YETİM KALAN EDEBİYAT

Edebiyatın ana malzemesi olan insan dilinin ana özelliği, artzamanlı ve eşzamanlı toplumsal diyalojinin ürünü olmasıdır. Hem tarihseldir, hem güncel; hem geçmişi aydınlatır, hem imgesel gücüyle gelecek için yeni bir gerçeklik kurar. İnsan dilinin en yetkin, en gelişkin alanı olan edebiyata gelince dil geometrik bir dizilimle coşkunlaşır, hem kendi iç diyalojisi, farklı sesleri kapsıyor olması, hem de ulaştığı özne içinde yeni çift seslilik ve farklı seslilik boyutlarını taşıması ile yaşama yeni anlam alanları katar; düşüncenin yetkinliğini çoğaltır.

Eleştirilmeyen bir edebiyat yapıtı, ağzıyla kuş tutsa ölü sayılmalıdır. Piyasaya sürülmesi, ekranlarda ve edebiyat dergilerinde, gazetelerin kitap eklerinde hakkında övgüler dizilmesi, koca koca panolarda halkın beyninin içine kakılması, binler, on binlerle satılması hiçbir şeyi değiştirmez.  Daha doğarken ölmüş sayılmalıdır. Okunacak, tüketilecek ve atılacak demektir… Beden atıkları kadar mide bulandırıcı olmasa da, kütüphane raflarını, kitapçı vitrinlerini bir süre uzunluk ve hacim ölçüleriyle işgal ettikten sonra unutulup gidecektir.

Günümüz edebiyat yapıtlarıyla ilgili “eleştiri” anlamında yazı yazılmamaktadır; yazılıyor olsa da ilgi görmemektedir. Bu “eleştiri” yazılarının bir kısmı da ilgili yapıta edebiyat dışından saldırmakta, “hain”, “satılık” gibi yaftalar takıp bağırıp çağırmakla yetinmektedir. Eleştiri, günlük dilin ve siyasi polemiklerin yavan bozkırlarından uzakta durmalıdır…

Edebiyat eleştirisi, ele aldığı, değerlendirmeye çalıştığı metnin haklarına saygı göstererek, içeriden edebiyatın kendi biçemi içinden, edebiyat dışı disiplinlerin etkisinden olabildiğince sıyrılmış olarak kurmalıdır kendini. Yokluğunu çektiğimiz eleştiri budur. Bu anlamda metinler yazılmaz oldu… Edebiyat dergileri, gazetelerin kitap ekleri, televizyonların kültür programları kurusıkı övgülerle donatılıyor yalnızca…

“Eleştiri ‘bu unsuru şu şekilde yorumlamak mümkün’ çığlıkları atmayı bırakıp, belki çok daha sıkıcı ama, ‘bu yorum şu şu sebeplerle imkânsız’ demeye başladığında sağlam bir metodolojiye ulaşma yolunda dev bir adım atmış olacak. Bu hiç de cüretkâr, şaşırtıcı yorumlardan vazgeçmek anlamına gelmiyor; Popper’in söylediği gibi, bir teori ne kadar olasılık dışıyla değeri o kadar artar. Önemli olan, bu olasılık dışı iddiayı zorlu sınavlardan geçirmektir, çünkü ne de olsa bir şeyin acayip ya da daha önce kimsenin aklına gelmemiş olması doğru olduğunu göstermez. ‘Pecca fortiter, sed sed crede fortius’ (Latince - Varsın günahın büyük olsun, yeter ki inancın ondan daha büyük olsun) bilimsel araştırmaların ruhunu çok iyi özetleyen bir söz.” (Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Çev. Zeynep Altıok, Metis Eleştiri, İlk Basım, Aralık 2005)

Kültür piyasasının edebiyat dışındaki tüketim alanlarında da yatırımları ve etkinliği olan büyük tekellerin, yazarlarını eleştirilemez sayan yayınevlerinin egemenliğine girmesi ile edebiyat eleştirisinin yok olması at başı gitti gibi görünüyor.

Edebiyatta kategoriler kurma, takımlar tutup yandaş olarak sahaya çıkma da epeyce kolay benimsenen bir davranış olarak hızla yayıldı. Modern çağın disiplinler arası farklılık ve uzmanlaşma eğilimi, her kültürel alanda yavanlaşma, birbirine geçme ve popüler olanla bütünleşme sonucu yok oldu.

Yedi sekiz yıl önce Eskişehir’deki bir grup tarafından Orhan Pamuk’un Yeni Hayat adlı romanıyla ilgili bir konuşma yapmak için çağrılmıştım. Bir edebiyat toplantısı için oldukça kalabalık sayılabilecek bir izleyici kitlesi vardı. Türk Romanında Karnaval adlı kitabımda da yer alan, Yeni Hayat’ta karnavalcı roman tutumu üzerine konuştum. Bu arada bir eleştirmenimizin Yeni Hayat’a yönelik, övgüyle dolu olmasına karşın, değersizleştirici ve yüzeysel yorumunu eleştirdim. Moretti’nin dediği gibi, “bu yorum şu şu sebeplerle imkânsız” anlamına gelecek bir noktada yoğunlaşmıştım.

