Anadolu Rönesans’nın İşaret Fişeği : MAHMUT MAKAL

1789 yılının 14 Temmuzu’nda, otokratik ve teokratik ortaçağ zorbalığına karşı Fransa’da büyük devrim başlamıştır. Monarşik krallık ile onun ekonomik-politik ortağı kilise despotluğu ve soygunculuğuna karşı, burjuvazinin başını çektiği halk yığınları ayaklanmış, yeni bir çağın kapısını zorlamaya başlamıştır. Devrimin başladığı akşam, birbirinden haberi olmaksızın, Paris’te aynı anda birçok yerde saat kulelerine ateş açılmış, kulelerdeki saatler parçalanmıştır (Gürbilek 103).

Saat kulelerine açılan ateş, yoksul ve çalışan yığınlar için tüm haksızlıkları, adaletsizlikleri içermekte olan şimdiki zamana ve toplumsal yazgıya başkaldırının başka bir biçimde anlatılmasıdır. Dünyanın egemeni olma doğrultusunda derebeyliğe ve kiliseye karşı bayrak açmış burjuvazi başka şeyler ardında olsa da, halk yığınlarının istediği kalıcı bir eşitliktir; tüm farklılıkların silinmesi, dinsel tehdit ve korkunun sona ermesi…  Saatin durmaksızın ilerleyerek düzenlediği bu çizgisel zamanın karşısında, halk yığınları, karnaval dönemlerinde, sokakta, Pazar yerinde egemen olan, tüm farklılıkların ortadan kalktığı kozmik ve döngüsel zamanı arzulamaktadır; onun kavgasını vermektedir.

Her karnaval geçidinde Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olduğunu iddia edenlerin toplumu korkutmak için kullandığı “Cehennem”i simgeleyen arabayı yakmayı gelenek durumuna getirmiş halkın devrimci gücü, Paris’te saat kulelerine ateş etmektedir şimdi. Zenginle yoksulun, kralla soytarının, akıllıyla delinin, yaşlıyla gencin bir düzleme geldiği, tüm hiyerarşi ve farklılıkların ortadan kalktığı bir zamandır yaşanmak istenen; seçilen, uğrunda ölüme gidilen… “Hürriyet, Eşitlik, ve Adalet” istenmektedir.

Avrupa ortaçağına karşı halk ayaklanmalarının, “Hürriyet, Eşitlik, Adalet” istencinin sembolü olan Fransız İhtilali’nin Anadolu’daki yansıması için yirminci yüzyılın ilk çeyreği beklenecektir. Kuvayımilliye’nin artık emperyalizm çağına girmiş Batı burjuvazisi ile yerli işbirlikçisi Levanten zümre ve kadim tefeci bezirgân sermayenin siyasi yapılanması durumuna gelmiş saltanat kurumuna karşı askeri alanda başlattığı savaş orada kalmamalı, kültürel bir değişim ve dönüşümle tamamlanmalıdır...

1933 yılına gelindiğinde, Cumhuriyet kurulalı tam on yıl geçmiş, ancak başkent Ankara’nın burnunun dibindeki Kutludüğün ve Bayındır köylerinde bile önemli bir değişiklik gerçekleşmemiştir. Bu tarihte, Ankara Halkevi’nin Kutludüğün ve Bayındır köy gezilerine katılan Ankara Halkevi’nin yöneticileri, yoksul köylüler karşısında şaşkın şaşkın bakınan beyzadeler gibidir… “Halkevindeyken herkes bayrak, direk, golf pantolon gibi şeyleri hazırlarken (Ülkü dergisini yöneten, kolej mezunu ve çok iyimser bir genç olan Nusret Köymen şık bir golf pantolon ve çoraplarla geliyordu. O zamanın en medeni ‘köycüsü’ oydu. Adından da belli) …” (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, s 90)

“Köycülerimiz” köyün ortasına bayrak dikecek, Behçet Kemal’in okuduğu şiirleri dinleyeceklerdir. O sıra ağıt yakmaya başlayan bir Anadolu anasının sesi beyzadelerin şaşkınlıklarını artıracak, köycü aydınlardan birçoğu apar topar Ankara’ya döneceklerdir…

Ankara Halkevi’nin Ankara’nın burnunun dibinde bulunan ve on yıllık Cumhuriyet yönetiminin neredeyse hiç etkileyememiş olduğu bu iki köye yaptığı gezide, o dönem Halkevi kütüphane sorumlusu olan Niyazi Berkes’in dikkatini çeken olaylardan birisi de köylülere daha yakın duran İsmail Hakkı Tonguç’un aydın kesime soğukluğu ve konuşmalara hiç karışmamış olmasıdır (N. Berkes, Unutulan Yıllar, s 5).

