DİLLERİNE KURBAN / ORHAN KEMALDE DİYALOJİK PERSPEKTİF

Orhan Kemal’i “ölümsüz“ kılan elbette ki, onun dilidir. Bu dilin ana özelliğini de, farklı söylemlere, bir arada ve “kendileri olarak“ yer verebilmesidir, diye tanımlayabiliriz. Orhan Kemal‘in, farklı söylemleri ve söylemsel türleri anlam dünyamıza taşıyan bu tarzı, kültürbilimci Mihail Bahtin’in deyimiyle, “toplumun tarihinden dilin tarihine geçişi sağlayan uyarıcı kayış“a devinim sağlar, bugün ile toplumsal geçmiş arasında sürekli yaşayan, çoğalan bir ilişki kurmuş olur... Tüm insanî bilimlerde diyalektiğin özü olan diyalog, Orhan Kemal metinlerinde en canlı örnekleriyle yer alır… Orhan Kemal diyaloglarında, anlatıcı ve kahramanlar dışında, arka planda gözlemci olarak yer alan “üçüncü“ kişi, göreli gerçekliktir; insanlığını hiç yitirmemiş, mülke değil insana öncelik tanıyan adaletli bir tarih mahkemesidir…

Orhan Kemal, ilk yapıtlarını Arap harfleriyle, eski Türkçe ile yazmış bir yazardır. O yazarlığa başladığında, Türkçe abece de henüz ömrünün bebeklik dönemindedir. Bu yeni yazım biçimi ile dilin edebi kullanımının toplumsal bir süreç içinde gelişebileceği de açıktır... Edebiyat dili, günlük dilin de bilim dilinin de çok ötesindedir; dilin kendine yönelik bir çoğaltım işidir. Yan anlamlar, dolaylı ve yarı dolaylı sözler, söz ve sözcük oyunları ile kendi yolunu açar. Bu tür ayrıntıların dilde işlenebilmesi ve düşünce sistemi içinde içselleştirilebilmesi için, en önce zaman, arkasından da yeterli bir “toplumsal iletişim” ortamı gereklidir. Okuryazar oranının bin dokuz yüz ellili yıllara kadar yüzde ellileri geçemediği bir toplumda, yeni kullanılmaya başlanmış bir biçimsel olanak ile, edebiyat dilinin gösterebileceği gelişme de sınırlı olacaktır. Orhan Kemal yapıtlarındaki dil ve biçem kurulumunu bu “eşzamansızlık” bağlamı içinde ele almalıyız. Bunu yaptığımızda, o dilin cevherini çok daha iyi anlayabiliriz…

Orhan Kemal’in tüm yapıtlarında, kahraman ve karakterlerini anlatıcı ile aynı düzlemde tutan tarzı hemen hiç değişmemiştir. Gözlemcisi olduğu olguları farklı bir estetik işçilikle metne taşıyarak içinde bulunduğu toplumun kültürel dokusunu tüm yönleriyle gözler önüne sermeye çalışmıştır... Anlatılan atmosfer değiştikçe, Orhan Kemal’in biçemi ve duygusal yapılanması da değişmiş, yazınsal bir anoloji kurulmuştur. Yaşamı tüm anlam boyutlarıyla kavramaya çalışan bu yazınsal tutum, 1950 kuşağının başlattığı “dil oyunculuğu“ için gerekli koşulları da hazırlamış olacaktır.

Orhan Kemal’in Anadolu gerçekliğini çoksesli bir anolojiyle aktardığı metinleri, dilin dört atlısı diye adlandırdığım Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Leyla Erbil ve Oğuz Atay’a, dilin doruklarında özgürce dolaşma olanağı sağlayan bir temel taşı gibi oturmuştur. Analoji olmadan ironinin kurulması, bu diyalektik zıtlığın can bulması mümkün olmayacaktır.

1964 yılında Fahir Önger’e gönderdiği mektupta, “İlk heyecan, ilk yaratma çabası bende piyesle başlar“ der. Bu “sahneleme“ çabasıyla yazınsal imge dünyasında “sinematografik bir görünüm“ oluşturmuştur.  Üçünü kendisinin yazdığı beş oyunu sahnelenmiştir. Yazdığı 300 dolayında senaryo ile, sinema perdesine ulaşmış romanlarıyla, Orhan Kemal, kırdan kente taşınan Türkiye gerçekliğinin görüntü, ses, kültür derleyicisi, sahneleyicisi ve yeniden can vericisi olmuştur. Orhan Kemal, bir “sinematografik orkestralama“ ustası olarak tarihselleşmiştir diyebiliriz.

