BURADA BİR KÖY VAR, UZAKTA; ASIM KARAÖMERLİOĞLU

Burnumuzun ucunu görmekte bile zorlandığımız bir kültürel değişim ve dönüşüm sürecinden geçiyoruz. Kimi kez, canlı tanığı olduğumuz olayların bile bizi şaşırtacak başka bir tarih zamanı içinden kopup gelmiş oldukları sanısıyla kendimizden kuşku duyar oluyoruz…

Son yılların en çok konuşulan konuları, “Kemalizm”, “ulusalcılık”, “milliyetçilik”... Başlangıçta “insan hakları”, “sivil toplum” gibi sloganlarla “resmi tarih”e karşı “demokratik” metinler üretme amacıyla yola çıkıyormuş gibi görünen yeni tarihyazımcılığı, belli merkezlerden yönlendirilen, ekonomiden günlük politikaya yeni bir toplum kuruluşunun kültürel alt yapısını oluşturma çabasının ürünüdür.  

Yeni tarihyazımcılığının “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarına yöneltilmiş eleştirilerinin en sistemli ve en yeni kaynaklarından birisi de “Orada Bir Köy Var Uzakta” adlı yapıttır.

Yakın tarihimizde, “sivil demokrasi” talepleri doğrultusunda birleşen sağ ve “sol” kimi çevrelerin kaynak gösterdikleri kitap, 2006 yılı içerisinde yayınlanmıştır. Yazarı, ABD’de, Ohio State’de tarih doktorasını tamamlamış Boğaziçi Üniversitesi çıkışlı Asım Karaömerlioğlu’dur.

Karaömerlioğlu’na kitabın adı için esin kaynağı olmuş “Orada Bir Köy Var Uzakta” adlı şiirin Ahmet Kutsi Tecer tarafından, İsmail Hakkı Tonguç ve Ceyhun Atuf Kansu ile birlikte çıktıkları bir Kastamonu gezisinden sonra yazıldığını Engin Tonguç’un “Bir Eğitim Devrimcisi/ İsmail Hakkı Tonguç” kitabından biliyoruz.

Tecer, Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Üyeliği’nde bulunmuş, 1942 yılında Urfa Milletvekili olmuş, bürokraside önemli görevler almış, Ülkü Dergisi’nin yöneticiliğini yapmış, halk edebiyatına, halk âşıklarına epeyce emeği geçmiş bir şairdir (Ayrıntılı bilgi için, Metin Turan, Ölümünün 40. Yılında Ahmet Kutsi Tecer, Varlık Dergisi, Aralık 2007 Sayısı). Niyazi Berkes, onu 1940’lardan sonra Köy Enstitüleri’nin en öfkeli karşıtlarından olacak Reşat Şemsettin Sirer’in ekibinden birisi olarak anmaktadır. “Milli Eğitim Bakanlığı’nda Sirer’in yamağı olan ozan bozuntusu Tecer, gitmeyeceği, görmeyeceği köyü uzaktan sevmekle köycülük ve ülkücülük yapacak, milliyetçi geçinecek. Köy Enstitüleri, bu sahte milliyetçiliğe karşı köye giden, köyü gören ve onu uzaktan sevilecek bir düş olmaktan çokarıp ulusal ekonomiyle bütünleştirecek olan bir görüşün ürünü olarak doğmuştu.” (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, s. 254). 

Tecerin dostu Reşat Şemsettin Sirer de, önceleri “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür politikaları içinde ayrı bir ekolmüş gibi duran, 1945 sonrası Köy Enstitüleri ve onu kuran devrimci düşüncenin düşmanı kesilmiş H. F. Kanad ve Emin Soysal’le birlikte Nasyonal Sosyalizmi sempatizanı ekip içindedir.

