İKİ ROMAN BİR ŞEHİR EDER Mİ?*

Günümüz edebiyat ortamının ve romanının yeni gözdesi okur olmasına karşın, bildiriyi sunan yazar olduğu sürece, onun saltanatını yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir! Yazın serüveni, durmaksızın, okurun göstergeyle gerçeklik arasındaki ilişkiyi kurduğu alana doğru akacaktır ama, imgenin asıl yaratıcısının yazar olduğu bir köşede hep yazılı duracaktır. Yapıt boyunca, sözcüğüyle, tümcesiyle, izleğiyle, içeriğiyle okurun bilinçli benliğini, önbilincini, hatta bilinçdışını kurcalayıp durur yazar. Yazarın kendi içine açtığı yola adımı atan herkes, önündeki aynada kendisini görüyor olsa da, üzerinde yürüdüğü yol yazara aittir... Tüm gizli çekmeceleri karıştırma, kuytu yerlere uzanma, karanlıkları aydınlatma yetisiyle, yetkesiyle donatılmıştır yazar. 

İki roman ve bir şehir dedik... İki ayrı zamanda yaşanmış ya da kurgulanmış, çok ayrı boyutlardaki iki anlatıyı bir araya getirmeye çalışacağız. Bu çaba, aynı şehri anlatan iki ayrı romanın dille şehir coğrafyası ve insan hayatı üzerinde kurdukları ilişkiyi, yazıyla hakikat arasındaki bağlantıyı, buradan türemiş birçok sorunun yanıtını, o yanıtlara edebi metnin sormadan edemediği soruları da beraberinde sürükleyebilme gücünü taşıyabilmektedir. Orhan Pamuk’un Kar’ı ve Nihat Behram’ın Miras’ı... Kars’ı anlatan bu iki romanda dil ve coğrafya üzerine düşünme olanakları sunmaya çalışacağız.

Kendine özgü bir açılımı, kendine ait bir tür dokunulmazlığı olan yazın dili, bir yolculuğu, bir ara duraktan yolun gelinen ve gidilen yönlerine bakışı, deneyim edinme sürecini, olasılıklara dayanan olgu yaratış serüvenini anımsatır. Yolun bir uzamında coğrafya, bir uzamında dil vardır da, sözcüklerden, tümcelerden, biçemden, kurgudan teller, iplikler, ışıklar üzerinde ikisinin izleri buluşur, ikisi de olmayan başka ve yeni bir dünya kurulur sanki. Bir uzamdaki, “dil” dediğimiz o kavramın kendisi de bir tür iç coğrafyadır zaten. Yazarın kendinden önce şekillenmiş  bildirilerden, simgelerden, imgelerden oluşturduğu, kendi hayatıyla uygunluğunu karşılaştırıp özdeşleştirdiği, benimsediği, içselleştirdiği bir iç yapı... Karşı kıyıda da, metafizik bir varsayımla henüz simgelerle anlatılmamış, tanımlanmamış, kavramsallaşmamış, kendiliğinden, henüz yalnızca kendisi olan, dile doğmamış bir coğrafya; olgular, nesneler, hayatlar yığını...

Romanın oluşum, yaratılış serüvenine çıkmış yazarları bu iki uzam arasındaki çeşitli noktalardan yolculuğa çıkmış serüvenciler olarak görebiliriz. Kimi yazar, en uzak uçlardan birinden gelmiştir sanki, önce kendi iç coğrafyasından, dilinden, önceden var edilmiş göstergelerden gelmedir; dilin içinden doğmuştur, hatta romanın... Kimi yazar da tam karşıdaki diğer uzak uçtan, anlamdan önceki, dilden önceki o simgeler, kodlar aracılığıyla henüz dokunulmamış coğrafyadan, eski bir zamandan çıkagelmiştir sanki. Birinci yazar, meskeni öncelikle dil olan yazarın romana kurduğu coğrafya, bildiği tanıdığı göstergelerin içinde belirginleşir. Orada romansal coğrafyanın hayat duvarları örülür, orada kapıları, pencereleri takılır, sokakları kurulur, iki yana ağaçlar dikilir, kediler, köpekler, çöp tenekeleri yerleştirilir. Hava koşulları olmasa bile yapıların rengi, sokaklarında dolaşan, evlerinde yemek yiyen, yatan  insanların düşünce yapıları, birbirlerini değerlendirişleri, ilişkileri, didişmeleri, sevişmeleri, kavgaları, yazarın dilinde çok önceden yerleşmiş imgelerle belirlenmişlerdir. Hakikatten çok yansılardan, düşsel bir uzamdan çıkılmıştır yola ve yeni coğrafyaya konulmuştur.

