YAŞAR KEMAL ROMANINDA “MUCİZEVİ GÖSTERGELER”*

Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler adlı yapıtının 24. sayfasında “Eleştiri kendini hâlâ eski işlevinden kurtaramamıştır, yani okumaya, şu anda ve burada yapılmakta olan okumaya eşlik eden kültürlü bir faaliyet olmaktan” der... Kitabın sonundaki Edebiyatın Evrimi Üstüne adlı bölümde, edebiyatın mucizevi göstergelerinden kuracağı kendi edebiyat evrimi savını Darwinci evrim kuramıyla koşutluklar içinde, yan yana koyar. Edebiyat eleştirisi ve sosyolojisi için hiç de küçümsenmemesi gereken, cesur bir adımdır bu. 
Mucizevi Göstergeler’in “Büyük Tutulma” bölümünde 1. Elizabeth ve 1. James dönemlerinin trajedi çözümlemelerine yapar Moretti. Dönem trajedisini, tarihte ilk kez bir kralı yargılama hakkını kendinde bulan “kamu”nun ortaya çıkışındaki en önemli etkenlerden birisi olarak değerlendirir. Moretti’ye göre, yeni bir döneme ait devrimci düşünceleri içeriyor olmasa da, eskinin egemenliğini yitirmiş olduğu, trajedilerde belgelenir. Trajediyle mutlak egemenin her türlü etik ve rasyonel geçerliliği ortadan kalkmıştır, trajedi, kralın kutsallığını bozmuş, kellesinin uçurulmasını bile olanaklı kılmıştır. 
Dönem trajedileri çağının ekonomik politik işleyişiyle içli dışlıdır. Toplumdaki evrilmeyle trajedinin biçim ve içeriğindeki değişim birbiriyle koşut gider, birbirinin nedeni ve sonucu olur… İngiliz trajedisini başlatan eser sayılan, Thomas Norton ile Thomas Sackville tarafından 1562’de yazılmış Gorboduc’la, Shakespeare’in 1604-1605 yıllarında yazdığı Kral Lear’in karşılaştırılması, trajediyle toplum arasındaki ilişkiyi çok iyi görüntüleme olanağı sunar. Her iki yapıt da iktidarın sonraki kuşaklara devriyle ilgili sorunsalı ana tema olarak işlemektedir. İki yapıt arasındaki önemli biçimsel ayrımlar hemen göze batar: Gorboduc’ta her perdenin başındaki kukla gösterisi ile sonundaki koro, Kral Lear’da kalkmıştır. Bu biçimsel değişim, Moretti’ye kitabının girişinde Simmel’in biçimler sosyolojisinden yararlanmış Lukacs’ın Modern Tiyatro adlı yapıtına 1911 yılında yazdığı önsözü anımsatır: “(…) Sosyolojik çözümlemenin sanat söz konusu olduğunda düştüğü en büyük hata şu: sanatsal yaratılarda sadece içerikleri önemseyip inceliyor ve bunlarla verili ekonomik ilişkileri düz bir çizgi ile birbirine bağlıyor. Oysa edebiyatta asıl toplamsal olan biçimdir… Biçim toplumsal gerçekliktir, tinin hayatına tüm canlılığıyla katılır. Dolayısıyla sadece hayat üzerinde edimde bulunan ve deneyimleri şekillendiren bir etken olarak değil, kendisi de hayatça şekillendirilen bir etken olarak işler.” Gyorgy Lukacs, Modern Tiyatro, anan Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, s. 19-20).
Gorboduc’taki kukla gösterisi, o perdede neler olacağını alegorik bir şekilde anlatır, koro ise perdede olanları özetler. Moretti, Gorboduc’ta, oyun sonunda silah kuşanarak aklın egemenliğini kurmaya yönelmiş aristokrasiyle özdeş gördüğü koronun ortadan kalkmış olmasını, evrensel, “daha yüksek” bir bakış açısının yitirilmiş olmasıyla açıklar. Hegel’in deyimiyle, Gorboduc’tan sonra koro ortadan kalkınca, “asli meselelerin hangileri olduğunu ayırt eden, sahte çatışmalara karşı uyarılarda bulunan ve sonuçları değerlendiren daha yüksek bir ahlaki farkındalık” yitirilmiştir. 
Moretti’ye göre trajik yapıyı yaratan yarılma ile trajik kahramanı yaratan yarılmayı üst üste oturtarak bu ikisinin köken ortaklığına işaret etmeyi başaran sanatçı, yalnızca Shakespeare olmuştur (F. Moretti, M.G. s, 81). 
Anadolu toplumu ve Çukurova için aynı trajik yapıyla soylu beylerin birer trajik kahraman gibi gözlemlenmesinin başarısı gösteren de Akçasazın Ağaları ile Yaşar Kemal’dir. 
Yaşar Kemal’in 1954 yılında yazdığı İnce Memed 1 ile 1974-1975 yıllarında yazdığı Akçasazın Ağaları ikilemesinin karşılaştırılması ve Akçasazın Ağaları’ndaki karakterlerin değerlendirilmesi, yazın dünyamız ile toplumsal yapı arasındaki ilişkiler anlamında önemli ipuçları vermektedir. 
Moretti, İngiliz toplumundaki evrilmeyi kırk yıllık bir süreç içinde, trajedideki değişimle koşut, edebiyatla edebiyat-dışı’ ilişkileri görünür kılarak çözümlemektedir. Karşılaştırmalı olarak ele alınan kırk yıllık dönem içinde, akıl ile irade arasındaki mücadelenin geçirdiği değişimin retoriği trajediye işlenmiş gibidir… Trajedi de bir yandan bu değişimi kışkırtıcı bir işlev üstlenmiştir… Gorboduc’ta silah kuşanarak iktidarı devralmış aristokrasi, aklın egemenliğini temsil etmektedir. İktidarın bir sonraki kuşağa devri sırasında ortaya çıkmış, irade temelli çatışmalar böylece sona erecek ama monarşi artık tartışılır bir kurum olarak kültürel gelişmenin odağına oturacaktır. 
Moretti’ye göre, tarihi oyunlarda, egemen iktidar kimsenin sorgulamadığı verili bir şeydir, piyesin ilgi odağı bu iktidarı ele geçirme mücadelesindeki insanlardır. Dönem trajedilerinde iktidarın kendisi çözümsüz bir sorun durumuna gelmiştir. Modern trajediyle birlikte otorite ilkesi geçersizleşmiştir; rasyonel kamuoyunun önündeki en büyük engel ortadan kalkmıştır. 1. James dönemine özgü, Shakespeare’in Kısasa Kısas adlı oyunundaysa, (1604) Londra kamuoyu Dük karakteriyle kendi temsilcisini sahneye çıkarmıştır. Bu temsilci, kamuoyunun yapamadığını yapıp olaylara müdahale etmektedir, seyirci için var olan bir figür değildir o, “Kısas’a Kısas”ın yönetmenidir. Trajedidekinin tersine, kahramanı kör değildir, final sahnesi, gerçek bir doruk, bir sondur. Egemen, var olan siyasi düzen ile sivil toplumda uyanmaya başlamış bağımsızlık özlemleri arasında arzu edilen uzlaşmayı sağlayabilecek bir figür olarak konumlanmıştır; Elizabethyenler’in en büyük özlemi olan devlet alanı ile sivil toplum arasındaki uzlaşı gerçekleşmiştir.

