SEÇME HAKKIMIZI NASIL KULLANIYORUZ? YENİDEN İMECE 31. SAYI SEÇME HAKKIMIZI NASIL KULLANIYORUZ?

Yeryüzünde kandaş ve kardeş bireylerden oluşan toplumların yerini, durum ve çıkarları birbirinden farklı olan sınıflı toplumların alması, egemen sınıfların, dilin yazıyla temsil olanağını, görsel alanda yeni gösterge ve iletişim sistemlerini her geçen gün daha da çoğalan bir boyutta kullanmasıyla birlikte, gerçeklik parçalanması, gerçeklikle algılama sistemleri arasındaki açıklık doruk noktasına ulaşacaktır.

Yanılmasa ve aldatmacanın en yoğun olduğu alan da, sınıflı toplumun “demokrasi” adıyla anılan parlamenter seçim sistemi olmalıdır. Egemen sistemin politik temsilcileri, toplum içinde bir avuç azınlık oluşturmasına karşın, halk çoğunluğuna doğruyu söylemek yerine parlak sözlerle süslenmiş demagojiyi yeğleyecek, türlü çeşitli vaadlerde bulunacaktır.

Seçim için ayrıntılı bir sorgulamayı göze almayacak yetişkin için birey için en kolay yol, yaşamda bir amaç değil, bir araç olduğu kabulune sığınıp, her şeyi yeri göğü yaradanın kendisine yazdığı yazgıya bırakmak olacaktır. Bu inanç sistemi içinde, kim inanç göstergelerini daha çok ve daha araçsal bir biçimde kullanıyorsa, birey hiç tereddüt etmeden ondan yana adım atacaktır.   

Yeryüzünde üretim ve geçim araçlarının özel mülkiyetinin söz konusu olduğu bir sistem egemen iken ve dünyanın en gelişmiş ülkeleri, diğer coğrafya alanlarını hem ekonomik, hem kültürel olarak baskı ve sömürü altında tutarken, hiç kimsenin kendi kimliğini ve asıl niyetini söylemesi beklenmemelidir.

Sözgelimi, dünya emperyalizminin jandarmalığını üslenmiş ABD, gözünü Irak ve Ortadoğu petrollerine dikmişse, bu niyetini açıkça dile getirmeyecek, “Irak’ta kitle imha silahları var” gibi bir savla ortaya çıkacak, oraya saldırı için benzer gerekçeler kuracaktır. ABD emperyalizminin doğurduğu, yetiştirip beslediği “İslami terör”ün 11 Eylül saldırısı, emperyalizmin Ortadoğu ve Yakın Asya’ya açıktan saldırısı için bir tarihi dönüm noktası, bir “milad” gibi olacaktır.

Aradan yıllar geçecek, olayı nesnel olarak görebilme olanağını bulabilmiş bir avuç insan, bir de bakacaktır ki, meğer Saddam Hüseyin denen diktatör, zamanında Irak petrolünü ABD doları yerine Euro ve başka para birimleri ile satmaya, ABD emperyalizminin petrol oyunlarını bozmaya kalkışmıştır... ABD ordusu, “Kitle imha silahları”nı yok etmek ve insanlığı kurtarmak (!) için, bazı emperyalist ve güdümdeki ülkelerin de askeri desteğini arkasına alarak Irak topraklarını işgal etmiş, orada kitle imha silahı filan bulunmamış olmasına karşın, yüz binlerce insan öldürülmüş, petrol yatakları kendi egemenliklerindeki şirketlerin eline geçmiştir. Sonuçta, Irak’ta demokrasi yerine de etnik kimliklerin ve inançların önde olduğu kamplaşmalar oluşmuştur; kimin umurundadır ki?

Biz de seçimlere girerken, çeşitli kavramlarla, vaadlerle insanlarımızın şallak mallak edildiği bir kampanyalar dönemi yaşadık. Seçimlerden çoğunluk olarak çıkacağı tahmin edilen AKP’nin en çok kullandığı propaganda malzemelerinden biri de “duble yol” idi. İktidar temsilcileri, 13.000 kilometre duble yol yaptık” dedikçe, karşılarındaki en keskin muhalifler bile yutkunup kalıyordu. Kimse sorgulamadı, bu duble yollar kimlerin kazancı için, kimlerin ekonomik ve politik geleceği için yapıldı, diye… Yine her gün onlarca ölüm olayı yaşanıyor karayollarında, yine demirden kömüre, inekten insana tüm ulaştırma işlerimiz kamyonların, lastik tekerlerin üstünde binlerce kilometre aşıyor... Tekerler döndükçe, hem emperyalizmin savaş kışkırtıcısı petrol ve lastik şirketleri kazanıyor, hem varsılın da tüyü bitmedik yetim yoksulun da aynı oranda katlandığı inanılmaz bir benzin-mazot vergisi adaletsizliğiyle kasalara trilyonlar doluyor... 

6. Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri’nde etkinliğin ulaşım işlerinde görev almış Ölçek köylü minibüsçü gencimiz Murat şöyle diyordu: “Bu yıl yirmi dört bin Lira para toplamışım ağbi… Bunun on sekiz bin lirası mazota gitmiş; iki bin lirası da lastiğe, yedek parçaya, araç bakımına…”  Sabahtan akşama direksiyon sallayan Murat kardeşemize kalan da asgari ücret altında bir rakam oluyordu.

Murat’ın köyde hayvancılık yapan anası, litresi kırk kuruştan boşaltıyordu sütünü, köye kadar gelen toplama kamyonuna… Bin bir kır çiçeğinin açtığı doğa cenneti yaylalardan nice emeklerle elde edilmiş, dünyanın en değerli sütünün bir litresi ile, değil bir litre mazot, üç yüz gramlık bir tek ekmek, ya da emperyalist tüketim politikalarının tüm dünya sofralarına koyduğu hastalık kaynağı bir litre boyalı gazoz bile alınamıyordu.

İşin en ilginç yanı, Ardahan’da seçim konuşmalarına çıkmış, en sağdan, en uçtaki sol partiye kadar, hiçbir partinin söylemi içinde bu can yakan gerçeklere yer verilmiyordu. Tartışmalar soyut siyaset üzerinden, kör dövüşü gibi sürüp gidiyor, “beni seçin, ben seni daha çok düşünüyorum” en çok yeğlenen söylem oluyordu.

İktidar partisinin seçim duyurularında çokça yer alan “hızlı tren” yapımına ta 1967 yılında başlanmıştı… İlk gençlik yıllarımızda, Ankara İçcebeci Uzungemiciler Sokak’ta komşumuz olan Ahmet ve Seval Güler’in babaları, hızlı trenlerle ilgili bir araştırma için Devlet Demiryolları tarafından Hindistan’a gönderilmişti; Ankara İstanbul arasındaki demiryolu ulaşım süresinin dört saate düşürüleceği söyleniyordu. 2004 yılında meydana gelen bir kazada 41 ölüme de yol açarak, tasarımın başlamasından tam 42 yıl sonra, 13 Mart 2009 tarihinde Ankara’dan Eskişehir’e ulaşmayı başardı hızlı tren! Ancak, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulmuş demiryolu ağı bir metre olsun uzatılamadı. 

“Ankara’da Dört Yöne Metro”, “Kızılay’dan Esenboğa’ya Raylı Sistem” diyor iktidar partisinin panoları… Hemen yanı başında, temeli yirmi yıl önce atılmış olmasına karşın, tamamlanmamış, paslanmaya, çürümeye bırakılmış, çadır bezlerinin arkasında gözden uzak tutulurken trafiği de aksatmış metro çukurları uzanıyor…

Kars’ta bir inanç erbabının türbesi yakınına kurulmuş olduğu için “ucube” ilan edilmiş heykel bir iki gün içinde alınan bir kararla yıkılırken, Ankara’nın göbeğinde, Eskişehir yolunun kente girişinde, Ankara Belediye Başkanlığı’nın yaptırdığı ancak mahkeme kararıyla yapımı durdurulan ve yıkılması gereken bir çelik yığını, yıllardır, araç ve insan yolunu tıkıyor, dünyanın en çirkin ve en “ucube” yapısı olarak yükseliyordu. Yüz binlerce insanın yaşadığı 100. Yıl Mahallesi, Çukurambar, Çiğdem Mahallesi ve çevre yerleşikleri bu çelik yığını ile bir otobüs firmasına ait bir yapı arasından, ancak tek araç geçişine olanak veren bir sokaktan bulvara çıkabilmek, şehir merkezine ulaşabilmek için her gün sabahtan akşama çile çekiyordu.

