SABAHATTİN ALİ’NİN YAZINIMIZDAKİ AYRICALIKLI YERİ…

Sabahattin Ali çığır açıcı bir yazın ustasıdır:  yazın alanımızda çokseslilik kapısını açmıştır.  Çoksesliliğin temellerinden sayılan gülmeceye dayalı grotesk halk kültürünün ülke üstyapısına taşınmasına olanak sağlayanlar arasına katılarak da yazınımız üzerindeki etkisini perçinlemiştir.  

“Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz çingeneler.” (Değirmen, 6. Basım, Cem yayınevi 1994, s.13) 1929 yılında yazılmış ve Sabahattin Ali’nin tüm yazınsallığına bir işaret gibi duran bu öyküde, anlatıcının seslendiği adaş, belki de yazarın kendi iç benliğidir.

15 Mayıs 1928 tarihinde Balıkesir Irmak dergisinde yayınlanmış ama, daha sonraki yıllarda kitaplarında belki de kendi arzusuyla yer almamış “O Arkadaşım” adlı öyküde (Çakıcı’nın İlk Kurşunu) bir arkadaşına ait mektuptan sevgiliye seslenir. “Hayat ki yegâne zevki değişikliktedir, bir kişiye bağlanmak ancak aptalların işidir ve ben, beni aldatmayacak kadar alelade bir kadına tahammül edemem” şeklinde, toplumsal değer yargılarını alt üst eden anlatımların yer aldığı öyküde de, asıl dikkati çeken, anlatıcıdan ayrı duran bir iç sesle bir başkasına yönelmiş gibi görünen “hitabet”tir.

Bir insanı kavramak, onun içselliğinin ayrımına varmak için onu konuşturmak, söyleşimsel ortamda içini döküşünü izlemek gerek… “Dostoyevski’nin temsilini  ‘daha yüksek anlamda’ gerçekçiliğinin başlıca görevi addettiği ‘insan ruhunun derinlikleri’ ancak yoğun bir hitap edimi içinde açığa vurulabilir. İç insan üzerinde hâkimiyet kurmak, onu yansız bir analiz nesnesine dönüştürerek kavramak ve anlamak mümkün değildir; onunla bütünleşerek, onunla empati kurarak ona hükmetmek de mümkün değildir. Hayır, ona yalnızca diyalojik olarak hitap edilerek yaklaşılabilir ve ancak bu yolla açığa vurulabilir –daha doğrusu, kendisini açığa vurmaya zorlanabilir. Dostoyevski’nin anladığı şekliyle iç insanın resmedilmesi ancak onun bir başkasıyla olan sesli söyleşisinin (communion) resmedilmesiyle olanaklıdır. ‘İnsandaki insan’ ötekiler için olduğu kadar kişinin kendisi için de yalnızca söyleşide, bir kişinin bir diğer kişiyle etkileşiminde açığa çıkarılabilir.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 336)

Sabahattin Ali yazınsallığını birkaç sözcükle özetlemek gereği doğarsa, söylenebilecek ilk en önemli şey, onun Türk edebiyat tarihinde önemli bir çokseslilik kapısı açtığı olmalıdır.

Çoksesli edebiyatın ve kültürün ana dokusunu oluşturan, oyunlar, sözlü kültür ve anlatı geleneklerini romana özgü söz sanatlarını kullanarak (parodi- ironi) romana ilk taşıyan, türler parodisi adımını atan Hüseyin Rahmi ise, çoksesliliği bir Rönesans uygulaması gibi aktarma ve temsil söz konusu olmadan, yeniden doğuşa uğratarak biçim ve biçemde çoğul bakış açısını kahramanları aracılığıyla ilk uygulamaya koyan da Sabahattin Ali’dir...

