EMEK, ÖZVERİ, ALINTERİ VE AT SİNEKLERİ

At sinekleri, yedi kat yer altında kömür çıkararak ekmek parası kazanmaya çalışanların kanını emerken, yönetici, sendikacı, bakanlık yetkilisi, denetçisi kılığına bürünmüşlerdir. Umurlarında bile değildir çalışanların iş koşulları, alınması gereken sağlık ve güvenlik önlemleri. Onlar, kazandıkları paraya, alacakları rüşvete, ya da miting alanına götürdükleri garibanlar için genel başkandan alacakları “aferin”in ardındadır.

At sinekleri, devrimci mücadele alanlarında da aleste dolanıp halkı ve toprağı için kanını, canını vermiş, alın teri dökmüş insanların anısını, dillerini kullanır. Sol ve sosyalizm adına kapitalizmin milliyetçi eğilimlerine, ağalık düzenine kuyrukçuluk yaparlar…

Cumhuriyet Gazetesi Ankara Büro Sorumlusu Utku Çakırözer, 22 Mayıs 2014 tarihli yazısında HDP yöneticileriyle yaptığı görüşmeyi yazdı. HDPliler, AKP’nin yanında görülüyor olmaktan rahatsız olduklarını, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde herkesi kucaklayacak bir Cumhurbaşkanı seçimi için çaba göstereceklerini söylemişler. Ama diye eklemişler, eğer birinci turda bir aday yeterli oyu alamazsa ve ikinci turda da gönlümüze uygun bir aday çıkmazsa, seçimleri boykot edebiliriz!

Sonrasında yapılan açıklamalarda da her iki turda da kendi adaylarına oy vereceklerine ilişkin bir şeyler duyuldu. Hesap ortadadır. Yapılan son yerel seçimlere göre, AKP oylarıyla CHP-MHP toplam oyları birbirine yakın görünmektedir. AKP daha baskın gibidir. HDP, ya da Kürt oyları kısmen aradan çekildiğinde, iktidar olanaklarını ve seçim oyunlarını, trafo kedilerini ‘şekil 1-A’da defalarca gözlendiği gibi kullanacağından kuşku duyulmaması gereken AKP, büyük olasılıkla seçimi kazanacaktır.
Karamanın koyununu beklemeye hiç gerek yok! Bir şeylerin pazarlığı çoktan yapılmış gibi geliyor… Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ramak kala, “açılım” meclise taşınıverdi. Kürt milliyetçiliğinin ve feodalitesinin kuyruğuna takılmış sözde Türk solcularının da katılımıyla, yeni bir 12 Eylül 2010 Referandum oyunu devreye sokulmaya hazırlanıyor. Emperyalizmin ve kapitalizmin çıkarlarını kendi baskın kişilik eğilimleriyle kastlaştırarak sürdüren iktidar politikası da pervasızca Anadolu ve Orta Doğu’ya kan, ateş, savaş olarak esmeyi sürdürecek demektir. IŞİD’e, baş kesen, karın deşen insanlık dışı örgütlere tırlarla silah taşıyan, milyonlarca insanını yerinden yurdundan edip kana, ölüme bulayan, miting alanlarında Müslüman Kardeşler işaretiyle halkını selamlayan, Bosna’dan Beyrut’a, Halep’e selamlar göndererek Sünni İslam liderliğine soyunanların pervasızlığının daha da artacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Kürt milliyetçiliği, kendi geleceği için Anadolu ve çevre coğrafyaları birilerine altın tepsi içinde uzatmış olmaktadır.
12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa Referandumu, sonuçlarına bakıldığında, 12 Eylül 1980 faşist darbesinden daha çok zarar verdi bu ülkeye.
Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan “güçler ayrılığı” ilkesi o referandumdan sonra adım adım rafa kaldırıldı. Birkaç dakikanın içinde HSYK’dan YÖK’e, RTÜK’ten savcı, yargıç ve polis kadrolarına her şeyin yer değiştirebileceği, ülkede deprem yaratacak cinsten savurmaların yapılabilme yetkisi bilinen iki dudağın arasına toplandı.

İdare mahkemesinin kararına karşın durdurulmadı Ankara Atatürk Orman Çiftliği’ndeki yüzyıllık ağaçların kesimi, başkanlık sarayı inşaatı; meydan okuyor o sarayın gerçek mimarı; gelin durdurun, çıkın karşıma, gücünüz yetiyorsa, diyor…

