında Mihail Bahtin’in Rönesans kültürünün özü olarak gördüğü ve çoksesli roman türü için de kaynak olarak gösterdiği “grotesk halk kültürü” öğeleri çok yoğun bir biçimde yer alır. Olgunluk dönemini yaşadığı Almanya yıllarında yazdığı metinlerde, bu grotesk, çağdaş özellik ve kimliklerle zenginleşir; Bahtin’in çoksesli roman tanımına uyan biçemsel yenilikler kazanır.

Batı Rönesansı ve Dostoyevski çoksesli romanı üzerine derinlikli incelemeleri olan kültürbilimci Mihail Bahtin, ortaçağın tekil dilli ve korkuya dayalı sorgulanamaz metinlerini yıkarak insanlığa özgür ve geniş ufuklu bir imgelem dünyası açan Rönesans yazınının açılışında Rabelais romanına yer verir. Cervantes, Shakespeare ve Goethe’nin öncüsü sayılan Rabelais romanının ana dokusunu oluşturan grotesk halk kültürü, gülmeceyi, tuhaflıkları, zıtların birlikteliğini kullanarak, ruhban sınıfının ve mutlakiyetçi krallıkların kendi çıkarı için kullandığı Hıristiyan ortaçağın Tanrı ve cehennem terörüyle savaş durumundadır. “Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110)

Köy Enstitüleri’nin kurucusu, büyük kültür devrimcisi Baba Tonguç’un “Biz Anadolu’da korkuya karşı savaş veriyoruz” sözü hiç unutulmamalıdır.

Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı, ortaçağ karanlığına karşı direnmiş halk kültürünü temsil eden karnavalcılık geleneği, Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57.)

Bahtin’e göre, Avrupa ortaçağındaki büyük şehirlerde süre olarak yılın üçte birini dolduran karnavalcılık, çeşitli yortu, panayır ve bayramlarda doruğa ulaşmaktadır. Her karnavalda cehennemi temsil eden bir karnaval gemi ya da arabası yakılmaktaydı. Böylece, karnaval için toplanmış, yüzlerini boyayıp kılık değiştirmiş, yaşama başkasının aynasından bakabilme erdemini tatmış halk yığınları, varsılı yoksuluyla, genci yaşlısı, sakatı sağlıklısıyla bir araya gelmiştir; Tanrı’nın elçisi geçinenlere ve onların işaret ettiği ürkütücü teröre karşı meydan okumaktadır.

Anadolu da, Huizinga’nın “homo ludens” kavramıyla tanımladığı oyuncu insanın yurdudur. Ritüeller, seyirlik köylü oyunları, sözlü kültürün kaynaklarına, Nasreddin Hoca’dan Keloğlan’a, Orta Oyunu’ndan Karagöz’e, oyunculuk, iktidar karşıtlığı, hiyerarşi düşmanlığı, tuhaflıklar üzerine kurulu imgesel evren, ateşin yenileyici, değiştirici gücü, günlük yaşamın içine işlemiştir.  

Bugün, yeni Ortaçağ, ya da yeni Osmanlıcılık ardında olanların yıkıp geçmeye çalıştığı halk imgelem dünyası, Anadolu halk yaşamı içindeki bu şenlikçi ve çoğulcu yapı, Fakir Baykurt ve diğer enstitülü yazarların yapıtlarında üstkültüre taşınmış, bir ve büyük insanlık kültürünün bir parçası olarak güneşin altındaki yerini almıştır.   

Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların yapıtlarında içerikte grotesk halk kültürüne ait çoğul söylemin neredeyse başat öğe olması yanında, yine birçok araştırmacı tarafından çok sesli romanın önemli elemanları sayılan, heteroglossia’nın (farklı sesler) varlığı, diyalogcu biçem, parodi, ironi gibi dolaylı anlatım yöntemlerinin zenginliği de kolaylıkla görülebilecektir. 

Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtının girişinde şöyle diyor: “Bu kitapta o denli üzerinde durulan ‘grotesk gerçekçilik’, 1930’lu yıllardı toplumcu gerçekçiliği tanımlamak için kullanılan kategorilerle taban tabana zıtlık gösterir”. (Rabelais ve Dünyası, s 20)

Kaplumbağalar’da Kır Abbas kasabaya gitmiş, bozkırdan yarattıkları bağları için kaymakam yerine bakan tahrirat kâtibi ile görüşmüş, onun isteği üzerine de olup biteni özetleyen bir dilekçe yazmıştır. Köye döndüğünde merak içinde sonucu bekleyen köylülere oyun oynayarak olanları anlatır. Kimi tahrirat kâtibi olur, kimi arzuhalci, kimi kapıdaki jandarma; onların davranışlarını bakışlarını, konuşmalarını canlandırır.

Tarihçi Huizinga’nın “Homo Ludens” diye tanımladığı insanoğlu Anadolu’da da kültürünü oyunla yaratmıştır… Metin And’ın “Oyun ve Büğü”sünde bütünleşip gün yüzüne çıkar.

Yüksek Fırınlar’da Türkiye’den Almanya’ya yeni gelmiş, Türkmen giysileri içindeki saçı örüklü, kısa boylu Elif ile konuk olduğu evin ev sahibi, saçları bigudili, yüzü boya içindeki Tante Adelheid karşılaşırlar. İkisi de düşüp bayılır. Elif, bigudili, boyalı Alman kadını şeytan sanmış, Alman da Elif’i, alt kata konuk gelmiş çok merak ettiği Türk gelini yemiş, şimdi de kendisini yemeye gelmiş bir köstebek gibi görmüştür. 

......................... 

(METNİN TAMAMI YAZARDA)