Sabahattin Ali’ye kadar Batılılaşma sorunsalı romanımızın ana temasıdır. 1950 sonrasının romanlarında bile, Batılılaşma sorunsalı, hem temada, hem kahraman ve karakter tiplerinin yaratılmasında ana öğe olarak sürüyor ve Orhan Pamuk örneğinde olduğu gibi, kültüre geç kalmış olmanın bilinçaltı ve önbilinçte yarattığı karmaşa, romanda ana yörüngelerden birisini oluşturuyor iken, Sabahattin Ali, 1932 yılında Konya’da tefrika edilmeye başlanan, 1937 yılında Tan gazetesinde tamamı yayınlanan Kuyucaklı Yusuf’la, kendi yaşadığı toprakların, özgün, ayrıntılı iç sorunlarına ve birey kurulumlarına eğilmeyi başarıyor, kültürümüzde yeni bir kapı açıyordu…

Sabahattin Ali’nin kahramanları, çoğunlukla özgür, anlatıcısıyla, yazarıyla sorunu olan kahramanlardır. Özellikle de Kuyucaklı Yusuf’ta, bu biçem, çok ayrımsanabilir bir şekilde göze çarpar. Fethi Naci, “S. Ali’nin kişilerine karşı davranışı ilginçtir. Gerçekten kendi dışında, gerçekten kendinden bağımsız kişiler gibi görür onları. Davranışlarına müdahale edemediği bu insanlara kimi zaman kızar, kimi zaman onlara yardımcı olmak için çırpınır. Ama karışmaz -sanki- onların davranışlarına” diyerek, Sabahattin Ali’nin romandaki karnavalcı yaklaşımı bir başka söylemle anlatıyor. Bu durum, Fethi Naci’ye Kafka’nın Max Brond için söylediklerini, gerçek bir yazarın kişilerini yazardan bağımsız kıldığını, kendi içlerinden gelen bir güçle devinimde bulundurduğunu, bu kişilerin alın yazılarının yaratıcılarını şaşırtan eğriler çizdiğini anımsatıyor. Kuyucaklı Yusuf’ta ustalıkla çizilmiş ayrıntıların romana tam bir somutluk kazandırdığını, romandaki dünyanın roman çerçevesini kırıp kendi dünyanıza karıştığını ekliyor... (Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Adam Yayınları, 4. Basım, s. 268-69)

Mihail Bahtin, roman türü için örnek seçtiği, üzerinde ayrıntılı çalışmalar yaptığı Dostoyevski’nin yaratıcı dehasını açıklarken şunları söylüyor: “Dostoyevski’nin yaratıcı dehası, din, kültür, siyaset konularındaki oldukça tutucu görüşlerine baskın çıkar ama bunun nedeni romanlarında kendi görüşlerini dile getirmemesi, kahramanlarının hepsine aynı uzaklıkta durması, dile getirdikleri düşünceler konusunda tümüyle tarafsız kalması değildir. Bunların hiçbirisini yapmaz ama anlatıcının sesiyle kahramanların seslerini aynı düzlem üzerinde yan yana getirerek, hiçbirine fazladan bir otorite barındırma olanağı tanımayarak romanda dile gelen karşıt bakış açılarını daha yüksek bir düzeyde senteze ulaştıran bir anlatı yapısından özenle kaçınarak çoksesli bir özgürlük ortamı yaratır. (...) Dostoyevski için önemli olan kahramanının dünyada nasıl göründüğü değil, her şeyden öncelikli olarak, dünyanın kahramanına nasıl göründüğü ve kahramanının kendisine nasıl göründüğüdür. Yani kahramanın kendisiyle ilgili bilinci romanın düzenleyici ilkesi haline gelir. ‘Kahramanın her şeyi yutan bilincinin yanına yazarın yerleştirebileceği yalnızca tek bir nesnel dünya vardır: kahramanla eşit haklara sahip başka bilinçlerin dünyası’.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 97- 100)*