2010 Anayasa Referandumu’nda, “EVET” oylarının çoğunluk olmasının nedeni de öncelikle Kürt siyasetine öncülük edenlerin ve onlara katılan kimilerinin yaptığı “BOYKOT” idi. O “BOYKOT’un arkasında ne Oslo görüşmeleri, ne sonradan açıklanan pazarlıklar, ne hâlâ bilinmeyen anlaşmalar varmış meğer… “YETMEZ AMA EVET”çiler o günden sonra epeyce eleştirildi, alaylara, sövgülere hedef oldu ama, Kürt milliyetçiliğini sol kılıfla yürüten politikaların bir dokunulmazlığı var sanki… 
Kürt burjuvazisinin, iş adamlarının Başbakan uçağında yüzde on beş kontenjan istediğini çarşaf çarşaf yazdı gazeteler. Kürt ağalarının ağzından sol söylemler eksik olmuyor, Marks’ın Engels’in kemikleri sızlayıp durur… Şimdi, en iktidar yalakası televizyon kanallarının bile sıkça mikrofon uzatmaktan çekinmedikleri, görüntülerini karşımızdan eksik etmedikleri, Kürt milliyetçiliğini önde tutan bir parti saflarında yer almış kimi sol görünümlü beyleri, Denizlerle, Mahirlerle ya da zindan yıllarını devrimci üretkenliklerle donatmış Dr. Hikmetlerle, Nazımlarla aynı kefeye koyabilir miyiz?
Kanı birlikte kurtardıkları vatan toprağına yan yana dökülen on binlerce kardeşten sonra, Kürt proletaryasının, Kürt halkının yaşam koşullarında bir değişiklik oldu mu? Hayır! Mevsimlik işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir kavga verildi mi? Yine Hayır! Görünen böyle bir talebi, toprak ağalığına ya da Kürt milliyetçiliğine karşı bir söylemi var mı, HDP’nin?

Yalnız o cephede değil at sinekleri. Politikanın bir başka kulvarında da onlara sıkça rastlamak hiç zor değil. Bir zamanlar “proleter devrimci” aydınlık pozlarıyla devrimci gençliğin enerjisini bölen, proletaryadan, kırlardan şehirlerin fethinden söz eden birileri, şimdilerde Alman emperyalizminin kuyruğunda burjuvalaşan, Kara Kemallerin bile yaka silktiği İttihat Terakki sahtekârlıklarını kendine bayrak tutmaya başladı. Demokratik kitle örgütlerinde, kadın derneklerinde, el uzatabildikleri her yerde, tüm toplumsal muhalefetin yalnızca kendi arka bahçeleri olması koşuluyla etkinliklere katılıyorlar. 1 Mayıs devrimci eylemliliğini, Hak – İş, Türk İş günah savmacılıklarının yanında görünerek savıyorlar.

Demokratik kitle örgütlerini soyut siyasetin laf ebeliklerine sokmak isteyen her grup eğiliminin yaptığı da at sinekliğinden başka nedir ki? Öğretmen sorunları yerine anadilde eğitimi, yurt olarak üzerinde yaşadıkları Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağını indirmeyi birinci gündem yapan, yöneticilikleri demokratik seçimler yerine siyaset kimliklere göre paylaşan sendikaların başındakilerin yaptığı da at sinekliğinden başka nedir ki? Köy Enstitülü Anadolu çocuklarının açtığı Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) şanlı sayfasının kalıtını taşıdıklarını söyleyenler, gülünç olmaktan öte geçemiyor, soyut siyasetin laf cambazlığında debelenip duruyorlar.  Üye sayısı bakımından da nal toplar duruma düşüyorlar. 
At sinekleri, her yerde, her uzamda cirit atıyor.
Anadolu”nun uzak bir ucunda, yoksulluklar ve yoksunluklar içinde korku ve kasvete, çıkar ve iktidar riyakârlıklarına karşı çoğul kültürün ateşini, eleştirel aklın var oluş kavgasını, özgürlük ve insanlığın gülen yüzünü, dayanışmayı, paylaşmayı savaştırmaya çalışırken ne çok şeye tanık olursunuz.
İlk göze çarpan, bir avuç insanın özverili, cansiperane çabasıdır. Korkak ruhların akıllarından bile geçiremeyecekleri ölçüde cesur ve girişimcidir onlar. Dünyanın ve insanlığın sorumluluğunu sırtlarında taşıyarak yatar kalkarlar; öyle yaşarlar. Bir ömür aykırı düşünceleri ve adaletten, insanlıktan yana olan davranışları nedeniyle sıkıntılar çekmiş, sonra da bu dünyadan çekip gitmiş bir insanın anısı çevresinde buluşmuş bir tutam özverinin parlayan yıldızı olmuşlardır. Başkaları katılır onlara sonra… Çocuk oyunları yazar, yazıyla, oyunla kafa tutarlar piyasaya, ikiyüzlü çıkar ilişkilerine. Fidan gibi muratlardır onlar… Gencecik kızlarımız Nazım”ı gülümsetir yattığı yerde, HİROŞİMALAR OLMASIN diyen şarkılar söylerler dünyanın bir ucunda yanıp kavrulmuş, kül olmuş çocuklar için. Oyunun ölü kıldığı adları birer katılım belgesinde bilinebilen arkadaşları yatmaktadır sahne tozunda. Ümit Kaftancıoğlu adlı Cılavuzlu bir halk bilimcinin, türkü ve masal kokulu bir öğretmenin yazdığı YELATAN”da tiyatro olur emek ve özveri. Aylarca çalışmıştır yürekleri tertemiz çocuklarımız. Koca bir anıt romanı tiyatro sahnesine aktarmışlardır. Alevlerinin gümüşi rengi vurur salona. Dark denizler, çimen Erkanlar olup eserler özveri adına. Gürkan”larında dostluk, kardeşlik ve sevgi baskın; durmaz, dolaşır… Bayrağı çoktan devralmıştır gençlerimiz.

