AH GÜZEL İNSANIM BENİM YOLCULUĞUM SANADIR!

“’Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?’ diye sordu bu noktada Han. Şöyle de sorabilirdi aslında: ‘Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?’

Şöyle cevap verdi Marco: ‘Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.’”

                                                           İtalo Calvino, Görünmez Kentler

 

“Maceraperest, başına maceralar gelenden çok, bu maceraları başına getirendir” (Enternasyonal çağrısından), Michael lövy’nin Guy Debord’a yakıştırdığı… (Gerçeküstücülük, s 75)

Gezmenin Çekim Gücü!

20 Ocak 2006

Yabancı bir coğrafya, yeni bir dille karşılaşmanın verdiği heyecan, değişim ve yenileşmenin coşkusu… İnsan yaratıcı edimlerinin ve haz veren deneyimlerinin en büyük kaynağı, bilinmeze yönelmiş boşlukları doldurma çabasıysa eğer, gezi sözcüğünün içerdiği çoğul anlamı kim yadsıyabilir ki?  

“İlk filologlar ve ilk dilbilimciler her zaman ve her yerde rahiplerdi. Kutsal yazıları ya da sözlü geleneği, sıradan halk açısından şu ya da bu ölçüde yabancı ve kavranılmaz bir dilde olmayan bir ulusa tarihte rastlanmamıştır. Kutsal sözcüklerin gizeminin şifresini çözmek rahip-filologlardan beklenen bir görevdi.” (Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, s. 130)

Bunu söyleyen Bahtin mi, Voloşinov muydu? Bu soru çok mu önemli? Önemli olan sorunun birisi tarafından tanımlanmaya çalışılmış olması değil mi?

 

5 Temmuz 2002…

Pasaportlarda Türkgözü sınır kapısı çıkış damgası. Elli yıllık ömrün belki de kırk yılında gizemlerin, toplumsal özlemlerin ve çelişik duyguların kaynağı olmuş bir coğrafyaya ilk adımlar… Ardahan yaylalarında bulutlu havalarda çocuk sesleri: “Aha ışıldak tuttular!”

Otomobilin arkasındaki paketlerde, Türkgözü’nden otomobille on dakika gerideki Posof’tan, fırından alınmış sıcacık ekmekler, bir kilo kaşar peyniri, bisküvi, birkaç ıvır zıvır yiyecek. Ne olur ne olmaz! Orada hemen gülümsetiveren bir çocukluk anısı: “Nerelisin kardeşim?”,

“Ban mi?”,

 “Tamam, tamam anladım!”

Gürcistan… Daha önce tanıştığın yabancı dillere hiç benzemeyen yeni bir yabancı dilin o ayrı tınısı, gümrük yapısı ve çevrede görebildiğin coğrafyanın değişik renk ve sesleri bellek çekmecelerinde taptaze duran yurtiçi yolculuk anılarının üzerini ne kadar çabuk örtüveriyor. Başka bir dünyaya geçtin sanki, yeniden algılamaya başladın her şeyi… Çocukluğun imgesel ve simgesel ayrıştırmaları birbirine girdi; yeniden bir anlama, olguları, nesneleri, simgesel düzlemde yeniden düzene koyma çabası. Dil bilinçdışı gibi yapılanır demiş Lacan; böylece bir yeniden doğuş belki.

İlk kez bir otomobilin lastiklerine ilaç püskürtüldüğünü görüyorsun. Daha önce birçok gelişmiş Batı ülkesi sınırından geçtin ama böyle bir işleme tanık olmadın. Görece onlara ait bir üstte duruşun, senin kirliliğinin, hastalık taşıyor olabilmenin imgesiyle karışık bir “öteki” işlemi, hatta aşağılama çabası değil mi bu? Gürcistan Türkiye’den daha temiz, daha düzenli bir ülke gibi görünmüyor…İlaç püskürtmenin biyolojik ve sosyolojik bir dizgelem yaratma çabasından çok size yönelmiş tüm diğer eylemler gibi parayı hedeflemiş olduğunu anlamakta gecikmeyeceksin. Kimi suçlayabilirsin ki böyle bir işlem için? Senin ülkende olmuyor mu benzer şeyler?

