Bir Karabük Demirsporlu’dan AMATÖR FUTBOL ve MUHALİF YEREL KÜLTÜR ÜZERİNE*

Futbol dediğimiz ayaktopu oyununun günlük yaşamımızda, kültürümüzde oldukça önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Kendisi bir oyun olmakla birlikte, bugün futbol sözcüğünün çağrıştırdığı kaba bir gürültü, erkek egemen toplumda bilinçaltında doyurulmamış bir canavar gibi bekleyen bilinçdışı “id”in bağırtı çağırtı içinde kendisini ortaya atıp şiddet görüntüleri örgütlediği bir yandaşlık biçiminde kendisini göstermektedir. En gelişmişinden en geri kalmışına, futbol deyince, önce bir şiddet gösterimli izleyici kitleleri, toplumsal yaşamın belli gün ve saatlerinde aile içinde küçük çatışmalar akla gelmektedir. Evde erkeklerin futbol maçı izleyeceği saatte kimi görünen, kimi de görünmeyen çatışmalar izlenir.

Futbol, başka bir bakış açısıyla tüketim toplumunun çantalar, tişörtler, havlular, kredi kartları satış programının bir parçasıdır.

Olaya politik eleştirmenlerin ve sosyologların durduğu yerden baktığımızda, kitleleri uyutma, iktidarların halkı günlük politikadan uzak tutarak adaletsizlikler karşısında duyarsızlandırılmalarını sağlamak gibi işlevleri olduğunu da görebiliriz. Portekizli diktatör Salazar’ın “Futbol olmasa ben bu ülkede bu kadar süre iktidarda kalamazdım” itirafı hep anımsanacaktır sanırım.

Aynı zamanda, her şeye karşın bir oyundur futbol. Tam da çocuğun, gencin yaşamla tanışma, kendini yaşam karşısında sorgulama ânlarında karşılaştığı bir oyun… Oyunsa, tüm insan kültürünün yaratıcısı, hatta Hollandalı tarihci Huizinga’nın deyimiyle, insanın tanımlanmasıdır: “Homo Ludens”. Bu kavram, homo sapiens ve homo faber’e göre insana daha yakın düşmektedir sanki.

Her sözcükte, her kavramda, her göstergede böyle çoğul bir anlamlar karmaşası gizli değimlidir ki zaten. Edebiyatın ve düş gücümüzün bize sağladığı da, bu kavram sözcük ve göstergelerde gizlenmiş kimi anlamları bulup çıkarmak, ya da onlara yeni anlam boyutları katmak değil midir? Bilimde bile işler böyle yürür aslında. Boş yere mi demiş Albert Einstein, “Düş gücü bilgiden daha önemlidir” diye.

Bugün futbolun bir oyun olarak toplumumun belli kırılma ânlarında aramızdan oldukça önemli bir bölümüne nasıl sığınma yeri, yaşam karşısında tutunma olanakları sunduğunu konuşmaya çalışacağız.

Futbolun tarihçesine baktığımızda, ilginçtir, bugün Batı’da daha yaygın oynanmakta ve Batılı ülkeler bu alanda daha başarılıymış gibi görülmekle birlikte, futbolun vatanının uzak Asya, Çin olduğunu görürüz. 

M.Ö. 3000. Yüzyıl’da Çin’de ilk biçimiyle ortaya çıkan, oradan Yunanistan ve Roma İmparatorluğuna geçen futbol, on yedinci yüzyılda İngiltere’ye girdikten sonra bugünkü ününü kazanma yönünde önemli adımlar da atmaya başlamıştır. Bu yüzyıldan sonra İngiliz kolejlerinde oynanan futbol 1863 yılında rugby’den ayrılmış, Footboll Association’un (Futbol Derneği) kurulması, oyunun ana kurallarının belirlenmesinden sonra da İskoçya, İrlanda ve Galler’e sıçramıştır. 1886’da, futbolun çok uluslu bir oyun durumuna gelmesiyle uluslararası bir eşgüdüme yönelme gereği doğmuştur. 1904’de Paris’te Uluslararası Futbol Birliği Federasyonu’nun (FİFA) kurulmuş, arkasından da futbolun en popüler spor dalı olarak tüm Avrupa’ya ve dünyaya hızla yayıldığı gözlenmiştir. Türkiye’de futbolun gelişmiş batının yeğlediği bir spor biçimi olarak Batı kültürü içinde yerini alışıyla birlikte futbolla ilgilenmiş, onu bir oyun ve yarış dalı olmanın ötesinde bir yaşam biçimi olarak kabul etmiştir. Son on yılda, basketbol ve bazı diğer spor dallarındaki gelişmelere varana değin, ülkemizde spor denince akla hemen ve yalnız futbol gelirdi. Bugün de ülke genelinde olağanüstü popüler bir yer tutmaktadır.