Çoksesli roman, Rönesans kültürü ve Dostoyevski yazınsallığı ile ilgili çok önemli yapıtlarda imzası bulunan Mihail Bahtin, Rabelais ve Cervantes’i gerçek dünyanın “ilk bir-araya toplanmasının temsilcileri“ saymıştı… Rabelais, Gargantua ve Pantaqruel gibi ölümsüz eserlerle Rönesans romanının kapısını açmıştı. Cervantes, Don Kişot ile parodinin egemen olduğu farklı bir şövalye hikâyesi, özgün bir grotesk imgeler dünyası yaratmıştı. Bahtin, “Özsel olan her şeyi“,  “görünür olabilir“ olarak değerlendiren Goethe’yi ise, “Grotesk Gerçekçilik“in “doruğu“ olarak onurlandırmıştır. Goethe’ye göre, “görünür olmayan şeyler özsel değildir“, özel kavramlara ve fikirlere görsel temsiller kazandırılabilir. (Craig Brandist, Bahtin ve Çevresi, s 225). Bahtin’e göre Goethe, “insan hayatındaki zamanın görsel göstergeleri”ni saptayabiliyordu…

Orhan Kemal metinlerinin en başat özelliklerinden birisi de gerçekliğin çoğul karakterine yaklaşırken, “sinematografik orkestralama“yı kurarken kullandığı “diyalojik perspektif“ yöntemidir. “Diyalojik perspektif,“ şiir ve edebiyat metninin kendine dönüşlülüğünü öne çıkararak bu alanda bir devrim yaratmış olan Rus Biçimcileri ile “kaba gerçekçi“ ve  “soyut nesnelci“ bakış açıları arasında, dil ve gösterge için çok önemli çalışmalar gerçekleştirmiş olan Bahtin Çevresi’nden Voloşinov’un yaşam verdiği bir kavram olarak bilinir.

Bahtin, Dostoyevski üzerine yaptığı çalışmalarla kurduğu “Karnavalcı roman” kuramının temelleri arasında Sokratik Diyalog ve Hıristiyan kültürünün Menippos yergisi ya da Menippealarına önemli bir yer verir.  Sokratik diyalogun temel öğeleri sinkrizis ve anakrizistir. Yani farklı bakış açılarına ait söylemlerin yan yana ve karşı karşıya görünür kılınması…

Türk edebiyatında, “Çoksesli Roman“ diye adlandırabileceğimiz, olguları kahramanlarının kendi gözüyle, farklı yerlerden, farklı bakış açılarıyla tanımlayan ilk yapıtın 1932 yılında Sabahattin Ali tarafından kaleme alınmış Kuyucaklı Yusuf olduğu söylenebilir. Ancak “çoksesli roman“ yapısını tam bir “diyalojik bir perspektif“ kurarak, çok geniş bir kültürel coğrafyaya yayan ve romansal bir tarz durumuna getiren yazarımız, hiç tartışmasız, Orhan Kemal’dir. Bir söyleşisinde, “sanat hayatına girişi“ üzerine bir soruya yanıt verirken, ilk okuduğu yazarların “Kuyucaklı Yusuf“un yazarı Sabahattin Ali ile Hüseyin Rahmi Gürpınar olduğunu söylemiş olması çok anlamlıdır (Ali Eralp Söyleşisi, Ortam – 1 Ocak 1965, anan Işık Öğütçü, Zamana Karşı Orhan Kemal, s 249). Hüseyin Rahmi, dialog zengini roman ve hikâyelerin yazarıdır. İstanbul halk kültürünün grotesk yönlerini konu edinmiş, birçok yapıtında “kutsal-gizemli-olağanüstü“ olanı gülmeceye dönüştürerek seküler bir kültür ortamı oluşmasına çaba göstermiştir.  

Orhan Kemal metninde güçlü bir anlatıcı sesi yoktur. Bahtin’in Dostoyevski anlatıcısında saptadığı o belgesel dille, yalın konuşan bir anlatıcı, parçaları birbirine bağlamak dışında metne fazla müdahele etmemektedir.

Orhan Kemal biçeminin değişmez eşlikçisi olan “iç“ ve “dış“ diyaloglar, Freud eleştirisinde “bilinç-bilinçdışı zihin“ modeli yerine “iç ve dış söylem“ ayrımını koyan Voloşinovcu bakış açısını yaşama geçiriyor gibidir. Orhan Kemal’in ölüm yılında bile, yapıtları henüz Batı dillerine çevrilmekte olan, Türkçe’ye 2000 yılından sonra kazandırılacak Bahtin ve çevresine ait bu kuramsal yapının elli altmış yıl öncesinde Orhan Kemal yapıtlarında canlanıyor olması, onun yazınsal özgünlüğünün en somut göstergesi olmalıdır.    

