DOSTOYEVSKİ’DE ÇOKSESLİLİK

“Dostoyevski Avrupa sanatsal nesrinin gelişimindeki ‘diyalojik çizgi’yi izlerken yeni bir türsel roman çeşitlemesi yaratmıştır: çoksesli roman. (...) Çoksesli romanın yaratılmasını romansal nesrin, yani romanın yörüngesinde gelişen bütün türlerin gelişimindeki ileriye dönük dev bir adım olarak addetmiyoruz yalnızca, insanlığın sanatsal düşünce biçiminin gelişimindeki dev bir adım olarak da kabul ediyoruz. Bize öyle geliyor ki, bir tür olarak romanın sınırlarının ötesine geçen özel bir çoksesli sanatsal düşünce biçiminden söz edilebilir doğrudan doğruya. Bu düşünme biçimi, bir insanı ve her şeyden önce de düşünen insan bilincinin ve varoluşunun diyalojik alanının, monolojik konumlardan yapılacak sanatsal özümsemeye tabi olmayan yönlerine erişilmesini sağlar.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 355)

Dostoyevski, dünyanın en çok tanınan ve en çok okunan edebiyatçılarından birisidir. Onu edebiyatın köşe taşlarından birisi yapan ve zamanın yıpratamadığı yazınsallığını oluşturan ana öğe, “çoksesli roman” dediğimiz bir tarzın en güçlü uygulayıcılarından birisi olmasıdır.

Dostoyevski’yi “çoksesli roman” ile “insanlığın sanatsal düşünce biçiminin gelişiminde dev bir adım” atmış bir yazar olarak tanımlayan Mihail Bahtin, 1895 yılında varlıklı ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, 1975 yılında yoksullarevinde ölmüş bir edebiyat sevdalısı, bir kültürbilimcidir.

Bahtin, Dünya edebiyatında edebi metnin “kendine dönüşlüğü”nü öne çıkararak bir çığır açmış olan Rus biçimcileri ile edebiyat metni ile toplumsal olay ve olgular arasındaki bağlamı görünür kılmaya çalışmış edebiyat sosyolojisi arasındaki boşluğu dolduracak önemli çalışmalara imza atmış “Bahtin ve Çevresi”nin en üretken üyesidir… Bu çevrenin en önemli üç adı, Mihail Bahtin, Valentin Nikolayeviç Voloşinov ve Pavel. Nikolaevich Medyedev’tir. Göstergenin bilinçteki yeri, söz ve dolaylı sözün edebiyattaki anlamı, edebi metnin biçimi ile içeriği arasındaki ilişkiler hakkında önemli çalışmalar yapmış olan Bahtin, Lenin’in ölümünden sonraki yıllarda Rusya’da sürgünler yaşamış, maddi ve manevi sıkıntılar çekmiş, sürgünde yaşadığı dönemde bir bacağını yitirmiş bir araştırmacıydı. Yetmişli yıllardan sonra yapıtları Batı dillerine çevrilmeye başlandı. Kısa zamanda ün kazandı. Batı dünyasında adıyla ilgili çıkan sansasyona fazla ilgi duymadı. Alçakgönüllü bir biçimde yaşamını sürdürdü.