Futbol, henüz beton yığınlarına teslim olmamış kent çevrelerinde, kasabalarda neredeyse tüm erkek çocukların, delikanlıların, okul, yemek, uyumak gibi zorunlu günlük yaşam bölümlerinden arta kalan tüm ömürlerinin ilk uğraşı olarak yıllarca yaşamımızın başköşesinde kaldı.

1960 dan başlayarak 1970’lerde hızlanan, 1990’larda biraz hız keserek bugün biraz durulmuş görünen kırdan kente göçün 1970 ile 1990 arası bölümünde kent yaşamına ayağını atmış taşra çocuğunu kent çocuğuyla kaynaştıran, taşralıya kente yumuşak iniş sağlayan bir oyun olarak yaşamımızda önemli bir yer tuttu futbol.

1960 sonrası için kent merkezi çevresinde yer alan, yoksul varoşlarla kent arasındaki geçişi sağlayan mahalleler, belli ölçüde küçük memurluk, işçilik v.b. ile geçim sorunuyla baş edebilir konuma gelmiş ailelerin oturduğu yerlerdi. Arabesk kültür ve inanç örgütlenmeleri Henüz köylülük, kasabalılık kimliğini de tamamen yitirmemiş bu bölgelerde doğan, büyüyen çocuklar karmaşık, ikircikli bir kültüre gözlerini açtılar. Gazetelerin arka sayfalarında ve radyolardaki maç yayın saatlerinde önceden tanığı olmadıkları bir oyunla karşılaştılar. Oyun ve çocuk ayrılmaz ikililiği içinde bu yeni oyuna merak saldı çocuklar, delikanlılık çağındaki gençler. Eve gelen gazetelerin önce arka sayfaları açıldı babalardan gizlice. Radyo başlarına toplanıldı maç saatlerinde ve henüz yapsatçıların tamamen betonlaştıramadıkları kent çevresindeki toprak alanlarda oyunun uygulamasına geçildi. 

Türkiye’nin futbolda gösterdiği başarının temelinde bu kırk yıllık birikim vardı.

Şimdi bir geçiş dönemi, bir sallantı yaşıyor futbol. Artık lümpen gençliği kendi iktidar uğraşlarının alanı gören ucuz ve kötü politikacılar var taşra futbolunun içinde.

Uzak bir Kuzeydoğu Anadolu kasabasından Ankara’ya göçmüş öğretmen çocukları olarak köye geri döndüğümüzde, oradaki akraba ve akranlarımıza armağanımız yanımızda götürdüğümüz futbol topu ve onlara öğrettiğimiz futbol oyunu oldu. İlginç bir tablo doğmuştu. Köyden bir takım kurarak atlara biniyor, heybemizdeki topumuzla birlikte köy köy futbol maçı yapmaya çıkıyorduk.

Henüz bugünkü boyutlarda olduğu kadar geleneksel şenlikçi yaşam biçiminden uzaklaşmamış köylülerimiz, futbol alanları çevresinde kurdukları pilav kazanlarıyla, ağaç kaplardaki yoğurtlarıyla, kadınların saç üstünde pişirdikleri türlü çeşitli ekmeklerle karşılardı bizleri.

Futbol, yaşamın belli bir ânında günün tüm olumsuzluklarına, toplumdan gelen zorlamalara karşı bizde oluşmuş gönülsüzlüklerin yok olduğu, kendimizi özgür duyumsadığımız, dayanıştığımız insanlarla birlikte hayata karşı anlamlı birliktelikler oluşturduğumuz ayrı ve özel bir yaşam alanıydı yüzbinlerce Anadolu genci için.