İkinci yazarın, coğrafyadan dile uzanan yazarın evi, sokağı, dağı, taşı, havası, köpeği, kuşu, insanlarının oturması, kalkması, yatması, kavgası, coşkusu, acısı kendisine aittir; yüzde yüz yerli malıdır her şey. Yazar canını acıtan, ya da içine sevinçler katan bir hayatın içinden doğrulmaya, ortak bir koda, bir iletişim aracına tutunup kendini ve temsiline soyunduklarını ayrımına varılabilir bir duruma getirmek istemektedir. Yolculuğu kendi iç coğrafyasına derin izler bırakmış dış coğrafyadan roman diline doğrudur: dıştan içe süren bu yolculukta kendi iç coğrafyasını da perçinler, somutlaştırır, henüz ulaşılmamış karanlık boşluklarına da ışık düşürmeye çalışır bir yandan. Dışarıyı tanımlama, anlamlandırma çabası, içeriyi düzenlemesine yol gösterir...

 Kar romanında Kars’ı anlatan Orhan Pamuk İstanbul’un Nişantaşı’ndandır. Robert Kolej çıkışlıdır. Üç yıl Amerika’da kalmış, Batı kültürü ile yetişmiştir. Kar’ı yazmak için Kars’ta iki yıla uzanmış aralıklarla beş altı kez gelerek, her gelişinde üç dört gün kalarak bir süre için konuk olmuştur. Miras’ın yazarı Nihat Behram Kars doğumludur. Öğrenimini Anadolu’nun çeşitli yörelerinde tamamlamış, 12 Eylül öncesinde Kars’ta politik mücadelenin içinde yer almış, 12 Eylül’den sonra iki yıl kadar tutuklu kalmış, vatandaşlıktan çıkarılmış, ancak 1996’dan sonra Türkiye’ye, 2004 Eylül ayında da yeniden Kars’a dönebilmiştir.

Kar ve Miras, roman serüveninin iki ucundan yola çıkmış yazarların yol ve dil serüvenlerini anlamlandırılmasında belirgin karşıtlıklar taşımaktadırlar. Ortak özellikleri, Kars coğrafyasından söz etmeleri ve politik içerik taşıyor olmalarıdır.

Miras, yaşanmışlıklara dayandırılmış bir aile romanıdır. Nihat Behram’ın babasının yaşamöyküsü vardır anlatının odağında. Babanın tüm yakınları Anadolu’daki o ünlü “Ermeni Techiri” öncesi ve sonrasında gelişen olaylar içinde , büyük acılara, yıkımlara uğramışlardır.  Yaygın kanının tersine, saldırıya uğrayan, öldürülen, yok edilen, Azeri kökenli bir Türk ailedir. Evlerini, köylerini, hayvanlarını bırakıp aç çıplak kaçıp kurtulmaya çalışmışlardır bölgede egemen olan Ermeni kuvvetlerinin elinden. Başaramamışlardır... Yıllar süren çatışmalar (ya da o dönem ve o yer için daha çok bir tarafın saldırısı diyelim) süresince, Ağrı Dağı’nın karlı yamaçlarında, Aras Nehri’nin coşkun sularının içinde, yalçın kayalıklarda insanın insan olmaktan utandığı bir kaçma- kovalamaca oyunu oynanmıştır. Baba, kardeşler, ana, birer ikişer ya Ermeni çetecilerinin kurşunlarına hedef olmuşlar, ya açlığın, salgın hastalıkların pençesinde ölüp gitmişlerdir. Yörede sözü geçen köklü bir aileden, soylu atların barındığı ahırlardan, geniş ekeneklerden geriye, aç, çıplak, yoksul, uzak ellere savrulmuş, başkalarının bakımına sığınmış bir çocuk, Haydar kalmıştır. Nihat Behram’ın romana başlarken küçük kızına lirik bir tanıtımla anlattığı babası “Haydar Dede” olup yakın zamanlara ulaşmıştır Haydar. 

