ORHAN PAMUK’TA ÇOKSESLİ ROMAN’A GİRİŞ: BEYAZ KALE*

Beyaz Kale’den sonra, Orhan Pamuk’un diyalojiyi, çoksesli roman yapısını bilinçle yapılandırdığını, aynı zamanda çoküsluplu olabilmeyi başardığını görüyoruz. Dostoyevski ve çağdaş Batı romanı etkisi, yazarın romanla ilgili kendi açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, artık iyice görünür durumdadır.

Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanının yazılış serüveni üzerine yaptığı, aynı kitabın sonunda yer alan açıklamasında Dostoyevski’nin ve esinlendiği Dostoyevski romanı “Öteki”nin  adı açıkça anılmaktadır: “Böylece hikâyem, kendi iç mantığının zorlamalarının ya da benim hayâl gücümün tembelliği yüzünden beni de heyecanlandıran bambaşka bir biçim alıverdi. Kendinden hoşnut olmadığı, müzisyen olmak için öykündüğü Mozart’ın adını kendi adına ekleyiveren E. T. A. Hoffman’ın çift teması üzerine kurulu kitapların farkındaydım tabi, Edgar Allen Poe’nin sinir bozucu hikâyelerinin de, son bölümde, Slav köylerindeki saralı papaz efsanesiyle selâmladığım Dostoyevski’nin Öteki adıyla çevrilen isyan ettirici romanının da” (Orhan Pamuk, Beyaz Kale, s. 188).

Orhan Pamuk’un çoksesli roman çalışmalarının ilki sayılabilecek Beyaz Kale’de birbirine benzeyen iki kahraman, kahramanların kendi iç sesleri, bu iç seslerin karşıdan geleceği varsayılan yanıta yönelmiş dağılışı, kahramanlarla onları çevreleyen “onlar” diye tanımlanan toplumsal düşünce ve davranış yapısı arasında yapılmış diyaloglar gerçekleştirilmektedir. Tüm söylemlerde, kendi dışına yönelmiş bir “gözucu izlemesi”, söylem sahibinin “öteki”ne ait olası yanıtı düşünerek son sözü kendisine bırakmak için ayırdığı “kaçış payı” gibi Dostoyevski romanının ana öğeleri biçemde yaygın olarak yer tutmaktadır. 

Birinci tekil ağız anlatıcısı olan ilk kahramanımız, bir deniz savaşında tutsak alınmış İtalyan asıllı bir Hristiyan, Batılı bir esirdir. Tutsak alındığı andan başlayarak geçmişteki “ben” kurulumu örselenmiş, kendi geçmişi ve kimliğiyle şimdiki benliği arasında kırılmalar oluşmuştur. Anlatıcıyı bir sonlandırmadan, tekil bir söylemden uzak tutan, diyalojide etkileri olan bir benlik yaralanmasıdır tutsaklık... Romanın sonunda, kahramanımız kendisine ait olduğunu sandığı geçmişin gerçekten yaşanmış mı, yoksa yıllardır düşleminde kurduğu bir öykü mü olduğu konusunda kuşkuludur. Yapıtta, aynı zamanda benzer bir şekilde tutsak düşmüş Cervantes’e ve onun yitik metinlerine göndermeler de yer almaktadır. “Sonradan öğrendik: Venedikliler altı tane gemiyi yakmışlar. Bir yolunu bulup esirlerle konuşayım, belki ülkemden haber alırım diyordum, İspanyolmuş çoğu: Sessiz, cahil, ürkek şeyler, yardımdan ve yiyecek dilenmekten başka bir şey konuşacak halleri yoktu. Yalnızca bir tanesi ilgimi çekti: Kolu kopmuştu bunun; ama umutluydu; aynı serüvenlerin atalarından birinin de başından geçtiğini, sonra kurtulup kopmayan koluyla bir şövalye romanı yazdığını, kendisinin de aynı şeyi yapmak için kurtulacağına inandığını söylüyordu. Sonraları, yaşamak için hikâyeler uydurduğum yıllarda, hikâyeler uydurmak için yaşamayı düşleyen bu adamı hatırladım” (Beyaz Kale, İletişim Yayınları, 16. Baskı, Temmuz 1995).