Birkaç gün sonra da, futbol takımı dünya üçüncüsü olmuş Türkiye’nin yerinin dünyada bilinip bilinmediği sorusu üzerine bir Gürcü delikanlının, “Corciya’ya komşu denince bilirler” yanıtına kulak misafiri olacaksın! Çevirmeniniz Malatyalı tıp öğrencisi, eşi ve kayınbabası Tiflisli doktor olan Ali’nin adı ve Tiflis caddelerinde en sol şeride tapu çıkarmış BMW arabası ömür boyu kalacak belleğinde.

“Bir ulus yalnızca kendi anadilini bilseydi, bu ulus açısından söz yalnızca ulusun hayatına ait yerli sözle çakışsaydı; hiçbir gizemli, yabancı söz, yabancı bir dilden hiçbir yabancı sözcük görüş alanına girmeseydi, böyle bir ulus bu felsefe birimlerine benzer hiçbir şey yaratamazdı” (Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, s. 130)

Gürcü gümrük görevlileriyle bunları konuşmayacaksın sanırım. Bu ülke topraklarında yapacağın, tekleyerek yürüyen konuşmaların çoğu para konusu üzerinde yoğunlaşacak; daha az da,  yer ve yol sormalar, sorusunun karşılığı olmayan sorular, yanıt olamayan yanıtlar…

Gürcistan Gümrüğü’nde, birbirini pek anlamayan iki tarafın yaptığı pazarlığa bir başkası olarak, dışarıdan birisi gibi tanıklık ediyorsun sanki. Muhatabını ıskalayan sözcüklerle kurulmuş bir diyaloji çınlıyor güneşin altında, birinden öbürüne evrak gezdirilen küçücük büroların içinde. Karşı tarafın üniformalı, hatta kimi zaman silahlı olması pazarlık gücünüzü azaltıyor olsa da, direnmek zorundasınız. Daha yolun başında, istenilen paraların çoğunlukla yasal bir dayanaktan kaynaklanmadığını açıkça ortaya çıkıyor.  Sınırdan çıkabilmek için otomobiline Türk tarafında bir sürü para verip uluslararası sigorta yaptırmışsın sözgelimi, Gürcü görevliler bizi ilgilendirmez diyorlar. Sil baştan her şey…

O yarı buçuk İngilizcen’le  konuşuyorsun. Gürcüler’in İngilizce’de senden çok iyi oldukları söylenemez.

Elinde pasaportlar, arkanda diğer üç kişi… Onlar sana göre daha şanslı olmalı, hiç olmazsa, arada çevreyi inceleme olanağı buluyorlar.

Neden hep önde olursun ki? İngilizce konuşulacaksa, böyle anlaşılmaya çalışılacaksa, Barbara ne güne duruyor?

Bu soruyu kendine sorduğunu anımsayacaksın sonraları da; iyi ki de öyle olmuş diyeceksin. Gürcistan televizyonu ve gazetelerinde kaçırılan İngilizler, istenilen fidyelerle ilgili haberler göreceksiniz sıkça. Burada İngilizler pek sevilmiyorlar!

Gümrükte bir saati aşkın para pazarlıklarından sonra cebinizdeki paranın hiç de küçümsenmeyecek bir kısmını orada bırakıp Gürcistan içlerine doğru yola koyuluyorsunuz. Kafkasya’nın olası ortak dilinin kaçınılmazca en önemli parçası olacağından kuşku duyulmayacak “peşkeş” sözcüğünü Ardahan çocukluğunun arkaik bellek çekmecelerinden çıkarıp güncel alanın en ön kısımlarına koymuşsun artık. Gürcistan karayollarının adam boyu çukurlarıyla, bozuk asfaltıyla tanışabilirsin.  