Nihat Behram, Ermeni kavgasının arkasındaki emperyalizm gerçeğini de ısrarla söylemine yerleştirmiştir. Politik düşüncelerini, kaygılarını, romanda da yer yer anlatıyı keserek açıktan söylemektedir zaten (sözgelimi sayfa 187’de, “Menemen’de genç subaya kurşun sıkan yobazı da, Erzurum’da, Maraş’ta şapka giyenleri linç etmeye çağıranları da koruyup kolluyorlardı. Softalıkla kapitalist köleliğin aynı oranda, aynı ellerce desteklendiği günlerdi.” demektedir).  Metnin dili, bir romandan çok sokakta dağıtılan siyasal bir bildirgeyi andırmaktadır bu bölümlerde. Siyasi açıklamalar, bold karakterlerle yazılmıştır.

On binlerce Anadolu çocuğunun Turan uğruna kırdırıldığı Sarıkamış katliamının arkasında Alman Emperyalizmi’ni, yörede yaşanan Ermeni kalkışmasının arkasında da İngiliz Emperyalizmi’ni, Çarlık Rusyası’nı bulmaktadır Behram... Roman, Kars ve Türkiye tarihi için bir tür politik ders kitabı gibi hazırlanmıştır...

Orhan Pamuk da Kar’ın politik bir roman olduğunu kendisi bildirmektedir. . "...(....) Kar'da gene, belki bu modern olana nostaljik direniş gibi içgüdüsel şeyin Türkiye'ye uyarlanmış, gerçekçi, dramatik, hakiki bir politik romana dönüşmesi söz konusudur. (....) Kar'ı politik diye adlandırıyorum çünkü güncel bir yaklaşıma sahip. (....) Politik roman benim için çok büyük, önemli bir üst levha değil. Böyle bir şey var dünyada, bu roman da o romanlar tarzında, ülkedeki aktüel politik çatışmalara, cesaretle bence, giriyor; onlara yazar kendi bakışını koyuyor, bu bakımdan politik bir roman tabi." (1)

Kar romanın gerçeklikle ilişkisi konusunda başkalarının da çok endişesi yoktur... Adam Sanat Dergisi Mayıs 2002 Sayısında Erkan Ertekin, Dilthey'den alıntıyla, empatik ilişki kurma yoluyla, sanatçının yorumlamakta olduğu nesneleri dolaysız olarak kavrayabileceğini savlamaktadır. Yazıda, Kar'ın çağın gerçeği üzerindeki yorumsamacı tarzı tanımlanmaktadır. "'Her plastik sanatçısı, tasarım sanatçısı, özellikle şair kendi çağının toplumsal/ kültürel oluşmuşluğunu içsel bir yaşantı süreci yoluyla' yaratıyordur ve bu nedenle de 'bir metnin yeniden üretim yolu ile hermeneutik açımlaması, bizi o metnin yazarının zihnine girme olanağı verir; bir çağın gerçeğini anlamanın biricik yolu da budur'" (2)  Kar'ı başarılı bir yorumsama çalışması olarak değerlendiren Erkan Ertekin, O. Pamuk'un gerçekliği empati yoluyla kavrama, çağın gerçeğini anlatma gücünü övüyor.