Orhan Kemal’in müstear ad kullanarak, geçimini sağlamak için, tefrika edilmek üzere yazdığı romanlar da dahil, hemen tüm yapıtlarında çok sık kullandığı bu “iç konuşmalı“ dinamik süreç, onun “diyalojik perspektif“inin ana öğelerinden birisidir.

Orhan Kemal’in “diyalojik perspektif“inde vurgu ve anlam çoğulluğunu sağlayan bir açılım da, söz sanatı olarak “hitabet“in kullanılışıdır. Kahraman ve karakterler, hem kendilerine yönelik iç seslerinde, hem düşlemsel diyaloglarda, birbirlerini anakritik bir kışkırtmaya sürüklemek ister gibi, “hitabet biçemi“ni seçerler. Mihail Bahtin’in “çok sesli roman“, “karnavalcı roman“ın kaynağı olarak gördüğü “Sokratik Diyalog“un iki elemanı, söylem ve olguları yan yana görünür kılan “sinkrizis“ ile, karşıdakini kışkırtarak tüm  içselliği ile diyaloğa katılmaya zorlayan “anakrizis“ , hitabet sanatının metne yerleştirilmesi ile vurgulanmış olur. 

İnsan iç yapısını ortaya koyarken Bahtin’in söylediklerini bir kez daha anımsarsak, zaman zaman “psikolojisiz” olmakla ya da “romantizm” yoksunluğuyla eleştirilen Orhan Kemal ve diğer hitabetçi yazarların aslında tam da “psikolojili” yazmış olduğunu anlarız. “Her türlü bilgi nesnesi (insan da buna dahildir) bir şey olarak kavranıp algılanabilir. Ama olduğu haliyle özne bir şey olarak kavranıp incelenemez, çünkü bir özne olarak sessiz olamaz ve bir özne olmayı sürdürür. Bu nedenle, bunun kavranması sadece diyalojik olabilir.“ (Mihail Bahtin, MHS 161; MGN 363, alıntılayan Craig Brandist, Bahtin ve Çevresi, s 245)

Orhan Kemal’in biçemindeki diyalogcu, söylemler çatışması, yan yana ve karşı karşıya söylemler ve bakış açıları sergilemesi, kimi öykülerinde öylesine ağır basar ki, öyküler baştan sona hayali iç ve dış diyaloglar üzerine kurulur. Bono (Kırmızı Küpeler), Bir Çocuk (Önce Ekmek), O Kadın (Kırmızı Küpeler), “Üçüncü” (Önce Ekmek), Bilek Saati (Kırmızı Küpeler), Pazartesi (Önce Ekmek), Haysiyet Meselesi (Kırmızı Küpeler), İki Buçuk (Önce Ekmek)  gibi… 

Orhan Kemal’in toplumsal yapının çözümlenip yeniden kurulmasında anahtar rol oynayan, “diyalojik perspektif”inde birer söylem taşıyıcısı olarak yer alan kahramanlarını, “toplumsal işlevli” ve “duygusal işlevli” olarak iki grup olarak sınıflamak çok da aykırı kaçmayacaktır.

“Toplumsal İşlevi” olan kahramanlar arasında, Kabak Hafız, Müfettiş Kudret Yanardağ, Bekçi Murtaza, Pakize, İlyas Usta, İzzet Usta, Muhsin Usta, Neriman ve Nesrin gibi bar kadınları, işportacı çocuklar öne çıkar.

“Duygusal İşlevi” olan kahramanlar, iyi yürekli bahtsız kadınlar, despot-işkenceci kaynanalar, ağzı var dili yok mazlum gelinler, dilenerek yaşamını sürdürmek zorunda kalmış soylu insanlar, aynı zamanda toplumsal bir işlevi de olan işportacı çocuklar, bar ve pavyonlara düşmüş kadınlar diye sıralanabilir.

Toplumsal işlevli kahramanlar arasında adını ilk sayacaklarımızdan olan Kabak Hafız, Bahtin’in çoksesli roman kaynağı olarak gördüğü menippea anlatısı ve “grotesk yaşam biçimi“nin Anadolu’daki temsilcisi gibidir… Bahtin’e göre, Dostoyevski romanında da çok önemli bir temel oluşturmuş olan Menippea anlatıları için, sözlü kültürde yer alan Nasreddin Hoca, İncili Çavuş, Bektaşi anlatılarını da örnek gösterebilmek olasıdır. Kabak Hafız, bir din adamı olarak kırsal alandaki kapalı ekonomik ve kültürel yapının çözüldüğü, modernizm çabalarının ortaçağa ait katı din anlayışını sarstığı, karmaşık insan ilişkilerinin her şeyi tersine çevirdiği bir dönemde, birey özgürleşmesini açan yolda önemli bir işlev görür.