Mihail Bahtin’in yapıtları, yazınsal uğraş içindeki herkes için önemli bir ivme kazanma noktası, ufuk genişletici bir işlev görmüş gibidir. Wayne C. Booth, Bahtin’in Dostoyevski Poetikasının Sorunları adlı yapıtına yazdığı sunuşta, Bahtin’i okuduktan sonra üzerindeki etkilerini açıkça itiraf ederek hakkını teslim etmek gereği duyarken Dostoyevski'nin  “çoksesli roman”ı için de önemli ipuçları sıralar. “Meydan okunan ikinci grup, tekil sanat yapıtlarının açıkça okunabilen biçimsel kuruluşuna büyük önem veren benim gibi kişilerdir. (...) Bir yapıtın nasıl birleştirildiği ya da nasıl parçalarına ayrıldığı ilginç bir sorgulamaya yol açabilir ama yapıta dair bu tür sorular, bu yapıtın bizi hakikate giden olası en iyi yollar konusunda eğitip eğitmediği önemli midir gerçekten de? (...) Olayların sırasını veya geçmişe ve geleceğe dönük imaların işlenişini veya bakış açısının manipülasyonlarını karmakarışık hale getiren yeni el yazmaları keşfetseydik de, Bahtin’in söylediklerinin çoğu bundan etkilenmezdi. Önemli olan, çizgisel sıralama değil, yazarın her an yaptığı dokunuşlardır daha çok. Aradığımız şey, verili bir geçici yapıdan ve onun teknik dönüşümlerinden çok, en iyi dikey yapı olarak adlandırılabilecek şeydir. Eğer Bahtin haklıysa, biz batılı eleştirmenlerin çok büyük bir bölümünün vaktini harcamış olduğu şey hatalı veya değersizdir ya da ikisi birden söz konusudur.” (Wayne, C. Booth, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Sunuş, Metis Eleştiri, Eylül 2004, 1. Basım, s. 22)

Bahtin’in en çok ilgi duyduğu alanlardan birisi Dostoyevski yazını, diğeri de Rönesans romanının kapısını açmış olan Rabelais romanıdır. Bahtin, göstergenin çoğul karakteriyle ilişkilendirdiği bu iki yazınsal alanı, insan toplumunun pagan dönemden beri süregelen “karnavalcı yaşam” geleneği ile ilişkilendirir.

Bahtin’e göre çoksesli romanın temelinde karnavalcı yaşamın ürünü olan “Yarı ciddi yarı komik türler” vardır. Bu türlerde, entelektüel ortodoksiye karşı üstü kapalı ya da açık bir meydan okuma bulunur. (Philip Holland, Karnavaldan Romana, s 217 -dipnot). “Yarı ciddi-yarı komik türlerde güçlü bir retorik öğe bulunur ama karnaval duygusunun tipik özelliği olan neşeli görelilik atmosferinde bu öğe temel bir değişikliğe uğrar: Tek taraflı retorik ciddiliğinde, rasyonalitesinde, dogmatizminde bir zayıflama yaşanır.” (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s 218).

Bahtin’in çoksesli roman öncülü olarak gördüğü “yarı komik yarı ciddi türler” içinde, kültür tarihinde Sokratik Diyalog ve Hıristiyan resmi kültürü içine kadar sızmayı başarmış karnavalcı yaşam öğesi olan “Menippos yergisi” önemli bir yer tutar.

Yarı ciddi-yarı gülmeceye dayalı türler, taşlama, logistoricum, kendi kendine konuşma, tanrıların ve kahramanların tansıkçı eylemlerine ilişkin aretolojik türlerin yürüyüş yolu üzerinde yaratılmışlardır. Sophron’un pantomimleri, Sempozyumcular’ın zengin edebiyatı, Khioslu Ion ve Kritias’ın ilk özyaşamöyküsel edebiyatı, risaleler, kır şiirleri gibi birçok türde çeşitlenmişlerdir. Anadolu coğrafyasında da Nasreddin Hoca, İncili Çavuş, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin gibi halk hikâyelerini aynı başlık altında görebilmek olasıdır.

Sokratik diyalog, “hakikatin diyalojik doğası”na yönelmiş bir etkileşim içerir. Hakikatin tek kişinin bilincinin içinde değil, hakikati arayan insanların arasındaki diyalojik süreçte doğuşunu vurgular. Sokrates, kendisini de bir “muhabbet tellalı” olarak tanımlar, yaptığı işe, “doğum bilgisi” adını koyar. İnsanları bir araya getirip hakikatin doğuşuna yardımcı olduğu için de bir “ebelik” yaptığını söyler. 