Orhan Pamuk’un romanın politik olduğu doğrultudaki açıklamaları, yorumcuların romana böyle bir işlev biçiyor olmaları olmasa da, romanın kendisinin belirgin bir politik çizgi üzerine kurulduğu sıradan bir okur tarafından da açıkça gözlenebilmektedir. Kars'ın yoksullaşmasında, bölgenin tek geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığın ülke yönetiminin seçimiyle gerilemiş olmasına hiç değinilmezken, roman karakterleri aracılığıyla, yetmişli yıllarda Kars'a egemen olmuş komünist çetelerin bölgenin geri kalmasına neden oldukları anlatılmaktadır ( s. 30). Kars'taki etnik ayrılığı kışkırtan da komünist Tiflis radyosudur (s. 30). Romandaki tiyatro sahnesinde, kalabalığa ateş edenler, imam hatipli öğrencileri öldürenler kahraman askerlerdir, görevlerini yapmışlardır. Siirtli Kürt asker ise, kimseyi öldürmemek için yukarı ateş etmiş, tüfeğinden çıkan, mermi yirmi beş yıl önce son Sovyet Başkonsolosu’nun köpeğiyle birlikte film seyrettiği locaya gitmiştir (s. 158) Siyasal İslam- Kürt milliyetçiliği birlikteliği O. Pamuk'un politikasına ait önemli ipuçları verse de, kaynağında anlatmak istediğimiz, politikanın içeriğinden çok romanın politik kaygılarla donanmış olduğudur. Kars'ta hiç görülmemiş, locadan köpeğiyle birlikte tiyatro izleyen Sovyet Başkonsolosu kurmacasıysa, çok ilginç bir buluştur.

            Kendi iç coğrafyasını Kars coğrafyasına getirip kuran Orhan Pamuk’un romansal yapı içerisinde birikimini, deneyimlerini ustalıkla kullanmış olduğu görülür Kar’da... Roman öykülemesini üç dokunulmazlık alanı arkasına alarak kurguyu sağlam bir temele oturtmayı başarmıştır O. Pamuk. Birinci halka, Kars’ı Erzurum’a ve ülkeye bağlayan yolun yoğun kar yağışı nedeniyle kapanmış oluşudur. İkinci aşamada, Kars’ta yapılan askeri bir darbe çevreler anlatıyı. En son halkada da, herkesin kendini sonuna kadar özgür duyumsayacağı bir tiyatro oyunu sahneye konulmaktadır. Anlatının bu üç aşamadan sonra vardığı noktada insan davranışları, olay örgüsü ile gerçeklik arasındaki bağıntıyı sorgulama hakkı neredeyse ortadan kaldırılmış olmaktadır. Gerçeklik-kurgu-oyun üçlemi içerisinde gerilimi iyi kurulmuş, okur ilgisini sonuna kadar götürmeyi başaran bir romandır Kar.

            Dilin hakikatle kurduğu ilişki, iki boyutlu, hem birbiriyle çelişirmiş gibi görünen, hem birbiriyle sarmal olan bir sürece oturtulmuştur böylece. Kurgusal, oyunsal öğelerle donatılmış roman, yalın bir dille, günümüz politikasına ilişkin somut iletiler vermektedir.

            Dilden, iç coğrafyadan dış coğrafyaya, Anadolu’nun en kuzeydoğusundaki Kars’a inmiş roman anlatısını, olgularını ve insan davranışlarını iç içe geçmiş halkalar, duvarlar arkasında kurarken, inandırıcılığından yitirmemek için de ayrıntılı dış coğrafya tanımlamalarına girişmiştir yazar. Kış mevsiminde iğne yapraklı olmayan tüm ağaçlar birbirine benzeseler de, her ağacın türü özellikle belirtilmiş, bu arada bazı yanlışlar yapılmıştır. Kars’ta hiç yetişmeyen çınar, kestane ağaçlarından söz edilmektedir Kar romanında...