Yeni Hayat’ın otobüs kazalarını, “yazgının tecellisi” olarak yorumlayan Yıldız Ecevit’in bu yorumunun imkânsızlığını anlattım. Şöyle diyordu eleştirmenimiz: “Mistik terimler dizgesinde kader, evrende olmuş olacak bütün olayların Tanrı tarafından önceden saptanması anlamına gelir. Kaza ise, zamanı geldiğinde kaderin gerçekleşmesi demektir İslam inancında. ‘Kadere rıza gerek’ sözü, Tanrı’nın öngördüğü olayların yaşamda gerçekleşmesine insanın boyun eğmesi gerekliliğini dile getirir. Tasavvuf düşüncesinde ise kaza, sevgiliden gelecek her türlü eziyete olumlu yaklaşmasıdır sevinin. Müslümanlığın temel koşullarından olan kaza ve kader inancına göre, kişinin kendini ve bütün işini Tanrı’ya bırakması gerekmektedir.” (Y. Ecevit, Orhan Pamuk’u Okumak, s 194)

Ne Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ında, ne onun kitabında diyalojik ve parodik bir dille ilişki kurduğu 

Dante’nin yeni hayatıyla Rilke’nin Duinio ağıtlarında ölüm hiç de Yıldız Ecevit’in gördüğü gibi

değerlendirilmez. 

Dante, ölmüş sevgilisi Beatrice’in yanına gidip gelirken ölümle yaşam arasındaki sınırı olmamışa

döndürür; Rilke’ye göre, ölüm, her şeyin çevresinde olgunlaştığı bir meyvedir. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta başlayan aşk yolculuğu bitmemiştir. Yeni Hayat’ın kahramanımız tarafından izlenen okurlarından birisi de sonradan Canan’la evlenip meleğine kavuşacak olan Samsunlu bir doktordur. O da ölümü bir arkadaş, bahçedeki bir ölüm gibi kabul etmiştir. Kahramanımız sorar: “Melekle karşılaştığı gibi, doktor, ölümle de aşkla mı karşılaşmalı insan?” (s 189)

Kahramanın şakacı ve neşeli olduğunu tahmin ettiği meleği de kaza yerini şenlendirecektir. Yolculuklarının üçüncü ayında geçirdikleri kaza sırasında karşılaştıkları genç kız yeni hayatın mutluluğuyla doludur; “Senin bakışların melek, çünkü kitabın vaad ettiği eşsiz an, şimdi görüyorum ki, buymuş. İki diyar arasında bir geçiş zamanı. Ne oradayken, ne de buradayken; ben şimdi, hem oradayken anlıyorum çıkış denen şeyin ne olduğunu, ne mutlu anlıyorum. Daha da gül bana melek.” (s 82)

“Orada, kazanın canhıraş patlamasından sonra ölenler ve ölüler arasında, ruhun gövdeden ayrılmakla ayrılmamak arasında kararsız kaldığı mutlu hafiflik anında... Yedi kat göğe çıkıp gezintiye hazırlanmadan önce (yeniden gökyüzünün ağırlık kazandığı bir Dante’ci imgelem değişimi –bizim notumuz) , kan gölleri ve cam kırıklarıyla başlayan ve dönüşü olmayan ülkenin eşiğinden karanlık manzaraya gözlerimi alıştırmaya çalışırken zevkle düşüneceğim: Acaba içeri girsem mi, girmesem mi? (...) “Ey gece otobüslerine binenler, mutsuz kardeşler, biliyorum sizlerin de aynı yerçekimsizlik zamanını aradığınızı. Ne orada ne burada, ama iki dünyanın arasındaki huzurlu bahçede başkası olup gezinmek.” (s 57) Rabelais romanın grotesk imgeleri, beden parçalarıyla dolup taşmaktadır kaza yeri (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 378-390). “Paramparça olmuş kafalar gördüm, yırtılmış gövdeler, kopuk eller, direksiyonunu iç organlarının arasına şefkatle almış şoförler, dağılmış lahana gibi beyin parçaları, kanlı ve küpeli kulaklar, kırık ve sağlam gözlükler, aynalar, gazete üzerine özenle yayılmış renkli bağırsaklar, taraklar, ezilmiş meyvalar, bozuk paralar, dökülmüş dişler, biberonlar, ayakkabılar, hepsi o ana istekle adanmış canlar ve nesneler.” (s 59) “Polis ve jandarma araçları arasından, ters dönmüş otobüslerden birinin kara tekerleklerine bakarken yeni hayatın ve ölümün hoş kokusunu aldım.” (s 59-60)