Ancak…
İlk ve son kez oynanacaktır o tiyatro… Kendisini halk kültürü temsilcisi, toplumcu sayan onca yerel yönetim, onca “kültür” derneği vardır çevrede. Bir teki bile çağırıp oyunu kendi insanları için sahneletmek gereği duymaz… Milyarlar verilip dışarıdan pop sanatçıları özel gruplar getirilir, ardı ardına düzenlenen “fesitavl”ler için… 
Bir avuç olsalar da, güneş ateşi gibi yalımlanan, sabahyıldızı gibi umut olan bir coşku ve heyecanın kavgacısı olmuştur o müthiş emeğin, özverinin sahipleri… Açık oturumlarda, tiyatrolarda, çocuk oyunlarında, kır şenliklerinde sorgulayan akılla dünyanın karanlık yüzünü, korkusunu umursamayan gülerek paylaşma duygusu buluşturmuştur onları. Sonra başkaları eklenir dost kervanına… Gelip katılamasalar, yiyip içmeseler de, ortak imece ürünü olacak kır şenliklerine olanaklarıyla, karınca kaderince el ve yürek uzatırlar.

Tonguç babanın 53. ölüm yıl dönümünde, Cılavuz ateşi Ardahan’a, Dursun Akçam Kültürevi’ne, bu yıl 10’uncusu yapılan Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri’nde taşınmıştır. İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un, ayakları çarıklı, kara mintanı bin yamalı köylü çocuğu Dursun Akçam’a yazdığı, direnişini kutlayıp gözlerinden öptüğü mektup, ipek bir halıda beş milyon düğüme işlenip duvara asılmıştır. Oradan Ardahanlı gençlere bakmaktadır Dursun Akçam ve Baba Tonguç…

Emeğin, öz veririn, alınterinin sahiplerinden bazıları, çağrılı oldukları etkinliklere kendi olanaklarıyla çıkıp gelir. İmeceye el uzatır.
Ya at sinekleri… O uzak yayladaki at sinekleri nerede diye soracak şimdi birileri. Onlar, memlekette her şey yolunda iken kendilerini devrimci gibi tanıtıyor olsalar da, asıl işleri deviriciliktir. Ortalık biraz karışınca da sırra kadem edip başka kılıklara bürünürler. Ve onlar, işlerin, konuşmaların, çalışmaların kapısında, kuyruk titreterek hazır ve aleste beklemektedir. Yaşamını gerçek devrimci davranışlarla donatmış, ömrünce çile çekmiş insanlar anısına yapılmakta olan, bir avuç yaşayan canın özveri ve alınterine dayalı etkinlik, onlar için o özveri sahiplerinin sırtından bedava yemek yiyip içki içmek için yaratılmış bir olanak olmaktan öte anlam taşımamaktadır. Anaşah geleneğini sürdürmekte ısrar eden, kadınını hep baş tacı yapmış bir yörede, erkek erkeğe kadeh kaldırırken bir yandan kapalı mekânlarda da olsalar, sigara tellendirip memleket kurtaracak nutuklar atma çirkin gösterisine baş rol oyuncusu yazdırmışlardır adlarını. 

At sinekleri kılıktan kılığa girmekte de olağanüstü hüner sahibidir. Yedibin yıllık derebeylik kalıntısı kastlaşmaları, siyasal parti ve gruplarda birbirine bıçak çekerek varlığını sürdürür. Artık yeter diyen kitleler meydana çıkıp omuz omuza verecek iken, sol çocuklukların, grup katırlaşmalarının flama kavgaları, çakaralmaz ateşlerle ortalık karıştırmaları, kardeş kavgası körüklemeleri milleti bir kere daha canından bezdirir. 
Şapkaları öne koyup adam gibi düşünmenin, hep kandırılmaya yazgılı değiliz; bizim de aklımız, sevgiye, kardeşliğe, Anadolu imecesine muhtaç kalan yüreğimiz var demenin zamanı geldi de geçiyor. Duyduk duymadık demeyin… 
Emek, özveri, alınteri ve at sinekleri…

Arada bir aynalara bakalım diyorum; bizler de at sineğine benziyor olabilir miyiz?

Herkes seçtiği tanımla anlamlandırsın şimdi kendini…
Kutlu olsun yüreği temiz, terinde ışıklar taşıyan insanların çabası. At sineklerinden de uzak olsun yolumuz… 
Bu metin, bir haber değil ya da makale değil, ülkemizdeki aydın trajedisinin küçük bir gölgesidir.