UĞUR ÖZAKINCI RENKLERDEN SİYAH'IN HARFLERDEN Z'NİN ÖYKÜCÜSÜ

12 Eylül darbesiyle, yirmi yaşında tanıştı Uğur Özakıncı. Tutuklanmalar, işkenceler, mahkemeler; tam beş buçuk yıl süren emniyet ve askeri cezaevi serüveni... 1998’de şiir kitabı “Yarın Çok Geç Olabilir Sevgilim” yayınlandı. Arkasından 1999 yılında, “Aşkın Z’si” ile öykü dünyasına girdi. İçinde acılar, düş kırıklıkları yaşadığı dünyanın karşısında kendi iç dünyasıyla duruyordu. Yeni ve başka bir sesti o...

          Hiç karşılaşmamıştık, tanışmamıştık. 2001 yılı baharı olmalıydı, sesini duymuştum bir kez telefonda. Dönem öykücülüğü üzerinde bir değerlendirme yazısı hazırlarken Siyah adlı kitabıyla karşılaşmış, tarzıyla yaşam öyküsüyle ilgimi çekmişti. Kısa bir konuşma geçmişti aramızda o kadar. Birkaç ay önce, İmge yayınları ve kalabalık bir öykücü ekip tarafından çıkarılması tasarlanan Düşler-Öyküler Dergisi için 12 Eylül Öyküsü üzerine bir çalışma yapmam istendiğinde ilk aklıma gelen ad onunki olmuştu. Ben kitaplarını okuyup hakkındaki yazıyı tamamladıktan ve dergi çıkışının, yazımın yayınlanmasının bir süre gecikeceğini öğrendikten hemen sonra onun ölüm haberini aldım.

          Ne kör olası bir rastlantıydı bu... Ölümle oyun oynayan öykücü hepimize yeni bir oynayıp onun içine akıp gitmişti.

“... teşekkürler işkencecilerim, iyi ki günlerce bedenime elektrik verirken bana hep edebiyat yapma ulan dediniz. iyi ki edebiyat yaptım. teşekkürler ihanet, yalnızlık duygusu ve gözyaşlarım. teşekkürler yeni çağ,...” der Aşk’ın Z’si adlı yapıtında (s 11), Uğur Özakıncı ve “edebiyat yapma ulan”da sürdürür...

“gözlerimizin çarpışması, omzumuzun çarpışmasından da etkiliydi. beni sahte bir kimlikle tutukladığı günkü gibi bir refleksle elini beline attı. aynı anda elimi ceketimin iç cebine attım, eli silahının soğuk kabzasına değdi, elim iç cebime girdi. eli silahının metalindeki demir cevheriyle tavlanmış ve en az iki kez su verilmiş çeliğin soğukluğuyla buluştu. elim ceketimin iç cebinde sımsıcak bir şeyle sevişti. eli, ucuz, amerikan sömürgesi ülkelerin geri teknolojilerinde şekillenmiş mikayla kaplı kabzayı kavradı. elim, babamın üç çocuğu içinde sadece bana miras bıraktığı dolmakalemi kavradı. eli silahını sorgusuz sualsiz bana çekti. elim ceketimin iç cebinden, sorgusuz sualsiz yepyeni bir öykü çekti...

o, yıllar önce beni sorgularken ve tam kırk üç gün boyunca, işediğim pisuvara bile elektrik vererek benimle eğlenirken de böyleydi. gözlerindeki korku aynı korkuydu. ben onun sorduğu her soruyu cevaplıyordum ama o bana hep, “edebiyat yapma ulan!” diye bağırıyordu...

edebiyat yapma ulan!...”(s. 18)

           “SİYAH”, “Aşkın Z’si” ve “Ben Bir Kiralık Katilim”, Uğur Özakıncı’nın kitaplarının adları... Tüm renklerin bir bileşeni ve belki de sonuncusu olan SİYAH’la, tüm harflerin bitiminde devinerek tümünü temsil etme savını üzerinde taşıyan Z harfi anlatır yazıya düşürdüklerini, hep en sonunda bulunur olasılıkların, hayata dair her şeyi anlatmaya hazır gibidir sanki. Hayatın en sonunda ve bir adım dışında dururken hayat ve ölüm avuçlarının içindedir.... Anlatıcısının kimliğinde, sıkça çarpılıp yerlere yuvarlandığı hayatın içine girmeye, onun bir parçası olmaya çalıştığındaysa, “kiralık katil” olup çıkar. Sisteme uyum ve itaat, ölmemek için öldürmek demektir onun için....