Kirli çoraplar, parçalanmış formalar, çamurlu, altı düzleşmiş, yırtık krampon eskileriyle, duvar yazılarıyla, bacağı kırık oturma banklarıyla, duvarlara çakılmış çivileriyle, bir musluğu mutlaka bozuk olan ve su sesinin tıslayıp durduğu pis kokulu tuvaletleriyle soyunma odalarının ne müthiş bir metafizik güce sahip olduğunu unutmak olası değil… Orada bildik., sıradan, çoğu kez sıkıntılarla dolu yaşam durur ve başka bir dünyaya, yaşama geçilir.

Amatör futbol için soyunma odası, tam anlamıyla bir “soyunma, kabuk değiştirme, yaşam değiştirme” uğrağı ve mekânı gibidir. Orada toplumsal konumdan, hiyerarşi ayrımından, hatta biyolojik ayrımlardan sıyrılır amatör futbolcu; ekibin adı sanı çok da önemli olmayan bir parçası durumuna gelir. Aynı zamanda önemlidir de… Takım bir kişi bile eksik olduğunda müthiş bir güç kaybına uğrayacaktır. Maça çıkmakta olan amatör futbol takımı oyuncularının ruh durumunu bir antropologun biraz alaysamalı bir ifadeyle aktardığı bir ilkel toplum ayin ânına benzetebilmek olasıdır.  Bir ateşin çevresine oturmuş kabile erkekleri davulun sesine uyarak birlikte aynı sözleri bir şarkı olarak söylemektedirler. “Ben bu boyun en iyi avcısıyım/ En iyi atı ben binerim/ En büyük avı ben avlarım/ En hızlı ben koşarım/ En iyi mızrağı ben kullanırım.” Böylece sürüp gider şarkı.

Birlikte söylenen bu şarkıda hem herkes tamamen kendi birey yapısı içindedir, hem toplumu oluşturan düşüncenin, bütünlüğün kopmaz bir parçasıdır. Sonuçta para, çıkar, ün beklenerek o saf insancıl özelliğinden bir şeyler yitirmiş olsa bile, futbol, insana ait en önemli toplumsal gücü, kolektif davranış ve düşünüş mekanizmalarını harekete geçiren bir oyundur.

Futbol oyunu, oyuncusunu, tüm insanlık kültüründe kozmik zaman denilen, zamanın ve uzamın sonsuz bir döngü içinde kendini yitirdiği, insanların tüm kaygı ve sorgulamalardan geçici olarak da olsa kendini uzakta bulabildiği bir âna ışınlamaktadır sanki.

Soyunma odasında başlayan yeni hayat, maç bitiminde yine soyunma odasında perdesini kapatır; futbolcu toplumsal sorumluluklarına, mutsuzluklarına geri döner… Ama başka birisidir artık o; yenilenmiştir, yaşama gücü almıştır; paylaşmanın, dayanışmanın kolektif coşkusuyla mücadele gücü artmış, direnci çoğalmıştır. Oyun bittiğinde yeniden baskılandığı, bunaldığı toplumsal koşullara geri dönecek olsa bile, oyun süresince yaşamış olduğu o ayrı zaman diliminin ruhuna verdiği dinginlik ve özgür eylemlilik duygusuyla kendisiyle ve kendisini çevreleyen toplumla daha barışık bir ruh durumu kazanmış olacaktır. Bir yanı uyumsuzluk, bir yanı uyumu kolaylaştıran ikili bir işleve sahip olmuş olmaktadır futbol…

