“HEFSE’NİN SÜDÜĞÜ”, BAHTİN’İN DÜDÜĞÜ

Şenlikçi kültür, insanın toplum olarak yaşamaya başladığı çağlardan bu yana, toplumu sınıflara, zümrelere bölen, varlıklıyı, uyanığı, zorbayı, yoksulun ve mazlumun tepesine bindiren, çalışanı, üreteni açlığa mahkûm edip çalıştıranı, mülk sahibini, merhametsizi dünyanın egemeni kılan anlayışlara karşı duran kan kardeş insanlığın, imece anlayışının isyankâr sesidir…
Ortaçağ, sınıf ayrımcılığı bakımından zorba derebeylik, köleci toplum, insanın mal gibi alınıp satılması, genç kızların ilk gece hakkının feodal beylere, ağalara verilmesi, kadının ikinci cins olarak bir nesne gibi kullanılıp atılması, diri diri toprağa gömülmesiyle süren bir karanlık çağdı. Batı dünyası, kilise ve diktatör kralların egemen olduğu ortaçağdan çıkarken halk kültüründeki karnavalcı, fiestacı grotesk imgelere, kan toplumu geleneklerini sürdüren köylülüğe ve pazar diline tutunmuştur. Rönesans romanına kapı açan Rabelais kitapları grotesk imgelerle yüklüdür. Rabelais’nin açtığı kapıdan geçen Cervantes’in Don Kişot’u en çok okunmuş romanlardan birisi olarak, miğfer olan berber tasları, asil sevgili olan orospular, orduya dönüşen koyun sürüleri, yel değirmenleriyle, şenlikci şişko, yeme içme düşkünü Şanso Pançosu ile çok bilinir.

Şu ara, 20. yüzyılın önemli yapıtlarından olan James Joyce’un Ulysses’i karnavalcı imgeler bakımından inceleyen Cumhur Yılmaz Madran’ın “Modern İngiliz Romanında Mikhail Bakhtin” adlı kitabını okuyorum. Ben de TÜRK ROMANINDA KARNAVAL’da ve Orhan Kemal yapıtları üzerine eğildiğim DİLLERİNE KURBAN’da bizim romanımızın temel taşı sayılabilecek onlarca kitap üzerinde bu bakış açısıyla çalışmıştım. Yeni çözümleme ve çoğaltma çabam DİLİN DÖRT ATLISI ile Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Oğuz Atay’a yöneldi. Bir terslik olmazsa, yayına hazır dosya…

Madran, Ulysses üzerine yaptığı çalışmada grotesk imgelerin kullanılma sayısını çıkarmış. İnsan bedeninin dış dünyayla alışverişini ve değişimini sağlayan bu imgeler çok sıkça metne serpiştirilmiş. Ulysses’te, sümük (33), balgam (42), bok (44), ölükusmuğu (62), sümük kurusu (82), geğirme (72), basur (100) diye gidiyor sayılar…
“Grogan ananın çay ve çiş kabı”nın altını çizmiş Madran. Yeme içme ile beden artığını buluşturup Joyce’un imge vurgusu yaptığını belirtmiş. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı Joyce’un Batı ve Hıristiyan kültürü için yaptığı, günüçleme yoluyla resmi kültürle dalga geçme işini Anadolu’ya ve Doğu kültürlerini de katarak genişletir. 

Elimdeki kitabı okurken Ölçek köyünde çay içtiğimiz yer sofraları geldi aklımıza. Evin arısı sayılabilecek çalışkan ve üretken insan Şeker yengemizin soframıza koyduğu çaya laf atardık “Bu ne biçim çay, Hefse’nin südüğü gibi olmuş!”
Bu lafı çıkaran da Şeker yengemizin kendisiydi zaten!

Hefse köyümüzün yaşlı kadınlarından biriydi. Şimdi anımsamıyorum ama şenlikçi bir ad olsa gerekti. Mihail Bahtin, groteski anlatırken şu örneği verir. “Kırım’daki Miletos kolonisi Kerç’ten günümüze kalan meşhur çömlek koleksiyonunda ihtiyar hamile acuze figürleri vardır. Dahası, bu acuzeler gülmektedir. Bu, çok güçlü bir şekilde ifade edilen tipik bir grotesk anlatımdır. Müphemdir. Burada gebe bir ölüm vardır; doğum yapan bir ölüm.” (Rabelais ve Dünyası, s 53).

