İKİNCİ ZAMANA SIĞINMAK

Daha önceki bir bunalımda EĞER’in kahramanı Kemal’le birlikte kaçak olarak sığındığım virane köy evinin arkasındaki kıraç bayırdan bağ yapma işine girişmiştim.

"İdrar sıkıştırmasıyla uyandı. Evin arkasına döndü, ormana bakarak işedi. İşemek için tuvaleti kullanmıyordu. Açık havada, orman manzaralı işemek gibisi var mıydı? Evin arkasındaki bayıra baktı uzun uzun. Bu bayırı da böyle bırakmamalıydı. Bu bölgeyi de ağaçlandırabilir, taraçalarla bölüp buraya da bir şeyler ekip dikebilirdi. Suyu vardı artık. Sulama için taşınabilir bir hortum alacaktı; o kadar… Ne isterse ekip dikebilirdi. 
Yakalanacaksa bile, geride bir şeyler bırakıp öyle gitmeliydi buradan.
(…) Kazmayı küreği alıp bayıra yöneldi. Kafasına koymuştu. Bayırın daha az eğimli olan otuz metre kadar görünen alt kısmını evin olduğu yere kadar taraça taraça indirecek, evin önündeki küçük bağa katacaktı. Babasının kütüphanesinin alt gözünde sakladığı, üzeri mavi elişi kâğıdıyla özenle kaplanmış ortaokul dönemine ait bir tarım kitabında okumuştu bunları. Yıkımdan sonra kurtarabildikleri arasında o kitap da vardı. Yılan dilli yengesinin evinde kalmıştı kitap.
(...) Gözleri toprakta, taşta, kökleriyle söktüğü dikenlerde, kazmanın sapında, küreğin ucunda, tırmığın dişlerinde, çapanın demirindeydi. Kazma sapını, el arabasının kulpunu, küreği, tırmığı, çapayı kavrarken eldivenin içinde de acıyan, bükülüp kalan parmaklarındaydı… Bir dakika dursa, kıyamet kopacak, dünyanın sonu gelecekti sanki. Ancak çok yorulduğunda, soluk soluğa kaldığında, eğilmekten beli tutulduğunda doğruluyor, derin soluklar alarak yaptığı işe bakıyor, çalışacağı alanı gözüyle, aklıyla ölçüp biçiyor, taşıyacağı taşı, toprağı tartıyordu.
Sonra yeniden girişiyordu…
İlk taraçanın duvarı umduğundan daha yüksek olacaktı. En eğimli yer de burasıydı zaten. Sonradan çimento alıp duvar aralarına sıva atması da gerekebilirdi. Çok yağmur yağarsa, taraçanın toprağı basıp duvarları götürebilirdi. 
(…) Kazmadan küreğe, kürekten el arabasına, el arabasından tırmığa, çapaya... Taştan toprağa, topraktan köke, kökten demire, demirden suya... Sudan güneşe… İyice yorulduğunda yukarıdaki çeşmeye kadar gidip başını ve koltuk altlarını belden soğuk suyun altına sokuyor, uzun uzun yıkanıyordu. Çeşmeden akan su daha soğuktu… 
Yıkandıktan sonra başını kaldırıp güneşe bakıyor, akşama kadar kalan zamanını hesaplıyordu. Saatini takmıyordu çalışırken. Toz toprak olmamalı, yoğun çalışmada zarar görmemeliydi. Babasının yedinci yaş günü armağanıydı. Yıllardır gözü gibi bakıyordu saatine. 
Çalıştıktan sonra içtiği suyun da çayın da tadı bir başka oluyordu. İlk kez bu denli farkına varıyordu tat alma duyusunun… Üretici yorgunluğun insana verdiği hazzın... Bedenen bu kadar yoğun çalışmadan önce, çayı çok da severek içmemişti. Şimdiyse çok farklı bir tadı vardı… Kaynak suyuyla yapıyor olması da farklı bir etkendi belki. 
Akşamları da yatağa girdiğinde, zonklayan kaslarında kanıyla birlikte mutluluk duygusu da dolaşıyordu.”

 

İkinci zamanlarda kurduğumuz hayatlar için, o hayatları bugünkü somut gerçekliğe dönüştürme çabasıyla, güne aşkla sarılmaya, göçebeliğe, mücadeleye, direnişe devam…