Kültür endüstrisinin birer parçası sayabileceğimiz kot pantolonunun, pop müziğinin, hamburgerin kişiye tanıdığı özgür bir alan, ayrı bir farkındalık olanağı olmadığı halde yine çoğunluk kültür endüstrisinin ve tüketim toplumunun buyruğuna girmiş futbol, bu olanağı sunan ayrı ve özel bir oyundur. Futbol dışındakiler yalnızca yüzeysel bir görüntü, bir işarettir. Futbolun içerdiği takım ruhu, dayanışma duygusu, Doğu insanının nesne karşısındaki edilgen, kabul edici duruşunu da sorgulamasına yol açmıştır. Evrenin algılamasında baştan sona önceden verili, kurulu bir sistem içinde kendini bir araç gibi gören taşra delikanlısı, çoğu zaman, futbol oyunu içinde, hem kendini hem içinde bulunduğu yaşam koşullarını sorgulamayı başarır. İktidar özlemi olmayan bir örgütlenme biçimi olarak da tanımlayabiliriz yerel ve amatör futbol kültürünü. Bireyin, toplumsal olandan, sistemden gelenden kendisini korumak içi çatısı altına girdiği, aynı anda kendi birey varlığını hiçbir temsil mekanizması ile yok etmediği ayrı bir örgüt biçimi...

Atina’da yapılan 28. Yaz Olimpiyat Oyunları futbolda çok ilginç bir sonuçla başladı. Ülkeleri işgal altında, sürekli bombalanan, her gün yüz civarında insanın yaşamını yitirdiği, düzenli çalışma olanağı bulamayan, futbola yönelik önemli bir yatırımı ve kitlesel desteği de olmayan Irak ulusal takımı, dünya ikincisi Portekiz’i 4-2 yendi! Irak takımının çalıştırıcısı Adnan Hamd, “Ülkenizin şu andaki durumundan dolayı antrenmanlarda bile büyük zorluklar yaşıyoruz. Iraklı vatandaşlarımızın gurur duymalarını sağladık” diyor (14 Ağustos Cumartesi 2004, Cumhuriyet Gazetesi spor sayfası). Irak’ta yaşanan karmaşanın, insanlık suçlarının futbolla ortadan kaldırılabileceğini, ya da dünyanın Irak’ta olup bitenlerin ayrımına futbolla varacağını savlayacak değiliz. Ancak bir Iraklı için Olimpiyat Oyunları içinde alınan bir sonuç çok şeyler anlatmaktadır. Irak ulusal takımında oynayan oyuncuların kendilerinden rasyonul bir düşünüşle kat kat güçlü oldukları yadsınamaz bir takım karşısında aldıkları başarı, insanın adalet arayışı, haksızlıklara karşı savaşımı için önemli bir gösterge değeri taşıyabilmekte, derin anlamlar içerebilmektedir. Futbol değerlendirirken, yalnızca bir spor dalına ayrılmış gelir kaynaklarını, yaşam kalitesinin yükselmesinde önemli hiçbir katkısı olmayan, hatta taşıdıkları yoz kültürle kötü örnek olan profesyonel futbolcuların aldıkları parayı, yüz binlerce insanın yaşadıkları toplumun ve dünyanın sorunlarını bir kenara bırakıp yandaşı oldukları takımın küçücük sorunlarıyla ilgilenmesini, tribünleri dolduran on binlerin karşı takım yandaşlarına ettikleri küfürü, güttükleri anlamsız kini düşünnerek, futbola erkek-egemen kültürün maço saplantısı gözüyle bakmak, bir ölçüde doğru içerikler taşıyor olmakla birlikte futbola ait her şeyi de kapsamamaktadır. Unutulmaması gereken budur işte!

Olaya bir de Irak ulusal takımında oynayan ve Portekiz gibi güçlü bir takımı yenmeyi başaran Iraklı futbolcunun, alınan sonucu öğrenen, baskı ve kıyım altındaki Iraklı insanın gözüyle bakmayı başarabilmeliyiz. Futbol, bu noktada diğer “dış kültür” sayılabilecek, kültür endüstrisinin parçası sayılabilecek öğelerden ayrı bir tuttuğunu gösterebilmektedir. 

Geçtiğimiz yıllarda, Galatasaray’ın kendisinden paraca ve genel değer ölçüleri içinde oyuncu kalitesi bakamından kat kat üstün görünen Avrupa takımları karşısında göstermiş olduğu başarı ülkemizden bir yazarın Nobel Ödülü almış olmasından daha önemsiz görülmemelidir. Kendilerini üstün kültür, üstün insan gören ve Doğu halklarını aşağı, yönlendirilip adam edilmesi gereken, saldırgan inançlara sahip ikinci sınıf insan olarak gören kimi gelişmiş ülke insanı için insanlar arasında bir ayrım yapılmaması gerektiğini anımsatan bir uyarı ışığı gibidir bu tür başarılar.