Romanda adı geçen, kahramanımız Ka. ve O. Pamuk'un Kars'ın yoksul vitrinlerini gezerken gözlerine ilişen, spor ayakkabılarını tanıttığını sandığı "Gislaved" markası da, Nişantaşı çocukluk anılarından kalma spor ayakkabılarına değil, Karslı görece varlıklı(!) köylülerin giyindiği bildiğimiz içi miflonlu kara lastiklere aittir.

Kar romanında insan tiplemeleri çok belirgin, keskin çizgilerle verilmemektedir. Kahraman Ka ve kimi karakterlerde iç diyaloglarla donatılmış, yer yer tereddütlü bir anlatı benimsenmiş, taklit ve tekrarlamalara karşı kurgusal, romansal bir direnç kurulumu sağlanmıştır. Anlatıyı çevreleyen nesnel coğrafyaysa, olabildiğince belirgin kılınmaya çalışılmıştır. Orhan Pamuk, anlatıcıyla anlatı arasında yer alabilecek kuşkuları silebilmek için, başka bir deyişle dille hakikat arasındaki örtüşmeyi sağlayabilmek için, roman coğrafyasının bir yerleşiği gibi durabilme çabasına girmiştir.  

Miras’ta anlatının içinde geçtiği coğrafya çok ayrıntısıyla verilmez. Ancak bir soğuk, bir açlık, bir yorgunluk anlatılacaksa, çevreye ilişkin betimlemeler girer araya. İnsan yüzleri, davranışlarıysa keskindir, belirgindir. Anlatı hiçbir tereddüte yer vermeyecek kesin yargılarla donatılmıştır. Yaşanmış gerçekliklerin, en azından birebir dinlenilen anıların yazına taşınmasıyla oluşmuştur roman anlatısı. Kendi dışındaki metinlere, yazınsal birikime ait izleri barındırmaz. Anlatının aralarına serpiştirilmiş politik açıklamalar ve roman başında kimi kavramlar üzerine yapılmış deneme tarzı spekülatif çözümlemeler birebir yazarın kendisine aittir. Roman, 17., 18. Yüzyıl romanları gibi, kimi Tanzimat Romanı’nda da örneklerini gördüğümüz bilgi vermeler ve açıklamalarla örülmüştür. Olay örgüsü ile yazar sesi iç içe girmiş durumdadır. Anlatı, her şeyi bilen Tanrı yetkinliğindeki anlatıcının monolojik diliyle yapılanmıştır.

Miras’ın yazarı Nihat Behram’ın şair ruhunun düzyazıya yansımasıdır belki de bu “tereddütsuz”  biçemi... “Şairin dili kendi dilidir, bu dile tümüyle kapılmıştır, onun ayrılmaz bir parçası olmuştur, her biçimi, her sözcüğü, her anlatımı, dolayımsız anlam tayin etme gücüne göre (adeta ‘tırnak işareti olmaksızın’), yani kendi meramının saf ve doğrudan anlatımı olarak kullanır. Yaratım sürecinde şair ne ‘söz acıları’ çekmiş olursa olsun, bitmiş yapıtta dil, yazar/yaratıcının meramına tamamen yeterli olan, itaakâr bir organdır. (....) Şiirsel türün dili, dışarısında başka hiçbir şey olmayan ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmayan üniter ve tekil bir Batlamyus dünyasıdır. Kavramsallaştırma ve anlatımsallık kapasiteleri açısından hepsi de eşit olan birçok dil dünyası kavramı şiirsel biçemden organik olarak esirgenmiştir. (...) Şiirde, şüphelere ilişkin bir söylem bile, kendisinden şüphe edilmeyen bir söylemin kalıbına dökülmelidir. (...) Şair, üniter ve tekil bir dil ve üniter, monolojik olarak kapatılmış bir sözce fikrini kabul ettiği sürece şairdir.(...) Her sözcük, şairin anlamını dolaysız ve dolayımsız olarak ifade etmek zorundadır; şair ve sözü arasında mesafe bulunmamalıdır” diyen Bakhtin yorumu geliyor insanın aklına (3) 

 

(DEVAMI YAZARDA)