Sokratik diyalogda bir konuya ilişkin çeşitli anlam-söylemlerin yan yana sıralandığı sinkrisis’le kişinin muhatabını kışkırtıp sözlerini meydana çıkarmak için verdiği uğraş, anakrisis iki temel araç olarak işlev görür. Sokratik diyaloğun kahramanları ideologlarla, ideologlar olarak bilinen adlarla diyalojik etkileşime giren öğrenciler, sofistler, sıradan basit insanlardır. Diyalog içinde yer alan herkes bir ideologdur artık. Sosyal konumu ve kültürel birikimi ne olursa olsun, diyaloğa katılanlar aynı düzeyde söz söyleme ve dinlenme hakkına sahiptir. Düşüncenin sınanması böyle gerçekleşir. Düşünce, taşıyıcısının imgesiyle birleştirilerek sınanmaya sokulur. Diyaloğun eşik yerlerde, kriz zamanlarında gerçekleştirilmesiyle kışkırtıcılık sağlanır. Dostoyevski’de eşik, çok önemli bir zamanaşırı imge yaratıcı diyalojik mekândır.

Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u tabut gibi bir odanın içinde, deyim yerindeyse, eşikte yaşamaktadır.

Eşik, bazı dönemsel ritüel-törenler için önemli bir geçiş zaman-uzamıdır (Metin And, Oyun ve Bügü, s 309). Özellikle birey yaşamındaki değişimleri kutsayan ritüeller (diş hediği, ergenlik ritüelleri, sünnet vb) bir eşik dönem olarak anlam kazanır.

Dostoyevski romanının eşik mekanına kriz zamanlar eşlik eder. Dostoyevski romanında kesintisiz tarihsel veya biyografik zaman neredeyse hiç kullanılmaz. Roman dokusunda birbiri içine geçmiş kriz zaman sarmalları görülür. Olağanüstü durumlar yaratılarak sözün kışkırtıldığı kriz anlarında, dönüm noktalarında, felaket anlarında, gerilim zaman ve uzamlarında gerçekleşen diyaloglar, özellikle ölüm hükümleri, intihar kararları ânında açar iç yapıyı, eşikte duran bir insanın iç hesaplaşmasını aktaran anlatımlar kurar. Dostoyevski’nin bu iki yöntemi sıkça kullandığını biliyoruz.

Çoksesli roman öncülü, “yarı komi k yarı ciddi” türlerden olan Menippos yergisinde (Menippea), gülmece, Sokratik diyalogdan daha fazladır. Anı ve efsaneden iyice bağımsızlaşmıştır... Olay örgüsü içinde felsefi yaratımın olağandışı özgürlüğü işlenir. Kahramanlarının tarihsel özellikleri ve efsanemsi figürler, zamandaşlığa, zamanla ilgili yaratıcı düşüncelerin sınanmasına engel oluşturmaz. Hakikatin kesinleştirilmesi değil, hakikatin sınanması önde tutulur. Sefalet doğalcılığıyla organik birleşim sağlanır. Genelde aşağı tabakadan insanların hiyerarşi tanımayan dünyası içinde olay örgüsü işlenir. (Bizim edebiyatımızda Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler romanında, anlatıcı çocuğun yoksul toplayıcı, yaşlı kadın Kevser’le birlikte olduğu, yoğun cinsellik de içeren uzun düş anlatısı menippos yergilerine benzer özellikler taşıyan bir örnek olarak anılabilir.)