Ahıska’nın doğduğun ve çocukluğunu geçirdiğin topraklara inanılmaz yakınlığı, sınırdan yalnızca 20 kilometre içeride olması çok şaşırtıyor seni. Dedenin dedesinin, Murat Dede’nin atayurdu burası. Ahıska sözcüğü, ömrün boyunca uzak ve parlak çocukluk yıldızları gibi yanıp sönmüş imgeleminin içinde… “Kaçakaçlık”lar, Rus ve Ermeni kavgaları, artık can kaygısının doruğa ulaştığı bir kış mevsiminde diz boyu karları yarmaya çalışarak buz tutmuş Kura koyaklarından Ahıska’ya yeniden sığınış… Bebek İsfendiyar amca hasta Seyhat Nene’nin sırtındaki bir heybede. 

Yol üstünde birden ortaya çıkan “Vale” köyüne ait tabela! Ardahan Ölçek Köyü’nü kuran on iki aileden çoğunluğu bu köyden kalkıp gelmiş binsekizyüzlerin ortalarında…

Çıplak omuzlarını ve önden iyice açık daracık bluzunun üst kısmından göğsünün çekiciliğini güneşe sergilemiş, incecik beli, eteğinin sahip çıkmaya çalıştığı biçimli kalçası ve sütun gibi bacaklarıyla bir manken salınımıyla yürüyen Gürcü güzelinin omuzunda taşıdığı tarım gerecine bakarken, Erzurum ve kasabalarında gördüğün kara gözlükler takmış, kara çarşaflara bürünmüş kendi ülkenin kadınlarını düşünüyorsun. 

2005 yılı içinde bir gün…

 “Aslına bakılırsa, medeniyet, kültür, din ve politik örgütlenmeyi doğuran yabancı sözcüktür (örneğin, Sümerlilerin Babilli Samiler karşısında, Japhitlerin Helenler karşısında, Roma’nın ve Hıristiyanlığın barbarlar karşısında, Bizans’ın ‘İskandinavlar, Güneyli Slav kabilelerinin Doğulu Slavlar karşısında [Bizans ve İslam Medeniyeti’nin göçebe Türk ve Moğol boyları karşısında – bizim notumuz- ], vb. oynadıkları rol). Sahneye her zaman yabancı silahlı kuvvetin ve örgütlenmenin zoruyla giren ya da eski ve bir zamanlar güçlü olan bir kültürü işgal etmesine rağmen ideolojik bilinci canlılığını yitirmiş bu kültürün cazibesine kapılan yeni ulusun sahnede hazır bulduğu yabancı sözcüğün göz alıcı örgütleyici rolü; yabancı sözcüğün oynadığı bu rol ulusların tarihsel bilincinin derinliklerinde otorite fikriyle, iktidar fikriyle, kutsallık fikriyle bir araya gelmiş ve sözcük hakkındaki bu nosyonların her şeyden önce yabancı sözcüğe yönelmesini zorla kabul ettirmiştir.” (Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, s. 131-132)

Antika tarihin yarı aydınlanmış yürüyüşü;  barbarların kent kozası içinde medeniyete geçişleri, medeniyet rönesanslarının parlayıp sönen ışıkları…

Tarihte birçok barbar soyun, kavmin kent kozasında yerleşmesinde, yıktığı ya da rönesansa uğrattığı uygarlığın kültürü içinde kendi kültürünün bir tür yozlaşmasına uğramasıyla seyreden tarihteki dil çekimi, modern çağda başka bir  biyosiyaseti aydınlatacaktır.

İletişim olanaklarının binlerce yıl öncesine göre karşılaştırılması bile olanaksız müthiş gelişimi, modern üretim ve tüketim çağının insan davranışı üzerinde bıraktığı izler... İnsan toplulukları arasında, kültürler arasındaki etkileşimin o karmaşık yapısı… Artık hiçbir şey kendiliğinden denecek bir gelişim içinde değişime uğramıyor. Yalnız dil değil, giyim kuşam, davranış biçimleri bile egemen ekonominin, politikanın isteğince güdüleniyor. 