Ne hikmetse (ya da ne büyük bir kolaylıksa diyelim!), yakın zamanlarda Köy Enstitüleri, Cumhuriyetin kültür ve eğitim politikalarına yönelik eleştirilerde , düşüncenin ve uygulamanın kendisi yerine, hep bu Soysal-Sirer-Kanad ekibinin görüşleri hedef alınmaktadır. Oysa ki, Köy Enstitüleri hareketi ve diğer kültürel etkinliklerin genel politikası, anılan ekibe karşın, devrimci kanat tarafından yapılmış ve Soysal-Sirer-Kanad ekibinin 1945’ten sonra iktidar koltuklarında yer almalarıyla birlikte Köy Enstitüleriyle birlikte kurucu ve yönlendirici ekip de ağır saldırılara uğramıştır. Dönem politikaları içinde, devrimci-halkçı düşünceyi “Çifteler Köy Enstisü”, milliyetçi-seçkinci düşünceyi “Kızılçullu Köy Enstitüsü” deneyimleri içinde değerlendirmek olasıdır. Sonuçta, Köy Enstitülerine ve dönem politikalarına egemen olan düşünce Çifteler’de doğup büyüyen ve İsmail Hakkı Tonguç’un kurucusu olarak rol oynadığı devrimci düşünce olacaktır.

Kitabın ilk adımında, daha adıyla birlikte, niyetini de ortaya koymaktadır Karaömerlioğlu: “Orada Bir Köy Var Uzakta”... Bu adla, kentsoylu romantik köycülüğün, köyün çok uzağındaki aydının çarpık bakış açısı eleştirilmiş olmaktadır. Eğitmenler hareketinin başlangıcından Köy Enstitüleri’ne uzanan dönem çalışmalarındaysa, böylesi bir “idealist romantizm”in esamesi bile yoktur. “Köyün canlandırılması” için köyün ve köylünün içinden çıkmış insanlar atılıma geçmişlerdir… Yönlendirici olan kuramsal bakış açısı, halk kültürüne özgü “çoğul gerçekçilik”tir!

Karaömerlioğlu, giriş kısmında köylü sorununa genel bir bakış açısıyla yaklaşırken köylü hareketleri ile modernizm arasında bir karşıtlık kurar. Ona göre köylü hareketinin çıkış amacı modernizmin ekonomik üstünlüğü ve köylünün kapitalizm tarafından mülksüzleştirilmesidir.

Bu yaklaşım, yazarın tarihe ters kapıdan girişinin açık bir belirtisidir!…

Tarihsel gelişim içinde, hem zamandizinsel olarak, hem de toplumsal başlangıç olarak, köylü hareketinin asıl kaynağı ortaçağ toprak ilişkilerine karşı oluşmuş halk kalkışmasıdır. Köylüler rönebans ve reform düşünce akımlarıyla birlikte, derebeylerin ve Batı’da kilisenin toprak üzerindeki mülkiyet egemenliklerine karşı çıkarak ayaklanmışlar, toprak talebinde bulunmuşlardır. Kentte başlayan burjuva devrimine koşut olarak, kırsal alanda toprağın kilise ve derebeylerce ele geçirilmiş mülkiyet yapısına karşı köylü başkaldırıları gözlenmiştir. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde toprak beylerine kira ödemek zorunda kalmış burjuva sınıfı da, köylülükle bir bağlaşıklık içerisine girmekten kaçınmamıştır. 1789 Burjuva Devrimi sırasında burjuva sınıfı ile köylü zümreler birlikte hareket etmişlerdir.

Kapitalist geniş yeniden üretimin kırsal alana kadar uzanması ve kapitalist tarım işletmelerinin toprak mülkiyetini ele geçirmesi ile topraksız kalan köylülerin kapitalizme ve genel olarak modernizme karşı verdikleri savaşım çok daha yan planda ve ikincil zamandizimsel durumdadır. Özetçe, dünya tarihinde önemli etkiler bırakmış köylü hareketleri, modernizme karşı ortaya çıkmamış, tam tersine, modernizm, köylü hareketlerini de kapsayan bir değişimin adı olmuştur. Bu bağlamda, modernizm, köylü hareketlerini tetikleyen bir değişim olarak da görülebilir…