Köydeki bu tablo, daha sonraki dönemde seçkinlerin “köylücü” tarzının devrimci Köy Enstitücülerin tarzından ne kadar ayrı olacağının da ilk açık görüntüsüdür. Kırby’ye göre de, “Enstitülü ile ‘köycü’nün halkçılık anlayışı farklıdır.” (F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 273)

Ankara, emperyalizme karşı verilmiş bir ulusal kurtuluş savaşının başkenti olarak kültürel bir çalkantı ve arayış içine girmiştir. O güne gelinceye kadar yozlaşmış Osmanlı derebeyliğinin görmezden geldiği, ülkede nüfus çoğunluğunu oluşturan üretici köylü yığınlarına yönelik eğitim-öğretim girişimleri, kültürel alandaki karmaşanın yeni aktörlerini de yaratacaktır.

1936’dan sonra Tonguç’un öncülüğünde başlayan eğitmen kurslarında ve 1937’den sonra duvarları kurulmaya başlanmış Köy Enstitüleri’nde yetişmiş yoksul halk çocukları, Anadolu ortaçağına karşı, çoğulcu, özgürlükçü, değişimci halk kültürünü yenidendoğuşa uğratacaklar, Anadolu’da gecikmiş bir Rönesans ateşini yakacaklardır.

Anadolu Rönesansı’nın ilk kültürel işaret fişeği 18 yaşındaki bir köy öğretmeni olacaktır.

Bir Cumhuriyet girişimi olan Köy Enstitüleri’nin diğer Cumhuriyet kurumlarından ayrımı, göçebe gelenekli üretici köylü yığınlarıyla doğrudan ilişki kurması ve Enstitülere ruhunu kazandırmış Tonguç’un devrimci bakış açısını taşıyor olmasıdır.

Mahmut Makal adlı yoksul Aksaray köylüsü, İvriz Köy Enstitüsü öğrencisi, okulunun dergisi İvriz’den, Ankara’daki Halkevleri yayın organı Ülkü’ye, Eskişehir’de yayınlanan Türke Doğru’dan Edirne’de çıkan Köy Postası’na, Sivas’ta çıkan Yayla’dan Konya’da çıkan Ekekon’a şiirler, yazılar göndermiş, o dönem Türkiye’nin en seçkin edebiyat dergisi olan Varlık’ta da şiiri yayınlanmıştır. Binlerce yıldır kendi konuşma diliyle yazma olanağı bulamamış Anadolu köylüsü, Cumhuriyet aydınlığının sağladığı olanakla kendisini edebiyat alanında da var etme yolundadır.

Mahmut Makal’ın ilki 1946 yılında Varlık dergisinde yayınlanmış şiirleri Yaşar Nabi tarafından “henüz şiirin tüm güzelliğine ermemiş”  olarak görülmüş olsa da öğretmenliğe başladığında yazıp gönderdiği “Bir Köy Öğretmeninin Notları”, 1948 yılından sonra arka arkaya Varlık dergisi sayfalarında yer tutmaya ve ülke gündemini sarsmaya başlayacaktır.

Mahmut Makal adlı bu genç köy öğretmeninin yol açtığı sarsıntı, kendisini de cezaevine boylatmıştır. Mahmut Makal’dan önce de yazılmıştı Anadolu köyünün yoksulluğu, yoksunluğu, çıplaklığı… Ancak, bunca ses çıkarmamış, yankı bulmamıştı. Makal’ın daha önce Anadolu köyünü yazan Nebizade Nazım’dan (Karabibik), Ebubekir Hazım Tepeyran’dan (Küçük Paşa), Reşat Nuri Gültekin (Anadolu Notları – II Cilt), Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan ayrımı neydi?

Mahmut Makal’ı köyü yazan diğer aydınlardan ayıran özellikler ve onun yol açtığı sarsıntının ipuçları, Rus kültürbilimci Mihail Bahtin’in Avrupa Rönesansı, Meksikalı Octavio Paz’ın “Latin Amerika’daki modernizmo” çözümlemelerinde görülebilecektir. Mahmut Makal’ın anlatıcısı, kahraman ve karakteriyle aynı düzlemde duruyordu. O, köyün dışından, köyü betimleyen ya da kurgulayan biri değildi. Birinci çoğul anlatıcı kullanarak (biz) diyerek anlatıyordu köyü. Köylü bitliyse, yazarı da bitliydi (Bizim Köy, s 132), köylü yamalıklıysa, yazarı da yamalıklıydı (Hayal ve Gerçek, s 86).

Mahmut Makal, kendinden önce köyü yazanlardan çok ayrı bir dil ve biçem kullanıyordu. Onda, halk kültürünün değişimci, çoğulcu gücünün ateşi vardı; yazıları halk yığınları için yakılmış kocaman birer ateş gibiydi. Dönemin ünlü deneme ve eleştiri yazarı Nurullah Ataç, “Mahmut Makal’ın Ali Dündar’ın yazılarını okuyorum da bizim dil kavgamızdan utanıyorum doğrusu” diyecektir” (Nurullah Ataç, Ulus Gazetesi, Bizim Köy, s 150). Sabahattin Eyüboğlu da Makal’ın yazın tarzını “ekmek gibi alın teriyle kazanılmış ve tadına varılmış bir kültürle” olası görür  (Sabahattin Eyüboğlu, Kültürler Dergisi, Bizim Köy, s 150).  

 

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

(METNİN TAMAMI YAZARDA)