İKİ NOBEL ÖDÜLÜNDE BORÇLAR VE ALACAKLAR

Haber: “2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazanan Prof. Dr. Aziz Sancar, Türkiye’de bilime gerekli önemin verilmesini istedi. Sancar, ‘Çok iyi öğretmenlerimiz vardı. Bu ödülü memleketime ve Cumhuriyet devrinin başlattığı eğitime borçluyum’ dedi.” (14 Ekim Çarşamba, Milliyet)
Sancar, DNA’nın kendisini yenileme gücüyle ilgili çok önemli bilim gerçekliğini aydınlatarak kanser tedavisi ve hücre onarımı konusunda çığır açacak bir buluşun sahibidir…
Sancar gibi bir bilim adamının yerinde birey şöhretini önde tutan ve örtülü politik niyetlerle bir yerlere göz kırpmayı zekâsının açtığı öznel bir yol olarak gören birileri olsaydı, her şeyi kendi üstün birey ayrıcalığına bağlayacak, böyle bir açıklama duyamayacaktık. Netekim (!) ülkemizde Nobel ödülü alan bir başkası daha vardı. “İstanbul / Şehir ve Hatıralar”da ve başka birçok yapıtta kendi herkesten farklı ve seçkin birey varlığının gururla övünmesini satır aralarına ustaca sızdırmıştı. 
O yurttaşımızın ağzından yurduyla, kendisine özgürce okuma ve yazma olanağı sağlayan Cumhuriyet eğitimiyle ilgili en küçük bir övgü kırıntısını duyabilen var mı?
O, tam tersini yapmış, kendini Batılı bir aydın gibi görüp ülkesine egzotik duygularla bakmış, özellikle Kar adlı romanda sarhoş ve solcu tiyatro oyuncusuna Mustafa Kemal kalpağı giydirerek imam hatipli öğrencilere kurşun sıktırtmış, karısı Funda’nın tombul kollarını açtırarak elindeki sucuğu bir yerlerine sokacak gibi yaparken dindar insanları tahrik ettirmiş, kadının çarşaf giymesine karşı çıkan bir tiyatro oyununda rol vermişti… Onun için de o romanı ABD’de en çok satanlar listesini sarsmış, Nobel ödülüne giden yolda da belki kendisine epeyce katkısı olmuştu. 
Ülkenin bugünkü kan ve kaos ortamına gelmesinde, özgür okumadan, sorgulamadan uzak belletmelerin eğitimin temeli olmasında katkıları olan, “Kemalist vesayete karşı” canla başla mücadele ederek tek parti ve tek adam vesayetini başımıza konduran liberal sarhoş tayfası, bugünkü düşünsel varlıklarını kime ve neye borçlu olduğunun farkında mıdır acaba? 
Cennete kısa yoldan gidebilmek uğruna bir canlı bomba olmak için yanıp tutuşmuyorlarsa, bunu nasıl bir eğitim ve kültür ortamı sağlamıştır?
Sorun bir Kemalizm ve Cumhuriyet tartışmasının çok ötesinde, insanın özgür birey olmasıyla din derebeylerine bağlı, cennetten başka dünya kurtuluşu tahayyül edemeyen kullar olması arasındaki farkta yatmaktadır. Bir dostum imza günüme çağırdığı bir arkadaşından “siktiret o ulusalcıyı” yanıtı aldığını söylemişti. Cumhuriyet değerlerine, özgür bir ülkeye, laik eğitim olanaklarına, Mustafa Kemal’e saygı duymak, kimi soysuzlardan “ulusalcı” damgası yemeye yol açmaktadır.