Orhan Kemal, Vukuat Var (roman 1958), Hanımın Çiftliği (roman 1961), Kanlı Topraklar (roman 1963) gibi üç önemli romanında birden yer alan Kabak Hafız ile ilgili olarak Kanlı Topraklar’da bir alt not ile bilgi de verir (Kanlı Topraklar, s 286). Bu karakter, Orhan Kemal tarafından yaşamına tanıklık edilmiş birisi olmalıdır. Birçok romanda kullanılmıştır… Yalancı Dünya’da İmam Efendi olarak çıkar okur karşısına. 

Toplumsal işlevli kahramanlardan Murtaza, toplumsal çarpıkları ayakta tutan, tüm haksızlıkları, adaletsizlikleri görmezden gelen, hatta görme yeteneği olmayan, “gözlerini kapayıp vazifesini yapan”, “varlıklı kesim ne yaparsa yapsın hakkıdır; yoksullar bu kadar hak ettikleri  için bu durumda yaşıyor ve her türlü kötülüğün kaynağıdır” diyen bir anlayışı temsil etmektedir. Çarpık düzenin, haksızlıkların sürüp gitmesine neden olan milyonlarca yoksul ve sorgulamaksızın yaşayan insanın parodik bir temsilcisidir. Ortaçağ kapıkulluğunun, modern çağa taşınmış sürdürümüdür…

“Müfettiş” karakteriyse, modern bir toplum olarak görünmesine karşın modernitenin gereklerini içselleştirmeyi başaramamış, modern olanla, pre-modern’in birlikte yer aldığı eklektik toplumu liğme liğme döküp saçmaya yarayan bir işlev görür… Tüm sahte ve riyakârca davranışların, görünüşte işleyen yasa ve kuralların arkasındaki boşluğun, saçmalığın, iğretiliğin panzehiri gibidir. “Müfettiş”, sözde birlikteliğin, “milli birlik ve beraberlik” nutuklarının yamalarını, teğellerini sökünce, o kutsallaştırılmak istenen toplumsal yapı kumdan kuleler gibi yıkılıverir. Kurnaz, işbilir Müfettiş’in karısı ve çocukları karşısındaki zavallılığı da Orhan Kemal diyalojik tutumunun farklı bir görünümü olarak yer alır.

Toplumsal işlevli” diğer önemli kahraman Pakize, kentleşme, kapitalistleşme süreci ile birlikte ortaçağın erkek egemen toplumsal yapısından kurtulmaya başlayan yarı şehirli Anadolu kadınını temsil eder. Edepsizliğe varan “sınırsız cinsellik” ile groteskin yıkıcı gücünü kullanır… Hanımın Çiftliği’nde, sonradan Serap adını almış Güllü de Pakize’ye benzer bir yaşam tarzını benimseyecektir. 

Orhan Kemal’in “Diyalojik Perspektif” kurulumunda yer alan toplumsal işlevli kahramanlar değişen dünya koşullarına göre farklı konumlarda yaşamlarını sürdürürler. “Bereketli Topraklar Üzerinde”nin köyüne dönebildiği için bazı eleştirmenler tarafından toplumsal koşullara direnebilen tek kahraman olan İflahsızın Yusuf’un karşısına on yıl sonraki İstanbul yaşamının anlatıldığı “Gurbet Kuşları”nda oğlu İflahsızın Memet geçecektir. Yusuf, kabzımal patronun yanında, onun bir dediğini iki etmeyen bir kimlik olarak yer alırken, oğlu Memet, babasının karşısına kendi ayakları üzerinde onuruyla durmaya çalışan aydın bir işçi kimliğiyle dikilecektir.

Birbirinden çok farklı toplumsal kimlikler taşıyan, davranışlarında toplumsal kimliklerinden önce kendi bağımsız, özgür kişilikleriyle metinlerde yer alan kahramanlar aracılığıyla sinkrizis ve anakrizis yerine oturtulur… Yaşam gerçekliği, geniş bir perspektiften görünür kılınır.

Diyalojik Perspektif ustası Orhan Kemal’i 100. Doğul gününde sevgi ve özlemle anıyor, anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Kaynakça:

 

Alper Akçam, Dillerine Kurban / Orhan Kemal’de Diyalojik Perspektif, Tekin Yayınları, Eylül 2014,

Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Çev. Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005

Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev. Cem Soydemir, Metis Eleştiri, İstanbul 2004 

V. N. Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, Çev. Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001,

Craig Brandist, Bahtin ve Çevresi, Çev. Cem Soydemir, 1. Basım, Doğu Batı Yayınları, Mart 2011,

Işık Öğütçü, Zamana Karşı Orhan Kemal, Everest Yayınevi, 1. Baskı, Ekim 2012,