Sokrates’in öğrencilerinden Anthistenes, menippea türüne ait ilk örnekleri vermiş bir yazar olarak kendi felsefesinin başarısını “kişinin kendi benliği ile diyalojik olarak iletişim kurabilme becerisi olarak” görüyordu (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 181). Çoksesli romanın ana öğelerinden birisi, başkalarına ait seslerin kahraman ve karakter seslerine eşlik etmesidir. Kahraman sesi mutlaka diyalojiyi sağlayacak bir eşlik kurar kendisine… Kendi kendine konuşma ile roman biçemi içinde yer alabilen bu ikinci ses, kimi zaman da kahramana yakın bir tip, anlatıcının eş benliği olarak biçeme yerleşir, diyalojiyi sağlar. Bu “diyalojik” kişilik için dünya ve Türk edebiyatında birçok örnek bulunabilir: Shakespeare’in Hamlet’inde soytarı Yorick, Dickens’in Büyük Umutlar’ında Olric, Edgar Allan Poe’da iki kişilikli William Wilson iken, Paul Auster’in New York Üçlemesi’nde beş kişiliğe kadar çıkan William Wilson, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında Olric, Adalet Ağaoğlu’nun Hayır’ında Yenins ve Layana, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sinde kahramanın ikizi gibi duran Hoca, Kara Kitap’ta Galip’in hedef kimliği Celâl, Latife Tekin’in Gece Dersleri’nde Gülfidan’la Sekreter Rüzgâr kod adlı militan, Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğusu’ndaki ‘dayı’sı, Yaşar Kemal’in bazı romanlarında kaynağı belli olmayan epik bir sesleniş…

Bu, bir sözün içine yerleşmeye çalışan ikinci ses, çoğu kez parodik bir anlatımla metne yerleşmiştir. “Anlatıya parodik ve polemik bir unsur katmak anlatıyı daha da çok-sesli, daha da kesintiye-eğilimli hale getirir; anlatı artık kendisine veya gönderge nesnesine yönlenmiyordur. (...) Ama öte yandan edebi parodi anlatıcının söylemindeki edebi uzlaşımsallık öğesini güçlendirir; onu bağımsızlığından daha da mahrum bırakır ve kahraman karşısındaki nihaileştirici gücünü azaltır. Bu edebi uzlaşımsallık öğesi ve onu sergilemek için kullanılan muhtelif biçimler müteakip yapıtlarda da (Dostoyevski’nin –bizim notumuz-) daima kahramanın dolaysız ve özerk anlamlandırma gücünü ve kahramanın konumunun bağımsızlığını artırmaya hizmet eder.” (Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 306.)

Dostoyevski romanında parodi ve polemik temeline oturmuş iç konuşmalar biçemin kopmaz bir parçası olmuştur. Kahramanın kendi sesleri çoğalır, kahramanın kendi iç sesine başkaları adına kendisine bakan başka birisinin sesi ve bu diyalogu izleyen olası üçüncü ses eklenir. “Yeraltından Notlar” bu biçemin ilk güçlü yapıtı olarak bilinir. Bahtin’e göre, Dostoyevski’de hiçbir söz başkasının sözünü yoğun bir şekilde göz ucuyla incelemeden edemez (Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 278). Dostoyevski’nin ilk ideolog kahramanı sayılan Yeraltından Notlar’ın kahramanı başkalarının kendisi hakkında söylediklerine acı çekerek kulak verir, başkalarının kendisine yönelik olası tanımlamalarını onlardan önce tahmin etmeye ve alt etmeye çalışır…

Suç ve Ceza’da sorgu yargıcı Porfiriy Petroviç psikolojiyi iki uçlu kılıç olarak tanımlar. Bu tanımlama, Raskolnikov’la yaptığı üç görüşmede de çok sesli diyaloglarla yaşam bulur. Raskolnikov’un iç kimliğine bu şekilde ulaşmayı başarır. Karamazov Kardeşler’de Dimitri’yi sorgulayanlar ise aynı başarıyı gösteremez. 

“Çoksesli Roman”ın öncüsü türlerden sayılan Menippos yergisinde, düşler ve bilinmedik yerlere yapılan gezilerle “toplumsal ütopya” düşüncesi işlenir. İç içe geçmiş türler kullanılır: uzun öyküler (novella), mektuplar, tumturaklı söylevler, sempozyumlar vb. Düzyazı ve şiir harmanlanır, türler parodileştirilerek birbirine karıştırılır.