Çokseslilik ile Dostoyevski arasındaki ilişkiyi incelerken, Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan’da Bedri ve Ömer kişilik kuruluşlarının, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’indeki kişilik kurulumu ve söylem taşıyıcılığı ile koşutluklar bulunabileceğini söylemekte yarar var. Dostoyevski, kendi babasının ölümü karşısındaki iç çatışmaları, romanındaki baba ve oğullar arasındaki ilişkilerde canlandırır; Tanrı’nın varlığı, insanın toplum içindeki çeşitli davranış biçimlerini de kapsayan birçok sorunu kahramanları Mitya, İvan ve Alyoşa ile tartışmaya açar. Kahramanlarında, parçalar halinde, birbirleriyle yan yana ve karşı karşıya duran, “yaratıcı bir sanatçı”, “nevrozlu bir hasta” ve “bir ahlâkçı ve günahkâr bir kimse” (S. Freud, Karamazov Kardeşler’e önsözden) olarak Dostoyevski’yi bulabilmek mümkündür. İçimizdeki Şeytan’da her ikisi de Balıkesir kökenli Macide’ye âşık Ömer ve Bedri karakterlerini, hem Sabahattin Âli’nin özgür karakterleri, hem de onun kişilik parçalanmaları olarak görebilmek hiç de zor değildir. İçimizdeki Şeytan’ın böyle bakış açısıyla değerlendirilmesinde karşımıza çıkan ayrım, romanın sonunda kahramanlardan Ömer’de meydana gelmiş evrilme, içindeki şeytanı bulmuş, tanımlamış olma sonucu ve tekil bir kişiliğe bürünmesidir. Bahtinci bir bakış açısıyla, çoksesli roman için çoğulluktan kopma ve senteze varma çabası olarak değerlendirebileceğimiz bu sapmayı, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında, roman bitişinde Raskolnikov’da da buluruz. Bahtin’e göre, burada gazeteci Dostoyevski devreye girmiştir.

Sabahattin Ali’nin dili, Bahtin’in Dostoyevski’de gözlediği ve belgesel diline benzettiği, o yalın, anlatıcı ile kahramanları aynı düzlemde tutmaktan öte işlevle görevlendirilmemiş bir dildir. Anlatıcı ile kahramanların üzerinde bulundukları düzlem, engebesiz, okur için yabancılık duygusu uyandırmayacak bir ak tahta gibidir. Anlatıcı, kahramana yakınlaştığında, onunla teması arttığında ancak bilgi vermeye, yorum katmaya uğraşır gördüklerine. Kahraman ve karakterlerden ayrı, onlara da eleştirel gözle bakan, her şeyin üzerinde, Tanrı katında bir anlatıcı çoğunlukla bulunmaz Sabahattin Ali’de. Anlatıcısı da kahramanları da hep diyalogdan, söyleşimden yanadır sürekli birbirleriyle karşılıklı konuşma içinde gibidirler. Kimler ve neler konuşmaz ki onun metinlerinde: “Zaten sıkmadan uzun uzun anlatmasını bilen yegâne geveze denizdir.” (Bir Gemici Hikâyesi adlı öykü, Değirmen, s. 88)

Sabahattin Ali, öyküsünde, ne köyü ne kenti, ne dağı ne ormanı, ne denizi ne değirmeni olduğu yerde bırakır. Her yere girip çıkar, her nesnenin ve her olgunun kedine has sesini bulmaya, resmini çizmeye, her şeyin sıradan bakışta görünmeyen gizlerini ortaya dökmeye çalışır. Anadolu’nun dağılmakta olan epik toplum parçacıklarını, tefeci bezirgân egemenliğindeki karanlıkta kalmış kasabasını, ulaşabildiği parçalar halinde kayıt altına almaya çalışır bir yandan, bir yandan geleceğe ve kendi romantik kurgusal gerçekliğine ait ipuçlarıyla donatır. Gemide tayfaları ayaklandırır, ormanda ormanı ellerinden alınmış köylüleri; ama orada bırakır, bir iktidar tasarımına aktarmaz düşüncesini.