Futbol kolay ulaşılabilir bir oyundur. Küçücük bir toprak parçası, bir okul bahçesi, ya da bir yayla düzlüğü, birkaç oyun çağı insanı ve bir top oyun oynamak için yeterli olanağı sağlar. Futbol oyununda her oyuncu çoğunlukla kendi yeğlemesine, kendi yeteneklerine göre yer alır, öznel ve özgür olanaklar sunar. Kimi durumlarda bir hücum oyuncusunun sonradan kaleci olduğu, bir kaleciden çok iyi bir santrafor çıktığı görülmüş olsa da, genelde seçimler özgür yapılmaktadır. Futbol etkinlik isteyen, bedensel güçle zihin kıvraklığını, güçlü bir anlağı gerektiren bir spordur. Yaratıcı emeğe dayanmaktadır. Edilgen, kabul edici benliklere bu oyunda pek yer yoktur. Futbol paylaşımcı bir oyundur aynı zamanda. Takım arkadaşları arasında dayanışmayı, yardımlaşmayı gerektirir. Göze girmek, başarılı olmak için fazlaca bencil oynayan birey çok başarılı olamayacaktır. Tam karşıtı olarak, silik kalındığı, bireysel yeteneklerin gösterisine olanak sağlanmadığı, tek bireyin kendi ayrılığı, özgünlüğünü oyuna katacak girişim gücünü kapsamadığı zaman da, başarısızlığı getirecektir.

Futbol bir yaşam biçimi olarak algılanmadığı, tüm yaşam ona bağlanmadığı sürece hem bedensel, hem ruhsal anlamda bireyi yeniler, geliştirir, güçlendirir.

Futbolu “gençleri kahveden kurtarma”nın ötesinde anlamlar taşıyan bir yarışma, paylaşma oyunu, hatta yaşamı sorgulama ve kendi varoluşu için özel bir yer açma mücadele biçimi olarak değerlendirmek çok da yanlış sayılmamalı. İnsanın yaratılışsal tözünde var olmayı sürdüren karakter parçalarıyla kolayca uyum sağlayabilmiştir futbol. Belki de bu özellikleri nedeniyle özellikle geri ülkeler yerelliği içinde kolaylıkla kendine yer edinmiş, kitlesel bir kültür haline gelmiştir. Yine bu özelliği nedeniyle de kitleleri yaşamın diğer boyutlarından, politik eylemlilikten kaçırabilmek,  onlara sanal bir düş âlemi ve yalancı başarılar yaratabilmek için kimi diktatörler tarafından kullanılan bir araç oluvermiştir.

Sorun, futbolun iyi mi kötü mü olduğu sorusuna yüzeyel bir yanıt aramaktan çok, futbol oyununun insancıl özellikleri esas alan bir çözümlemeyle değerlendirilmesinde yatmaktadır. Futbolun, bilinçle, spor bilimiyle, sağlık yönüyle birlikte ele alındığında yerel ve muhalif kültür için geliştirici, ufuk açıcı, varlığı ve yaşamı sorgulayıcı öğeler taşıdığının bilinmesinde yarar vardır. Kaba ve bilgiç entellektüel bir bakışla futbolun kitleler için bir afyon, ya da erkek egemen toplumun maço saplantısı olarak değerlendirilmesi, futbolda yaşamı sevmiş, orada kendisine yer bulmuş yerel ve özgün duruşun görmezden gelinmesi demek olacaktır.

13 yıl boyunca formasını onur duyarak giydiğim, hem oyuncusu, hem zaman zaman takım kaptanı, kulüp başkanlığı ve çalıştırıcılığını yaptığım Karabük Demirspor’daki yaşamım, bana böylesi bir bakış açısı kazandırdı…

Bu yaşam biçiminin ve bakış açısının Türkiye çapındaki tüm Demirsporların ortak paydası olduğunu düşünüyorum.

 

 

* Bu metin, Ulus Belediyesi 2005 yılı Kültür Sanat Şenlikleri’ne bildiri olarak sunulmuştur.