 

Hemen az ileride, Bakanlıklar ve askeri birliklere ulaşan bulvarın ortasında, görüntüsü bile mide bulandıran, kucak dolusu paralar yapılarak kurulmuş ve yıllar önce açılmış olmasına karşın henüz “işletmeye” geçememiş başka bir ucube “çarşı”, Gökkuşağı Çarşısı sırıtıp duruyordu Başkent’in “bilinçli seçmen” halkına…

“Seçme Hakkımızı Nasıl Kullanıyoruz” diye sorarak başlamıştı yazı… Pek iyi kullanmadığımız gün gibi ortada. Yalnız seçme hakkımızı değil, politik alanda söz söyleme, halka gerçekleri anlatma konusunda da yeterli olduğumuz söylenemez.

Emperyalist politikaların Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kültürel koç başlığını yapan din siyasetçileri, ABD’e krallar gibi yaşarken, Anadolu’nun en uç köşelerinde ve Başkent’in göbeğinde tarikat ağlarıyla yerleşmiş CİA ajanları cirit atarken, komşu ülkelerdeki arka arkaya patlak vermiş kimi karışıklıklara yönelik girişimler için CİA’nın en yetkili kişileriyle dünyanın gözü önünde günlerce görüşülürken, Kuvayımilliye’nin ürünü olmakla övünen ana muhalefet partisinden çıt çıkmıyor... Bu eleştiriye, “İktidara ulaşmak için egemen finans çevrelerinin tepkisi çekilmemeli” diye mi yanıt verilecek? Türkiye halkının yüzde sekseninin ABD’ni sevmediği neden unutuluyor? Emperyalizmin karanlık oyunlarına karşı çıkmak, devrimci ve bağımsızlıkçı bir tavır almak, bazı çevrelerin tepkisini çekecek olsa da, halk yığınlarının özgürlük ve mazlum halklardan yana olma özlemine de denk düşecektir. 

Yaşamın somut gerçekliğine ilişkin sorunlar, en devrimci, en keskin politikaları savunan partilerin seçim çalışmalarında da kendine yer bulamıyor. Kent varoşlarında her türlü sosyal güvenlikten yoksun, boğaz tokluğuna çalıştırılıyor insanlarımız. Her uyduruk fabrika patlamasında üçü beşi birden can veren kardeşlerimizin sendikasız, sigortasız çalıştırılmakta oldukları ortaya çıkıyor. Güneş görmeyen atölyelerde , en insanlık dışı koşullarda emperyalist kültür politikaları ile başları bağlanmış genç kızlarımız emek sömürüsüne uğratılırken, gerçeklerin üstü de örtülmüş oluyor... Anadolu köylüsünün binlerce yıldır kanını emen tefeci bezirgân zümreye karşı üreticilerin örgütsüzlüğü kanayan yara olarak işleyip duruyor. Köylümüz sütünü kırk kuruşa satarken, tüketicimiz dört katı edere alıp içmek zorunda kalıyor. Mersin’de 5 Kuruş olan limon manava gelene kadar 50 kuruşa çıkıyor. Aradaki farktan dünyalığını tutanlarla din bezirganlığı ile politika yapanlar, her türlü siyasetin kilit noktalarında bulunuyor.    En üst düzey yöneticilerin cebinde bir emperyalist ülke pasaportuyla, oralarda edinilmiş mülklere ait tapular yer alıyor.

Çalışan insanımızın kasap çengelinde asılı et gibi sömürülüşünü, üretici örgütsüzlüğünü, tarım ve hayvancılık alanındaki yağmayı, doğal kaynaklarımızın emperyalist ülkelerle işbirlikçisi parababalarına nasıl peşkeş çekildiğini, insanımızla yüz yüze dururken, onunla aynı iş alanını, aynı sofrayı paylaşırken anlatmayı, halka tepeden bakmamayı beceremedikçe, halka öğretmeye çalışırken, aynı zamanda halktan öğrenmeyi başaramadıkça, daha çok seçimler gelip geçecek ve bizler, bu ülkede aydın geçinenler, karanlık tehditlerden, geriye gidişlerden yakınmayı sürdüreceğiz.

Neyse ki, yaşadığımız topluma gerçekleri anlatma, yeni seçeneklere ulaşma, örgütlü bir toplum olma konusundaki tüm olanakları yitirmedik… Yaşam sürüyor ve önümüze yeni şanslar çıkacaktır.   

Seçim süreci içerisinde, hangi siyasi parti çatısı altında olursa olsun, kendi çabasıyla alan çalışmalarına katılmış, yoksul halk yığınlarıyla yüz yüze gelerek onlara aydınlık taşımaya çaba göstermiş tüm dostlara da yürekten sevgiler olsun…

Ne demişti o büyük mücadele insanı:

UYARMAK İÇİN UYANMALI, UYANMAK İÇİN UYARMALI!