Ömrünün 22 yıl zindanlarda geçirmiş, büyük emek ürünlerini yapıtlarını saygıyla ve hayranlıkla okuduğum, bugün ülkenin en çok kanayan yarasına, Kürt sorununa 1932 yılında Elazığ Cezaevinde “İhtiyat Kuvvet Milliyet” ile açıklık getirmiş, “Osmanlı Tarihinin Maddesi”nden “İslam tarihinin Maddesi”ne, “ Tarih Devrim Sosyalizm”e birçok önemli yapıta imza atmış Türk sosyalisti Dr. Hikmet, Mustafa Kemal’den söz ederken Ata der, saygıda kusur etmez. Evrimci bir anlayış olarak gördüğü Kemalizm ile “İmtiyazsız, Sınıfsız, Kaynaşmış Bir Kitle” safsatasıyla devlet desteğiyle palazlandırılan Finans Kapital’i ve yedi bin yıllık tefeci bezirgân soygununu gizlemeye çalışan Kadrocu kalpazanları ayrı tutar; onları yerden yere vurur… 
Ben kendisiyle barışık, sosyal varlığında, yaşamın tüm alanlarında, hekimliğinden futbolculuğuna, doğa tutkunu bir hayalperest oluşundan edebiyat dünyasına, dürüst olmayı, paylaşmayı, çevresiyle dayanışmayı, insanlar arasında zengin yoksul, bey paşa amele diye fark gözetmeden yaşayan, hatta eli nasırlı köylülerle yarı aç tırpan çekerken, üç gün süren davul zurnalı düğünlerde papağa at binerken kendisini mutluluğun doruklarında görmüş bir insan olarak Cumhuriyet eğitimine çok şey borçluyum. On üç doğum yapmış, karlı vadilerde yalın ayak çocuğu sırtındaki hurçta düşmandan kaçmış yoksul Seyhat’ın ayakları çarıklı, dilenci denerek okul bahçelerinden kovalanmış oğlu Dursun ile yetim Perihan’ı tanıştıran ve beni özgürce eğitim gördüğüm okullara ulaştıran Cumhuriyet’e, Köy Enstitülerine, onun kurucusu büyük devrimci Tonguç Baba’ya çok şey borçluyum. Soluk aldıkça da minnet duyacağım; onların, anamın ve babamın anıları önünde saygıyla eğileceğim. 
Şimdi, Nobel bilim ödülü almış bir yurttaşımızla benzer duyguları paylaşırken, canlı bomba olmak için Ortadoğu’ya akın eden, stadyumları ve miting alanlarını doldurup “Ya Allah Bismillah, Allahü Ekber!” diye bağırarak tatmin olmaya çalışan, insanların parçalanmış cesetleri karşısında bile onlara karşı anlaşılmaz bir kin ve nefret duyan, milli maç sırasında bombalanarak öldürülen yurttaşları anısına yapılan saygı duruşunu alkış ve yuhalarla protesto eden genç kuşakları yetiştiren bugünkü sistemi gördükçe içimden kan ağlıyorum. Zavallı, savaşlar içinde bunalan, kandan ve bombalardan, kardeş kavgalarından kurtulamayıp ölümü pahasına canını Hıristiyan Batı ülkelerine atmaya çalışan İslam halklarının durumu gözler önünde… Din ile bilimi birbirinden ayıran Farabisi, İbni Rüşt’ü, İbni Haldun’u da bu coğrafyalardan yetişmişti. Batı dünyasının örnek aldığı, övgüyle öz edip heykellerini diktiği bu adları unutturdular. Müslüman olmak, bilime karşı, özgürlüğe karşı olmak, laik eğitimi yıkılması gereken bir düşman olarak görmeyi gerektirmez…

Bu ülke dört parmaklı Rabia işaretli mitinglerle, mezhepler üzerinden yapılan politikalarla buralara sürüklendi.
Kendi anasının babasının yetiştiği Köy Enstitüleri’ne bile “faşist müessese” küfrünü yapıştırmaktan kaçınmayan aydın geçinenler karşısında duyduğum üzüntü ve öfke ise her şeyin üstünde…


Borçlar ve alacaklar… Bu ülkeye, bu topraklara, Cumhuriyet’in bize sağladığı birçok olanağa kardeşçe sahip çıkmayı başaramazsak, karanlığa gidiş kaçınılmaz değil mi? 

14 Ekim 2015, Alper Akçam