MEHMET BAŞARAN - “TRAKYA RÜZGÂRI”NDA MEMLEKETİMİN ve İNSANIMIN KOKUSU

“Trakya Rüzgârı”nda seksen yıllık yaşamını bitmez tükenmez savaşımlarla aşmış bir devrimcinin yazıyı yaşama perçinleyen, yaşamı yazıdan sonra daha da yaşanası kılan usta işi denemeleri, şiir ve yazın değerlendirmeleri, memleket gezinti notları, sıralanmış... Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü Kırklareli’nin Sazara Deresi’nden, Cilavuzlu bir yiğit devrimcinin çocuk çağda çarıklarıyla aşıp geçtiği Ardahan’ın Sazara Deresi’ne  kadar Anadolu buram buram tütüyor ak kâğıdın üstünde…

Sonra her biri bir bayrak gibi simgelenmiş adlar… Kuru övgü, ahbap işi pohpohlama değil satırlardan süzülen; savaşımların damıttığı insanca acıların, coşkuların, yaşam sevinçlerinin yazıya düşmüş gölgesi... Şiir duyarlılığı, şair isyankârlığıyla yaratılmış yeni ve başka bir yaşamın kahramanları... Hepsi de, diğer insanlardan bir adımlık öndeki o destansı aralıktan öte yüceltilmeyi, yüksek durmayı kendine yediremeyecek derecede alçakgönüllü, bilge kişiler… Kitabımızda onlara da yer var.

Mehmet Başaran’ın son kitabıdır “Trakya Rüzgârı”… Günümüz kültür ve yazın ortamına seksen yılın savaşımını, yazın birikimini duyuran, tersine gidişlere ayak diremekte ısrarlı bir “kuğu çığlığı” gibi… Onurlu bir isyana çağırıyor Başaran; yazar, şair, edebiyatçı geçinen kimlikleri… Anadolu çoksesliliği içinde yapıtlarda gezdiriyor okurunu, yüreklerden esiyor Trakya Rüzgârı”yla…

Trakya Rüzgârı, bir ikilem sunuyor önümüze: Ya duyacağız bu çığlıkları, çağrıları, ya soysuzlaşmanın, yozlaşmanın batağında yem olacağız egemen kültürün hiçbir şey söylememeyi söz sayan sanat ve yazın anlayışına…

Yol açıyor, yürek serinletiyor Trakya rüzgârı. Kimseye yaranma çabası, kimseden karşılık beklentisi olmadan yapılmalı sanat diyor. Kant’dan, hatta Aristo’dan bu yana söylene söylene dillerde tüy olmuşsa da bunlar, çoktan çiğneyip geçmiştir piyasanın yalakaları, kültür endüstrisinin kulları… Başaran’da ve onu anlayabilecek ölçüde ayakları toprağına basan duygu taşıyıcısı sanatçıda yaşayabilir yararcı akılla kavga eden sanat düşüncesi…

“Tuna’yızdır Aliş’izdir

Bre Dilber Aman Rumeliyizdir”

 

Böyle başlar adı çoktan unutturulma yoluna sokulmuş şair M. Niyazi Akıncıoğlu’nu anlatan Başaran yazısı.

“Rumeli’nden bir türkü çalmaya görsün hele

Çıkmayagörsün Aliş Tuna boyundan

İlk kadehte sarhoşum

İflah olmam artık, hekim kâr etmez

Efkârlanır içerim, içer efkârlanırım” diyen Akıncıoğlu dizeleri mi çeker beni kendine, uyduruk bir polis oyunuyla yıllarca hapis yatmış bir şaire yönelmiş insan duygularım mı, Dışkapı SSK Hastanesi’nde yıllarca birlikte çalıştığım, dostum, arkadaşım ve Niyazi Akıncıoğlu’nun oğlu Dr. Tevfik’e olan sevgim mi bilemem… Kitapta en çok tutulduğum, dönerek okuduğum yazıların başında da bu yazı… Günümüz siyasi tartışmalarına ışık tutacak yönleri de var Akıncıoğlu’nun yaşamının. Hani şimdi kuru kalabalıkların ve çoğunlukların bir dediğinin iki edilmemesi “demokrasi”nin vazgeçilmez öğesi sayılıyor ya… Zamanının “demokrasisi”nin temsilcisi, “halk çoğunluğu”nu arkasına almış Demokrat Parti de “demokrasi” gereğini yerine getirmiştir. Şair olduğu için aynı zamanda komünist sayılan Akıncıoğlu da Köyleri Kalkındırma Derneği çevresinde yapılan bir soruşturma ile “gizli örgüt yöneticisi” olarak tutuklanıp cezaevine konmuştur. Tam yirmi ay hapis yatar, çoluk çocuğu perişan olur ve hapisten çıktıktan sonra da izlenir, kovuşturmalara uğrar…