Bahtin’e göre, Dostoyevski Menippos yergisi (menippea)lar konusunda oldukça donanımlı bir yazardır. “Menippea’nın türsel karakteristikleri Dostoyevski’nin yapıtlarında dirilmekle kalmamış, yenilenmiştir de. Dostoyevski bu türün potansiyelinden yaratıcı biçimde yararlanırken, antik menippea yazarlarından büyük ölçüde ayrılmıştır. Antik Menippea, felsefi ve toplumsal sorunları ortaya koyuş tarzı bakımından, sanatsal nitelikleri bakımından Dostoyevski’ye kıyasla ilkel ve yavandır. Aralarındaki en önemli farklılık ise, Antik Menipea’nın henüz çoksesliliği tanımıyor oluşudur. Menippea tıpkı Sokratik diyalog gibi, çoksesliliğin ortaya çıkabilmesi için gerekli belli türsel koşulları hazırlamıştır yalnızca” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 183). Türk romanıyla Anadolu dramatik halk oyunları, kuttöreleri, sözlü kültür öğeleri arasında kurmaya çalışacağımız benzeri bir bağlantı, yalnızca geleneksel kültürün güncel yazın üzerindeki izdüşümlerini açığa çıkarmakla kalmayacak, Batı ve Doğu kültürleri arasındaki köprüleri de aydınlatmış olacaktır.

Bahtin, Dostoyevski’nin tüm romanlarında menippea etkisinin açıkça gözlenebileceğini belirtir. Özellikle de son beş roman ve geç dönem öykülerinde, Bobok (1873) ve Gülünç Bir Adamın Düşü (1877)’nde bu görünüşün iyice belirginleştiğini, bu iki öykünün neredeyse harfi harfine birer menippea olduğunu söyler (Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 202).

Menippos yergisi, hakikat serüveninin anayollarda, genelevlerde, hırsız batakhanelerinde, meyhanelerde, pazar yerlerinde, gizli tarikatların seks ayinlerindeki çıplaklığını sergiler. Gözüpek yaratıcılık ve fantastik öğelerle olağanüstü bir felsefi evrimcilik, geniş ölçekli düşünme yetisi birleştirilir, bitmeyen sorular türü yaratılır. Yeryüzü ile Olympos ve ölüler diyarı arasında gidip gelen bir eylemlilikte, eşik anlarındaki diyaloglarla, ölüler diyaloglarıyla, yüksek kapılarla imge yaratıcılığı gerçekleştirilir. Fantastik bir bakış açısı içinde delilik, çılgınlık, denetlenemez hayal kurmalar, alışılmadık rüyalar görülür. Skandal sahneleri, tuhaf davranışlar, yakışıksız konuşmalar ve eylemler vardır. Keskin karşıtlıklar, zıt kavramlar bir araya getirilir. Alışılmadık bir bakış açısından gözlem yapılır. Ahlaki-psikolojik deney yapılandırılır. Çılgınlıklar, denetlenemez düşler arka arkaya gelir. Güncel ve gözde konular seçilir özellikle... (Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanında Atatürk’ün de içinde yer aldığı uzun düşte, Atatürk gibi kutsal bir simgenin de kullanıldığı olay örgüsünde zıtlar karmaşası oluşturulmuş, romanın en başındaki gösteride öğrenci Aysel’e giydirilmiş kürklü mantonun yakasındaki tilkiler doçentlik sınavındaki Aysel’in yüzünü ısırmaya başlamışlar, ayağındaki ayakkabının topuğu düşmüş, yazılı tezin yerine Batı müziği çalan, sonra Hafız Burhanettin’e, ardından ezan okumaya geçen bir plak almıştır. Arkasından kahramanın doçentlik tezi bir dolma tenceresi ile yer değiştirir. Atatürk olduğunu sandığı kişi bir avcıya dönüşür ve yakasındaki tilkiyi vurmaya kalkar… (A. Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, s 298-300). Düşün bir şölen sofrasında, aynı zamanda yemek yenilen antik bir sempozyumu andırır masada geçiyor olması anlatının karnaval gücünü daha da çoğaltmaktadır . “Rabelais, hakikatin sadece şölen atmosferinde, sofra sohbeti sırasında özgür ve samimi bir şekilde söylenebileceğine inanmıştı. Tüm sağduyu kaygılarının dışında böyle bir atmosfer ve ton, Rabelais’in anladığı şekliyle hakikatin tam da özüne karşılık geliyordu: İçsel olarak özgür, neşeli ve materyalist olan hakikat…” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 314)