Yaşar Kemal’in İnce Memed 1 adlı yapıtıyla Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf’tan oluşan Akçasazın Ağaları ikilemesi arasında yapılacak çözümleyici bir yolculuk, edebiyat-dışı’nın edebiyat üzerindeki etkilerini hem biçimsel, hem içeriksel anlamda ortaya koyar. İnce Memed’de zorba, hırsız ağa- mazlum yoksul köylü çatışması üzerine kurulmuş, Batı kültüründeki Menippea anlatısında da yer alan “soylu eşkıya”nın olay örgüsü içindeki belirleyiciliğine dayalı, hikâyenin öne çıktığı biçimin yerine, Akçasazın Ağaları’nda, çokseslilik, çokbiçemlilik, anlatı bulanıklığı, syuzat’ın fabula’dan daha önde tutuluşu, dizimsel yapının dizinsel anlamlandırmayı gölgeleyen baskınlığı göze batar. “O iyi insanlar o güzel atlara bindiler gittiler”, “Uso Uso, kalk Uso” “Mıstık ölecek, Mıstık ölecek” diyen, kaynağı belli olmayan içsesler, kahraman ve karakterlerin anlatıcı sesine yakın düşen bilinç akışları, gülünçleme, anlatıcının kendisine de yönelmiş ironik ve parodik tutum ile çokseslilik sağlanmıştır. 
Anadolu’daki modernleşme süreci içinde “ağalık” kurumu içindeki birbiriyle çelişik anlamları görebilen tek yazar Yaşar Kemal’dir. Konar-göçer boyların geleneksel yapısı içinde, daha insancıl ve etik bir toplumsal işleyişi temsil eden ve bu iradeye dayalı “ağalık”, Yaşar Kemal’in Akçasazın Ağaları’nda “bey” kavramı ile adlandırılır. “Ağa” sözcüğünüyse, “yeniyetme”, etik değerlerle ve adaletli davranışla ilgisi olmayan, rasyonel akıldan yana bir kişiliğin karşılığı olarak kullanır. 
Yaşar Kemal, İnce Memed 1 adlı romanında İnce Memed’in eşkiyalık serüveni sırasında karşılaştığı, çadırının güzelliğine, zenginliğine, çevresindeki insanlarla ilişkisine vurulduğu Yörük ağası Kerimoğlu’nu “Ağa” olarak adlandırmaktadır. Kendisi “fıkara düşmüş” bir ağanın oğlu olan, köylülerin topraklarına çeşitli hilelerle ve zorbalıkla el koyup zenginleşen Ali Safa içinse “Bey” demektedir.

(DEVAMI YAZARDA)