Karaömerlioğlu’nun genel girişteki bu öznel ve yanlış adımı Türkiye’ye ilişkin saptamalarda daha da belirgin duruma geçer. Ona göre, “Kemalistler”, köylü sorununun büyük sorunlar çıkaracağını düşünerek köylüye yönelmişlerdir.  “Tarımsal yapıların çözülmesinin, yani köylü sorununun, büyük sorunlar ortaya çıkarabileceği düşünülüyordu. Bu nedenle de Kemalist yönetici seçkinler köylülüğü de içerecek bir halkçılık anlayışına yöneldiler.(…) Aslında bütün bu endişelerin ortak noktası, olası bir köylü hareketinin siyasal rejime karşı bir tehdit oluşturması ya da siyasal katılımı sahiden genişletmeye dönük taleplerin çoğalmasıydı. Böylesi bir gelişme yönetici seçkinlerin iktidar tekelinin sorgulanması ve tartışılmasına yol açabılırdı.” (Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, s. 12). Demek ki Mustafa Kemal’den Saffet Arıkan’a, hatta Tonguç’a kadar köye ve köylüye ilişkin söylenen sözlerin, yapılan çalışmaların asıl nedeni bu köylü korkusu imiş… Ömerlioğlu’nun Amerika’da aldığı tarih doktorası, böylesine Şarkiyatçı ve olağanüstü “demokratça” zırvalar üzerine kurulmuş olmalıdır.

“Başta gelen korkulardan birisi geleneksel toprak sisteminin dağılması ve topraksız köylü sayısının çoğalmasıyla, köylerden şehirlere göçenlerin oluşturacağı işçi sınıfının siyasal istikrarsızlığa neden olacağı idi.” (Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta, s. 15). İşin gerçeğine, dönem çalışmalarının niteliğine ve Tonguç tarafından temelleri atılmış kuramsal kurgusuna baktığımızda, bir işçi sınıfı korkusu değil, nitelikli işçi sınıfı yetiştirme kaygısının önde olduğunu açıkça görebiliriz. 

Köy Enstitüleri’nin “köylüyü köyde tutmak” gibi bir politikası olmadığı Tonguç’un yazılarında birçok kez vurgulanmıştır. İlkokulu bitirmiş köy çocuklarına 16 yaşına kadar teknik eğitim veren bölge okullarıyla, değişik iş eğitimi dersleriyle, dönem uygulamalarının önemli sonuçlarından birisi de, da da gelişmekte olan sanayiye nitelikli işgücü sağlanmış olmuştur… “Enstitü öğrencilerinin iş deneyimleri düz işçilikten yüksek iş yöneticiliğine kadar (managerial skill) çok türlüdür. İlk öğrenciler arasında ortalamanın üstünde yeteneklilernTürkiye’nin ekonomik gelişimi için çok gerekli olan meslek kolları üzerinde durdular. Bunların enstitülerde gördükleri eğtimi, diğer eğitim kurumları sağlamıyordu. Örneğin, mobilyacılık anlamında zanaatkârlık olmakla birlikte Enstütü öğrencilerinin çoğunluğu kalifiye ya da yarı kalifiye marangoz, demirci, yapıcı olarak sınıflandırılabilir. Bunların hemen tümü kooperatif yönetimi ve diğer tarım kollarında da deneyim kazanmışlardır. 1946’ya gelindiğinde, Enstitüler birbirlerine hidroelektrik dinamo düzeneği kurmaktan, kooperatif hesapları denetlemeciliğine kadar türlü işler yapabilen tek ya da ekip halinde öğrenciler verebilecek duruma gelmişlerdi. İlk Enstülü çıkışlılar arasında radyoculuk ile yaşamını kazanabilecek ya da yüksek kalitede peynir yapabilecek kişiler yetişmişti.” (Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, Güldikeni Yayınları, 2. Baskı, 2000, Ankara, s. 294).  

İnönü’nün 17.4 1946 tarihli radyo konuşmasında verdiği bilgilere göre, köylerde teknik kursları bitiren köy ilkokulu mezunlarının sayısı 13.500’dür. Bu çocuklar, öğretmen olmayacaklardır ve Türkiye’nin o günkü sanayileşme hızı düşünülürse, bu alana yetişmiş işgücü sağlanması bakımından ne kadar büyük bir adım atılmış olduğu ortadadır…

Karaömerlioğlu’na göre, köylülüğün 1980’lerin ortalarında bile hâlâ nüfusun salt çoğunluğunu oluşturmasının nedeni de böyle köylüyü köyde tutmaya yönelik düşünceler, ideolojilerdir (agy, s. 17)… Karaömerlioğlu’nun tarih doktorası ekonomik gereklilikler ve üretim ilişkileri yerine birey ya da grup istencini koyarak tüm tarihsel gerçekliklere esaslı taklalar attırtmaktadır…