Yeni Hayat’ın beden parçalarıyla donanmış grotesk imgeler dokusu Rabelais romanının bir yinelenmesi gibidir: “Kiminin beynini patlatıyor, kolunu bacağını kırıyor, kiminin boyun kemiklerini birbirinden ayırıyor, belini iki büklüm, burnunu dümdüz ediyor, kiminin gözünü patlatıp kiminin çenesini darmadağın ediyor, kimine dişlerini yutturuyor, kürek kemikleri çökertiyor, baldırlarını morartıyor, kiminin kalçasını, kiminin bileğini dirseğini yerinden oynatıyordu.” (Gargantua, I. Kitap, XXVII. Bölüm, s 136, aktaran M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 221.)

Yıldız Ecevit’in bireyci öznelci yorumları, romantiklerin bir zamanlar grotesk imgeler karşısındaki tutumlarını andırmaktadır: “Bu değerlendirmenin olumsuz yönü ise idealizmdir, öznel bilincin oynadığı rol ve kısıtlılıkları hakkındaki yanlış kavrayışıdır. Romantikler asla var olmamış şeyleri betimleyerek gerçekliğe yaratıcılık eklediler genellikle. Fantezi, mistisizmi ön plana çıkaracak biçimde yozlaştırıldı, insan özgürlüğü zorunluluktan koptu ve madde-üstü bir güce dönüştü.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 151) 

Bu uzun aktarmalarla, ortada bir “yazgının tecellisi” durumu olmadığını paylaşmak istedim…

Karnavalcı Roman kuramının kurucusu sayılan ve Yıldız Ecevit’in de “Türk Romanında Postmodernist Açılımlar” kitabında övgüyle söz ettiği Mihail Bahtin’in grotesk anlayışı ile Yıldız Ecevit’in Orhan Pamuk Kemal yorumundaki grotesk kavramlarının farklı olduğunu, Yıldız Ecevit’in groteski Bahtin’in kıyasıya eleştirdiği Wolfgang Kayser gibi yorumladığını söyledim.

Her şey tam yolunda gidiyor, konuşmam büyük bir ilgiyle izleniyordu. Ne zaman ki Kar romanı ile ilgili bir soru geldi ve ben Orhan Pamuk’un Kar’daki politik bakış açısını, edebiyatla politika arasındaki sınırları belli amaçlar doğrultusunda silip attığını söyledim, salonda buz gibi bir hava esmeye başladı.

Kar romanın daha başlarından itibaren yazarın politik söylemi, tekil bildirimi büyük bir kuvvetle duyumsanabilmektedir. Kar’da sanatsal bir temsilden çok siyasal bir bildirimdir göze batan... “Bir fikrin sanatsal temsili,  ancak fikir olumlanma ve yadsınmanın ötesinde terimlerle sunuluyorsa, ama aynı zamanda her türlü dolaysız anlamlandırma gücünden yoksun, basit fiziksel bir deneyime indirgenmiyorsa mümkündür.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 134) 

Sorular soruları izledi, ortalık karıştı.

Salondaki kalabalık konuşmama bir anlam vermekte zorlanıyordu. En sonunda birisi açıkça sordu: “Sen kimden yanasın; Orhan Pamuk’u seviyor musun, sevmiyor musun?”

Ne kadar zordu böyle bir soruya yanıt vermek. Sorunun Orhan Pamuk’u sevip sevmemekle bir ilişkisi bulunmadığını, edebiyat eleştirisi ve yorumlarının duygusal alanların dışında olması gerektiğini nasıl anlatabilecektim ki bu arkadaşa?

Söyleşi ve karmaşa uzadıkça tablo da yavaş yavaş aydınlanıyordu. Toplantı katılımcıları, aralarında bildik cemaat etkinliğindeki türbanlı STK (ABD’nin CİA paralelinde çalışan NED adlı kuruluşunun Non Goverment Organizasyon diye adlandırdığı bu kurumlar tam da onların arzuladığı biçimde sivil idiler!) ile liberal bazı aydınların öncülüğünü yaptığı dernek ve grup çevrelerinden oluşuyordu. Kendilerince, “Ulusalcılık” ve “Kemalizm”e karşı bir cephe oluşturmuşlardı, birçok konuda güçbirliği yapıyorlardı. Kendi siyasal tutumumu toplantı katılımcılarının karşısında cephe oluşturdukları kavramlarla çok fazla ilişkilendirmesem de, Orhan Pamuk’un Kar’da yaptığı Mustafa Kemal ve sol karşıtlığı, bilinçaltından hâlâ temizlenememiş Sovyet aleyhtarlığı üzerine kurulu romanı yorumlarken kendimi farklı yerlere itelenmiş olarak görüyordum.