          Sözle yazının, yazıyla dilin, dille düşüncenin, hayatla ölümün birleşip ayrıldığı noktalarda başlar ve biter onun öyküleri. Tüm geçiş anlarında parlayıp sönen alev yalımları gibidir söyledikleri. Yazdıklarının düşüncesine en yakın olduğu an, ölümle oyun oynamaya çıktığı zamandır sanki. Hayat durumunun ve hakkının karşısına ölüm hakkını ve intiharı koyar. Ya da anımsatır, çağırır onları; sıcak evlerinde, televizyonlarının karşısında, duvarların arasındaki, mutlu hayat oyunundaki insanları iğneler. Kendi hayatının kırılmasını, yaşadığı düş kırıklıklarını, çektiği acıları bağırır uyuyanların üstüne. Tatlı yanılsamaların bittiği yerde hangi duyguların onların beklediğine ve hayatın bambaşka bir gerçekliğine işaret eder. Tekdüze olana, benimsemekten, kanıksamaktan yana tavır koyan insana neye yazgılı olduğunu göstermeye çalışırken kendisiyle de didişir bir yandan. Baştan sonra ikilemler, karşılıklı konuşmalar, bir varlığın içinde ses veren çift kişilikler ... Hiç ummadığı bir anda paramparça olmuş ve bir daha yenilenmesi, onarılması olası olmayan bir ruhun  izleridir sözcüklerde, tümcelerde yürüyen...

          Yolda işkencecisiyle karşılaşmıştır Uğur Özakıncı’nın anlatıcısı.... “edebiyat yapma ulan” da karşılaştığı işkencecisine ve tüm işkencecilerle, onlara kucak açmış, değer vermiş sisteme, hayata karşı babadan kalma dolmakalemlerle, babadan kalma daktilolarla tavır almaktadır. 12 Eylül öncesinin devrimci öğrencisi, genci değildir artık sistemle didişen... Tarihiyle, inancıyla, bilinciyle arasında büyük uzaklıklar girmiştir. Dünyaya bakışında, mücadelesinde bir büyük davanın parçası olma kaygısı yoktur. İdeolojik, kuramsal bir duruş değildir onunki. Kırılmış, dağılmış bireyin sesidir. Tek başına çabalayan, bocalayan, kendisi kaygan bir zeminde kayarken, sabit olan, durağan olan her şeyi ve herkesi de paçalarından çekip aşağı almaya çalışan bir oyunbozucudur o. Mutluluk oyunlarının, sahte hayatların, belki de tüm ideolojilerin, yanılsamaların düşmanı...

          Doğrudan bir gerçekliğin aktarımı, acının egemen olduğu bir yaşanmışlığın betimlenmesi gibi gelir Özakıncı’nın öyküleri ama hiç de göründükleri gibi değildir. O, kurgusunu gerçeklik sanısı veren bir maskenin arkasında yükseltmiş,  uluorta, açıkta durur gibi görünürken, aslında gizlenmeyi seçmiştir. Anlatısının ana öğesi  ironidir. Gerçeği anlatıyor sanısını verdiği bir anda gerçeğin dışına düşüverir söylemi; kırılmalarla, sekmelerle, kimi duraksayarak, kimi hayatın dışına uçarak sürer. Hayatındaki ve dilindeki kırılmayı, anlatıcısının sıkça girdiği alkol boğuntularıyla, baş dönmeleriyle, ölümle dalga geçişiyle destekler... 12 Eylül’den sonra bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, hayata olağan koşullarda doğmuş, büyümüş, yetişmiş bir insan gibi bakamayacağını sezdirme çabasındadır... Kendini umursamamış toplumu umursamayarak yanıt verir gibi gözükürken sorgular ve hesap sorar aslında. Yıkmaya çalıştığı alışkanlıkların, tekdüzeliklerin yerine kendi düşüncesini, kafasının içindekini koyacağı sanılırken, kendini de açığa düşürür, sıyrılır çıkar işin içinden. İronisini kendisiyle dalga geçerek, metinde basılacak hiçbir sağlam yer bırakmayarak sağlamlaştırır; “... bir korsan kitap tezgâhından kitap satın alan tek aşağılık yazar belki de bendim”... (Siyah, sayfa 64) 

Kırılmanın bir yerinde, her şeyin sarsıldığı, sallandığı, inanılacak hiçbir şeyin kalmadığı sanısının iyice yerleştiği bir anda da, alışılagelmiş anlatısının tersine sıçrar, başka bir yöne doğru koşmaya başlar; yüksek bir yerde durup dünyaya bakınır. Yeni bir kimlik kazanmıştır sanki. Bir çatlaktan, bir anlatı aralığından, 12 Eylül öncesinin o pervasız kahramanı başını kaldırıp kendini göstermeden edememiştir. Anlatıcı, eski kimliğinin kuytuluklarında kendini toparlamaya, hayatın bir köşesinde soluk almaya çalışır. “... Sen neden herkesi düzeltmeye çalışıyorsun o zaman?” diye soran, ölümünden büyük acı duyduğu babasını anar sıkça. “Kırk milyondan fazla insanı uyandırmak için, bir zamanlar duvarlara ne kadar çok yazılar yazdığını” düşünür (Aşkın Z’si, s. 31). 

 

(DEVAMI YAZARDA)