Kahramanımızın bir masa başında diğer kahraman Hoca ile karşılıklı yazdıkları “itiraf”larından Hoca’ya ait olanlar karalanıp yırtılarak atılmakta, Hoca’nın Batı seferi sırasında zor kullanarak “itiraf”a  zorladığı köylülerden aldığı bilgilerin içeriğinden fazlaca söz edilmemektedir; bu alanda bir belirsizlik yer almaktadır (yitik metin). Romanın başında Faruk Darvinoğlu’nun Gebze Kaymakamlığı arşivinde bulduğunu söylediği el yazmasının yazarının hangi kahraman olduğu belli değildir. Belki de ayrı ayrı bölümler halinde yazılıp birleştirilmiştir. Ya da Darvinoğlu’nun kendisi yazmıştır metni, bir “el yazması” hikâyesi uydurmuştur... Ayrıca Darvinoğlu’nun yaptığı çeviri filolojik kurallara uygun da dağildir (“Kitabı günümüz Türkçesine çevirirken hiçbir üslup kaygısı gütmediğimi okuyanlar göreceklerdir: Bir masanın elyazmasından bir ik cümle okuduktan sonra, kâğıtlarımın durduğu başka bir odadaki öteki bir masya geçiyor, aklımda kalan anlamı günümüz kelimeleriyle anlatmaya çalışıyordum” –Beyaz Kale, s. 10). Böylece metin taşıdığı yazar karmaşıklığı, anlatıcı çoğulluğu, yitik metinler, çeviri sekmeleriyle Don Kişot’a benzer bir biçem üzerine, çoğul biçemlilikle kurulmuştur. .  

Kahramanımız Müslüman olursa bağışlanacak ve evlendirilecektir ama bunu kabul etmeyince başının kesilmesi kararlaştırılır. Ölüme yaklaştığını duyumsadığı o anda gördüğü düşlerde karşısına çıkmış bir adamı daha sonra huzuruna götürüldüğü Paşa’nın yanında görecektir: Kahramanımıza tıpatıp benzeyen, Hoca adındaki bu adamla kendisini sorgulayacağı, onda kendisini, kendinde onu bulacağı uzun bir yaşam geçirecektir.

İdam kararı, bağışlanma, ölüm eşiği gibi öğeler Dostoyevski romanlarını ve yaşamını çağrıştırmaktadır.

Romanın başında İtalyan kahramanımızın Hoca’ya anlattığı bir düşü vardır: Hoca onun yerine İtalya’ya gidip nişanlısı ile evlenmekte, kendisiyse bir köşeden Türk giysileriyle eğlenceyi izlemektedir; annesi ve nişanlısı onu tanımazlar, sırtlarını dönüp uzaklaşırlar.

İtalyan kahramanımız ve Hoca zaman zaman kendilerini karşısındakinin yerine koymakta, günün birinde “öteki”ne dönüşeceklerini düşünmektedirler. Romanın sonunda kahramanımızın uğursuz olduğu söylentisiyle nedeniyle kellesi istenmeye başlandığında, Hoca onun elbiselerini giyecek, onun yerine yaşamak üzere İtalya’ya gidecektir.

Hoca ile tutsak İtalyan kahraman arasındaki diyalogların bir sonlandırmaya yol alma olasılığı yoktur. Orhan Pamuk’un kahramanları da Dostoyevski’nin kahramanları gibi nesnelleşmiş, belirli bir aile, toplum çevresi ile davranışları sonlandırılmış birer insan değil, birer düşünce taşıyıcısıdırlar; kendileri, karşılarındaki “öteki” ve topluma yönelmiş, onların olası yanıtlarını da kapsayan söylemlerle yapılanmışlardır.

Beyaz Kale’deki çoksesli yapıyı oluşturan öğeleri şöylece sıralayabiliriz:

1.İtalyan kahramanın kendi iç sesiyle kurduğu diyaloglar,

2.Hoca’nın diyalojik yapısı,

3.İtalyan kahraman ve Hoca’nın iç seslerinin birbirlerini göz ucuyla izleyerek, ötekinin yanıtını da kapsayan diyalogları,

4.Birinci tekil anlatıcı İtalyan Kahraman ve Hoca’yı çevreleyen toplumla ilişkileri. Her bir kahraman için “onlar” olarak adlandırılan Müslüman ve Hristiyan toplum, kahramanların her ikisini de içeren diyalojik “biz” tasarımıyla toplumsal söylemler arasında oluşmuş diyaloglar. 

 

(DEVAMI YAZARDA)