Bu arada Anadolu’da kadına verilen değeri vurgulamak ve ortaçağ şarlatanlarına karşı cins ayrımcılığına karşı çıkacak gücü kendi geleneğimizde nasıl bulabileceğimizi göstermek açısından konuyu biraz dağıtayım. Şeker yengemizin kaynanası güzel insan Sultan bibimizi doksanlı yılların başında toprağa vermiştik. Namaz eniştemiz bibimizin toprağına uğurlanana kadar Şeker yengemizin yanında yaşadı. 2010 yılı filan olmalıydı. Köye kadastrocular gelmiş, doksan yıldır karmakarışık olmuş tapu işlerini düzene sokuyordu. Namaz eniştemiz oğullarını topladı, « tarlayı çayırı aranızda gönlünüze göre bölün, bana kararınızı bildirin » dedi. « Yalnız Çığıstan Kalacuk’taki büyük tarla bana kalacak » diye ekledi. Çocukları yaş düzenine göre, birbirlerine saygılı davranarak tarlayı çayırı aralarında böldüler. İş bitince, Namaz eniştemiz, « Kalacuk’taki o tarlayı ben Şeker gelinime veriyorum » diye bağladı… Kür vadisinin hemen kıyısında, çevresi sarıçam ormanıyla çevrili, bir cennet parçası gibi olan o tarlada ben de kotan hotaklığı yapmış, tırpanla, dirgen tırmıkla çalışmış, biçip yığmıştım.

Bizim halk kültürü ve o kültürü edebiyat alanına taşıyarak tekil dilli iktidar kültürüne karşı halkın özgür ve seküler duruşunu vurgulamış Köy Enstitülü yazarlarda da grotesk imgeler, lakap kullanımı, cins ayrımcılığına karşı kadın direnişi çok yoğundur.
Batı dünyasındaki Rabelais romanı, Aydınlanmacı Voltaire tarafından “ahlâksızlık” diye damgalanmıştı. Bizim iktidar dillerine ve din istismarcılığına karşı direnen halk kültürünü işleyen romanlarımız da “Köy Romanı” diye dışlandı. Yarım kalmış Anadolu Rönesansı’nın dalları budandı, çiçekleri koparıldı. Karanlık dilli din istismarcı kültürün ve Batı taklitçiliğinin, tüketim kültürünün önü açıldı. 


Ömrünü sosyalizme adamış, zindanlarda, sürgünlerde çile çekmiş büyük yurtsever şair Nazım Hikmet anısına Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan merkez açılışını, Kar romanında sosyalizm ve Mustafa Kemal karşıtlığının doruğuna çıkmış, emperyalist ve Şarkiyatçı politikalar için, ün için kalem kullanmış Orhan Pamuk’a yaptırmış olmaları kadar acı bir ironi olabilir mi? 


Yıllardır edebiyat beyzadelerine karşı Anadolu kültürünü, edebiyatta hayatın var olmasını savunmaya çalıştığım ve grotesk gerçekçi edebiyata sövmeyi huy edinmiş adı büyük eleştirmenlere meydan okuduğum için “bağa destursuz giren” haddini bilmez adam karalamalarıyla arkamdan olmadık dolaplar çevriliyor, adı konmamış yasaklarla karşılaşıyorum. 
Bir yandan da Köy Enstitülü yazarların verdikleri mücadelenin anlam ve önemini çoğaltmaya çalışıyorum. Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar’ı, grotesk imgelerle yüklüdür. Köyde kil satıcısı “Kilin eyisi hanımlar!” diye gezer. Değiştirin bakalım hecelerin yerini, ne çıkıyor! Köyün delisi Kır Abbas başkahramandır. Ümit Kaftancıoğlu’nun Yelatan’ı, Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları, Talip Apaydın’ın Yoz Davar”ı grotesk halk kültürü imgelerinin hazineleri gibidir. 

“Hefse’nin Südüği”ne gülüp geçebilirsiniz… Beni terbiyesizlikle, hatta ahlâksızlıkla da suçlayabilirsiniz. O kültürün aynı zamanda tüm iktidar dillerini alaşağı eden, uygunsuzlukları birleştiren, değişimden, yenileşmeden yana olan bir kültür olduğunu da unutmadan…

Yeni yılda, iktidar dillerine ve inanç istismarcılarına karşı insanca direnmekten, gülmekten, eğlenmekten, gönlünüzce yaşamaktan uzak kalmayın; olur mu?

01 01 2015, Alper AKÇAM