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ve Genç Cumhuriyet’te halkçılık akımlarını sıralarken Osmanlı ve Türk aydınlarını etkileyen güçlerin en başına Ermeni Hınçakları koyar Karaömerlioğlu. Dönem üzerine ayrıntılı çalışmaları bulunan Georgeon’da, Akçura’da, Berkes’te, başka kaynaklarda da Ermeniler’in Jön Türk ve İttihat-Terakki yapısı içerisindeki etkinlikleriyle ilgili küçük dipnotlar dışında önemli bir vurgu yoktur. Karaömerlioğlu, Ermeni aydınları en başa çıkarmıştır. Böylece Anadolu üzerindeki Ermeni haklarıyla (!) ilgili yeni bir sayfa daha açılmış olmaktadır. Karaömerlioğlu dışındaki tüm kaynaklar, Osmanlı ve Türk aydınları üzerinde asıl etkili olanların Tatar ve Azeri aydınları olduğunu çok açık bir şekilde belirtirler. Karaömerlioğlu’nun yapıtında Türk Ocağı kurucularından Azeri Hüseyinzade Ali’nin adı da Tatarlar arasında geçer; Azeri aydınları ayrı bir grup olarak hiç anılmazlar.

Erken Cumhuriyet dönemi politikaları üzerine yönelttiği eleştirileri bir “aydınlanmış despotizm” noktasına kadar vardırır Karaömerlioğlu… “Sonuç olarak halkçı söylemin gerçekten somut halk kitleleriyle ve onların istek ve özlemleriyle buluşup bulunmadığı bir yana, bu tür bir halkçılık anlayışının aydınlanmış despotizmin farklı bir biçimde, modern koşullarda sürdürüleceği ortamı hazırlamasına da şaşmamalıyız.” (Karaömerlioğlu, agy, s. 46).

Erken Cumhuriyet dönemi kültür ve eğitim çalışmalarında daha en baştan itibaren, olabildiğince halk ile birlikte çalışma ilkesi önde tutulmuş olmakla birlikte bu ilkenin bir süre için tüm iyiniyetlere karşın yaşama geçememiş olması gerçeğini kimse yadsıyamaz. Ancak, özellikle eğitmenler hareketinin başlaması ve Tonguç’un yalnız eğitimde değil, tüm kültür, kalkınma, hatta tarımsal değişim programlarında da etkin bir duruma gelmesiyle birlikte, halkla iç içe bir araştırma, deneyimleme, yöntem tartışmalarını da içeren bir halkçılık anlayışı yön gösterici olmuştur.

Karaömerlioğlu’na bakarsak, Tonguç’un halk kültürünü ve birebir köylü gençleri esas alarak yaptığı çalışma halktan kopuktur! Oysa ki, Osmanlı döneminde, halkla devlet arasındaki boşluğu dolduran Müslüman cemiyetler ve tarikatlar vardır. “Osmanlı döneminde değişik cemaatler ile devlet yönetimi arasında çeşitli arabulucu (mediating) kurumlar vardı. Aslına bakılırsa bu, aynı zamanda bir gereksinimdi de. Örneğin Müslüman cemaatler açısından tarikatların zaman zaman böyle bir işlevi yerine getirdiği söylenebilir” (Karaömerlioğlu, agy, s. 46). Karaömerlioğlu’nun bu değerlendirmesi daha önce Ahmet Hamdi Tanpınar ve Şarkiyatçı Türkolog Zürcher tarafından da ifade edilmiştir (Tanpınar için Erzurum denemesine bakılabilir).

Cumhuriyet yönetimi tarikatların ve dine dayalı derebeyi örgütlenmelerin önünü kapayınca ne olmuş? “Bu nedenle söz konusu halkçılık kavramının, daha başından demokratik açılımların önünü tıkayıcı bir işlev gördüğü rahatlıkla söylenebilir.” (Karaömerlioğlu, agy, s. 47).  

 

(DEVAMI YAZARDA)