Birbirine çok yakın Erzurum’la Kars, Ardahan, Artvin arasındaki yaşam ayrımları, kadının toplumdaki yeri bakımından arada bir uçurumun varlığı… Erzurum’un eski antika uygarlıkların ticaret yolu üzerinde bulunuşu, bezirgân medeniyete erken geçişle ilgisi var mı bu durumun? Otuz yıl önce Ardahan’da birbiriyle kıyasıya tartışan, hatta kavga eden devrimci grup temsilcilerine sorduğun ve yanıtını alamadığın soru… Anadolu gerçekliği için on yıllarca araştırma yapmış bir adın hâlâ sana yol gösteren, karanlıklara ve suskunluklara terkedilmiş yapıtları.

 

 

5 Temmuz 2002…

Hele de Anadolu içlerindeki o uzun yolculuğun bir türlü gerçekleştirilemeyen yemek düşleminin kırılmasıyla kültür değişimleri üzerine odaklanmış bilincin…

Samsun yolunun ayrılmasından sonra, yol biraz daralıyor gibi olsa da araç sayısı oldukça azalmıştır artık… Yolun çoğu yerde orta çizgisi, kenar işareti yok ama, yalın, yalnızca yolu ve yolculuğu düşündüren, yol gibi bir yol işte. Onlarca metrelik konvoylar kurmuş, birbiri ardı sıra yüzüne egsoz gazları tüttürerek horuldayan kamyonları sollayacağım derken alnını terler basmayacak artık. Her an karşıdan çıkabilecek sürpriz canavarı oynayan bir kamyonun, uykusuz otobüs şoförlerinin kaç önümden ben geliyorum saldırı olasılığı yine de çıkmasın aklından. ! Anadolu içlerine, Yozgat’a doğru dağların arasından kıvrılıp giden yolun asfaltı hiç de fena değil. Yıllardır ülkenin gelir kaynaklarının önemli bir kısmı petrole, asfalta, otomobile, otobüse gitmiyor mu zaten? O kadar da olsun.

İki sözün başı da akşama doğru şöyle güzel bir yemek...

Kıvrımlarda, dönemeçlerde başka bir yolun dönemeçleri geliyor muydu aklına? Tam yirmi iki yıl, orta yaşlı bir insana neler getirir yaşamdan, nelerini alıp götürür bedeninden?

Daha çabuk mu yoruluyorsun otomobil kullanırken? Hayır, tam bilemiyorum ama şimdilerde sıkça önümdeki direksiyonu ağırlaştıran, o uykuyla yorgunluk arası durumun, sigarayı, tütünü bırakmış olmamla ilgisi olabilir diyen bir yorum var kafanda. Çok da emin değilsin kendinden. Artık yaşlanmaya başladığını söyleyen, gerçekçi mi, kötümser mi olduğunu tam bilemediğin o iç sesi susturmaya çalışıyorsun. Şimdiye göre daha çok gezip dolaştığın o eski yıllarda, üç dört saatte bir çay ya da kahvenin yanında iki nefes de sigaradan ya da pipodan çektin mi, saat ne kelime, günlerce, daha yeni oturmuş gibi direksiyona, dinç, atak eserdin yollarda. 

İyi bir yemek yeme arzusu, toplumsal ve bireysel nedenlerle bırakılmak zorunda kalınmış alışkanlıklar, edinimler… İlgi odağı olarak acı ve haz veren simgeler kalıyor bellek köşelerinde. İşlevsiz sanat ve estetikten yana olmuş Kantçı düşüncenin sınırlarını zorlayan ilgi olmadan bir şeyin değer kazanamayacağı, ilginin de kaynağında bir işlevsellikle ilişkisi olduğu gerçeğini yadsımak olanaklı mıdır?

Aradan geçmiş on bir yılın sana getirdiğiyle senden götürdüğünü görebilir misin?

(DEVAMI YAZARDA)