Şairleri, yazarları ihbar eden, üzerlerine saldırılar düzenleyenlerin başında da bir zamanlar Komünizmle Mücadele Derneği kurucusu iken bu sıralar emperyalist anayurtlarda gözü yaşlı “ılımlı İslam” ideologluğuna soyunmuş ve yeniyetme “demokrat” kesimin şakşakçılıkta yarış ettiği, önünde secde durduğu birileri vardır...  

Şairden şaire, rüzgârdan rüzgâra, dağdan dağa Anadolu türküsü gibidir Trkaya Rüzgârı, alın okurunu bir baştan bir başa Anadolu’yu dolaştırır.

“Gül parmaklı şafak doruklarına değdiğinde, yerlerinde duramaz olur Kuzey Anadolu sıradağları. Uyup Karadeniz’in kemençe seslerine, horona dururlar omuz omuza. Dağlar’ı görür de, Rize’si, Giresun’u, Trabzon’u durur mu, “’Ha uşaklar ha!’ deyip fırlar ayağa onlar da, günboyu Karadeniz gibi dalgalanırlar coşkuyla, ta Istırancalar’da, Yıldız Dağı’nda yankılanır ayak sesleri… Onlar da, onlar da Balkan dağlarının yiğitliği, Rumeli türkülerinin yanıklığıyla katılırlar horona…” (Tarkya Rüzgârı, s. 10).

Sonra geçer Cemal Süreyya’ya:

“Jandarma daima nesirde kalacaktır

Eşkiyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine

Ve bu dağlar böyle eşkıya güzelliği taşıdıkça…”

 

Bakılmasın adını “rüzgâr”dan almış olmasına… Dağlardan başka suların hikâyesidir Trakya Rüzgârı; Kaynarca Deresi’nden Sabahattin Ali Çeşmesi’ne… Osmancık Deresi, Karaağaç, Kazanköy, Evrensekiz dereleri… Sonra Toprak Ana’da Kızılderili Seatle’ın Beyaz Saray Başkanı’na yazdığı mektupta toprağın sesi olur: “Beyaz adam anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yamalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu tutkusudur ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.” (Trakya Rüzgârı, s. 123).   

“Bir Eğitim Devrimcisi”nde Başaran’ın ve tüm köy enstitülü kuşakların babası, baba Tonguç’un yitirilmesi haberinin anılardaki duygusallığıyla başlar yazı, eşi Hatun’un ve kızı Deniz’in yitirilişlerini harman eden bir ağıta dönüşür…

Yedeksubay okulundan Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlı olduğu için cezalandırılmış ve “sivil demokrasi”nin gereği olarak çavuş çıkarılmış, ömrü sürgünlerde geçmiş sanatçı ruhlu, savaşımcı bir babanın yaşam yerine ölümü seçmiş devrimci kızının arkasından düşündükleri… Ölüme yazgılı bir kavga eşine aylarca yoldaşlık etme uğraşı… Bu acılardan süzülmüşse Trakya Rüzgârı, tadına doyulmayacak bir bal değil midir, insan olan için?  

Önümde bana yazdığı mektupları Başaran amcanın... Tam da eşi Hatun’un kanser tedavisi gördüğü, ölümle pençeleştiği zaman dilimlerinde yazılmış; acının Başaran ailesi için yaşamın üzerine kara bir perde gibi çöktüğü günlerden… Dememiş ki, bu arkadaşımın, “Koçero Dursun” dostumun oğlu, daha dün başlamış yazmaya, bugün yazılarım yayınlanmıyor, ödül alamıyorum diye küsmeye ne hakkı var; önce pişsin biraz, yazdıklarını dinlendirip demlendirsin… Bencileyin acılara uğrasın da, anlasın yaşamın gerçekliğini yüreğinin derinliklerinde… Hiç dememiş… Üşenmemiş; kendisinin umut ışığına, moral katkısına gereksiniminin en yüksek olduğu günlerde, dostunun oğluna yazma sevgisi, beklentisiz sanat erdemi ulaştırmaya çabalamış…

Sen daha çok seksen yıllar yaşayacaksın sevgili Başaran Amca… Daha çok Trakya rüzgârları esecek kaleminden; Anadolu olup dolacaksın içimize; ustamız, devrimci öğretmenimizsin. Saygıyla eğiliriz önünde…