Bu anlamda, ABD’nin Ortadoğu politikaları bağlamında işbirliği yapmış Siyasal İslam ve liberal akımlar tarafından  Anadolu Rönesansı adlı kitabım da “Kemalist” ve “Ulusalcı” bir yayın olarak tanımlanmış oldu. 

Benzer bir tabloyu daha geçen yıl, Ankara Öykü Günleri kapsamında yaptığım “Öyküde Eleştirinin Özeleştirisi Mümkün mü?” başlıklı konuşmamda yaşadım.

Bizim şimdi mumla arar olduğumuz geçmişteki eleştiri anlayışı üzerine yorumlar getirirken edebiyat dışından edebiyata yapılan haçlı seferleri üzerine bir şeyler söylüyordum. Bu arada bir zamanların eleştiri anlayışlarından ve eleştirmenlerinden çok çekmiş olan yazarımız Orhan Kemal’in başına gelenlerden, onun kitapları üzerine yapılmış yanlış yorumlardan söz ediyordum.

Orhan Kemal’in gerçekliğe kahramanlarının bakış açısıyla yaklaşması, 15 Aralık 1953 tarihli Kaynak’ta yayınlanan bir yazıda Fethi Naci tarafından uzun uzun eleştirilir… “Yazarın kafası burada bütünden kopmuş gerçekleri tespit etmekten öte geçemiyor. Sismografların yer depremini tespit etmeleri gibi bir şey. Mekanik yani, yaratıcı değil.

Yazar, gerçeğe, kahramanlarının gözüyle değil, kendi gözüyle bakar. Bakmalıdır.“ (Fethi Naci, 15 Aralık 1953, Kaynak, anan Işık Öğütçü, Zamana Karşı Orhan Kemal, s 51) 

Fethi Naci, yazarın gerçeğe kendi gözüyle bakmasını istemekle kalmaz, konu ettiği sorunlarla ilgili çözüm önerileri getirmesini de ister. “Yazar, halk yazarı, 1953 Türkiye’sinde gerçek bir olay olan işsizliğin temel sebeplerini bilmek, bu meselenin sahici hâl çaresini görmek zorundadır.” (Fethi Naci, 15 Aralık 1953, Kaynak, anan Işık Öğütçü, Zamana Karşı Orhan Kemal, s 52). Fethi Naci’nin “halk yazarı“, kendisini bir toplumbilimci olarak gören ve romana toplumsal işlevler yükleyen “monolojik dilli“ Kemal Tahir olacaktır… Tekil bakış açısıyla her yöne uzanmış, her şeye çözüm olmuş yazar dili, Kemal Tahir ve Fethi Naci’nin favorisi olmuştur. 

Fethi Naci dışında birçok eleştirmenin de Orhan Kemal’e yönelik, bana, ‘bu yorum şu şu sebeplerle imkânsız’ dedirten eleştirileri üzerine metin ayrıntılarına girerek coşkulu bir konuşma yaptım.

Sözümü bitirir bitirmez, o anda salonda bulunan edebiyat dünyasında hemen herkesin tanıdığı bir kitap eki yöneticisi söz alarak yazarların eleştirmenlere yanıt vermesinin yanlış olduğunu söyledi; ayrıntısını tam anımsayamadığım biraz da sert bir ses tonuyla beni eleştiren bir konuşma yaptı…

Bugüne kadar eleştiri yetim kalmasın diye, elimden geleni yaptığımı sanıyorum. Edebiyatı düşünerek onun eleştirisine asılırken kendi can damarlarımı da örseledim belki. “Bu yorum şu şu sebeplerle imkansızdır,” dediğim her yazıdan sonra bir kesim tarafından istenmeyen adam konumuna getirildim, dergilerde, kitap eklerinde yazılarım güç bela yayınlanır oldu…

Sanırım 2002 yılında yazmıştım ilk uzun eleştiri yazımı, ondan sonra da kitaplar boyutuna varacak eleştiri ve eleştirel deneme türü yazılarım çeşitli yerlerde yayınlandı; eleştirdiğim ve yorumlarına katılmadığım eleştirmen ve yazarlardan hiçbirinden tek bir satır olsun yanıt alamadım, diyalog sağlayamadım… Asıl yanlış yorum senin yorumundur diyebilen olmadı.

Bana kalan da, “sivri dilli”, “ısırgan karakterli” bir ad oldu.

Ne diyelim… Yeter ki edebiyat yetim kalmasın. Ben yalnızlığa çoktan alıştım…

 

Kaynakça:

Işık Öğütçü, Zamana Karşı Orhan Kemal, Everest Yayınevi, 1. Baskı, Ekim 2012,

Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Çev.: Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005

Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev.: Cem Soydemir, Metis Eleştiri,

Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul 2001

Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk’u Okumak, İletişim Yayınları, İstanbul 2004