Dostoyevski’nin “çoksesli roman” tarzının ana öğelerinden birisi de çoğul bakış açısı için önemli olanaklar sunan düşler olmuştur. “Dostoyevski, düşün sanatsal olanaklarını neredeyse tüm çeşitlemeleri ve nüanslarıyla çok yaygın olarak kullanmasını bilmiştir. Gerçekten de, tüm Avrupa edebiyatında, düşün kendisi için böylesine büyük ve önemli bir rol oynadığı Dostoyevski gibi bir yazar daha yoktur. Bu noktada, Raskolnikov’un, Svidrigailov’un, Mişkin, İppolit, Yeniyetme, Versilov, Alyosha  ve Dimitry Karamazov’un düşlerini ve bu düşlerin, söz konusu karakterlerin yer aldığı  romanların fikirsel tasarımının realize edilmesinde oynadığı rolü anımsayalım. Düşün dönüm noktası çeşitlemesi Dostoyevski’de baskındır. ‘Gülünç  adam’ın düşü tam da böylesi bir tipe aittir.” (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s 273)

Çoksesli romana kaynak oluşturan karnavalcı yaşamda, gülmece, modern yerginin olumsuz gülüşünden çok ayrı bir şeydir, gülenin kendisini de kapsar.

“Karnaval gülüşü, tüm halkın gülüşüdür. İkincisi ufku evrenseldir; karnavala katılan, katılmayan herkese yönelmiş bir gülüştür. (...) İnsanlar karnavalda kendilerini dünyanın bütünselliğinin dışına atmamışlardır. Onlar da tamamlanmamışlardır, onlar da ölür ve yeniden hayat kazanır, tazelenirler. Halkın şenliğe özgü gülüşünü, modern zamanların salt yergilerinden ayıran en temel özelliklerden biri budur. Gülüşü olumsuz olan modern yergici kendini alay nesnesinin yukarısında bir yere yerleştirir, ona karşıdır. Dünyanın komik yüzünün bütünselliği böylece yıkılır ve komik olarak ortaya çıkan şey kişisel bir tepki haline gelir. Halbuki halkın komik müphem gülüşü, tüm bir dünyanın bakış açısını ifade eder; ona gülen adam aynı zamanda onun bir parçası olur.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 38).

Bahtin, Dostoyevski’nin yapıtlarından giderek grotesk estetiğe, karnaval kültürüne, oradan Avrupa ortaçağına, Rönesans’a, Rabelais’e ulaşmış gibidir. 1921 yılında üzerinde çalışmaya başladığı bilinen, 1922’de yayımlanacağı duyurulmuş, ancak 1929’da yayımlanabilmiş Dostoyevski Poetikasının Sorunları adlı yapıtın sunuşunda Bahtin Dostoyevski’nin yeni bir sanatsal dünya modeli yaratmış olduğunu vurgular. (Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 45). Kitabın yayınlandığı dönemde Eğitim Bakanı olan Anatoli Lunaçarski de Bahtin ve çalışmasıyla ilgili övgü dolu bir makale yayınlar.   

Bahtin’e göre, Rabelais ve Dostoyevski romanlarındaki özgür kahramanlar, kaynağı grotesk halk kültürü olan söyleşimselliğe (diyalog) dayalı çoksesli anlatım, önceden belirlenmiş bir sona doğru gitmeyen çoğul biçem, karşıtlıkların, ayrı düşüncelerin yan yana ve karşı karşıya aynı anda konması, roman türü ve karnaval geleneği arasındaki köprüyü yapılandırır. Bahtin’in bu anlayışı, roman yazarını parçalanmış imgeler dünyasından bütünlüklü bir yapıya, epik bir dünyaya ulaşma kaygısında görmek isteyen Lukács’ın, benzer bir yapısallık ardındaki Goldman’ın toplumbilimci roman kuramlarıyla çelişmektedir.