Sabahattin Ali romantizmi, Cumhuriyet sonrası başlayan Anadolu modernleşmesi içinde, kentlerde, fırsatçı, liberal, acımasız politikalar kurmuş rasyonel akla ve Anadolu taşrasında onun ayağı olmuş kırsal tefeci bezirgân egemenliğe karşı önemli bir karşı duruşu taşır. Batı’da Aydınlanma’ya karşı bir tepki olarak doğup büyümüş romantizm, bizim topraklarımızda, Sabahattin Ali örneğiyle, birlikte boy verdiği modernizmin hastalıkla yönleriyle didişir. Özellikle Markopaşa makalelerinde, sıkı antiemperyalist vurgusuyla Kuvayımilliye yanlısıdır, Köy Enstitüleri, Halkevleri hareketlerinin destekçisidir Sabahattin Ali; bir yandan da değişim ve gelişmelerden kendince payını alamamış ezilen yığınların, yoksul köylülüğün sesi olur. “Romantizm, Aydınlanmaya karşı bir tepkiydi, bu yüzden de onun tarafından belirlenmişti; onun çelişkili ürünlerinden biriydi” diyor Octavio Paz. “Eleştirel aklın bir yana bıraktığı ruhları yeniden harekete geçirmek yönünde şiirsel imgelemin bir girişimi… Romantik iki anlamlılık: Çocuğun, çılgının, kadının, rasyonel olmayan ötekinin güçlerini ve yetilerini yüceltir, ancak bunları modern çağ bakış açısından yüceltir.” (Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, s. 83)

Sabahattin Ali öykülerinde aşk ve kadın ağırlıklı bir yer tutar. Onun mücadeleci, Anadolu gerçekliğini kendine özgü bir öyküleme ile yazın alanına taşıması üzerinde çok durulmuş, hem öykülerinde hem romanlarında ağır basan aşk temasıysa neredeyse görmezden gelinmiştir. Yayınlanmamış “Bir Hakikatin Hikâyesi” (Çakıcı’nın İlk Kurşunu) adlı 1931 tarihli, 1929 yılına ait “Kurtarılamayan Şaheser” (Değirmen) adlı öykülerde ve Kürk Mantolu Madonna’da Raif ile Maria Puder’in aşkları dışındaki tüm aşk anlatılarında, aşk teması meyve vermiştir; toplumsal sorun aşkın yanında ikinci bir boyut olarak yer alır ve aşkın kendi sorunsalıymış gibi işlenir, temayı boğup ezmez. Sabahattin Ali’nin anlatıcısı, ezilmiş, dışlanmış, kullanılmış kadından yanadır. Değirmen, Kurtarılamayan Şaheser, Kırlangıçlar, Viyolonsel, Sarhoş, Bir Cinayetin Sebebi, Komik-i Şehir, Arap Hayri, Selam güçlü aşkları anlatan öykülerdir. Çilli, Hanende Melek, Köstence Güzellik Kraliçesi, Mehtaplı Bir Gece, Çaydanlık, Isıtmak İçin, Kazlar, Sıcak Su, Kağnı’da kadının toplumdaki ezilmişliği, sorunları temaya taşınır. Barlarda, pavyonlarda, hatta genelevlerde çalışan kadınların dostudur Sabahattin Ali’nin anlatıcısı. O “düşkün” kadınların arkasında ihanet etmiş, despot bir erkek yüzü sırıtır çoğunluk. Mehtaplı Bir Gece’de ölmek üzere olan yoksul ve hasta bir adama sahip çıkan garip fahişenin insancıllığı yücelir. Gramafon Avrat’ta, Yeni Dünya’da da böyle kadınların öyküleri vardır. Toplumsal değer yargıları altüst edilir.

..........................

(DEVAMI YAZARDA)