ARINDIRILAN CUMHURİYET!

26 Temmuz 2008 tarihli Taraf Gazetesinin manşeti: “1923’te kuruldu, 2008’de arınıyor”… Arınan, ya da “arındırılan” kim? Cumhuriyetimiz…

Taraf Gazetesi’nin yazdığı somut gerçekliğimizdir: Taraf’ın da tarafı olduğu emperyalist odaklar ile bir şekilde o kervana katılmış sözde aydınlarımız, Cumhuriyet’imizi el ve güçbirliği ile iyiden, güzelden, doğrudan, onurlu duruştan, özgür düşünceden arındırma çabasına girmişlerdir!…

Konya’nın Balcılar ilçesinde kaçak çalışan Kuran Kursu’nun yıkılmasıyla 18 genç insan ölüyor 25 de yaralı var… Olaydan sonra basına yansıyan araştırmalara göre tüm ülke çapında 6.000’e yakın Kuran Kursu var. Bunların birçoğu kaçak… Ülkenin en önemli yer üstü ve yeraltı kaynakları uluslararası emperyalizmin sömürü şirketlerine “babalar gibi” satılırken, metropollerden köylere uzanan tarikatlar, kurslar ağı ile “itaatkâr ve duacı” yeni bir kuşak yetiştiriliyor.

Yıllardır kültürel ortamımızın ana gündemini oluşturan “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”, Mayıs-Haziran aylarında Şerif Mardin tarafından yeni bir tartışma alanı içine sürüklenmişti. Mardin hocamıza göre Cumhuriyet’te bu yapının karşısına çıkan öğretmen, kitabı ve öğretmenle birlikte gelmiş “inşa”, “iyi, doğru ve güzel”i kapsamayınca mahallenin “strüktürü” karşısında yenilgiye uğramış!!!

“…Gerçekten orada önemli bir şey var, aynı zamanda öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca, işte orada olan diğer elemanlar geliyor. (…) “Çünkü bu alanda yalnız mahalle yok, mahallenin içindeki cami var, caminin imamı var, imamın okuduğu kitaplar var, tekke var, tarikat var, külliyeler var, esnaf var,vs.” ( (Milliyet, 24 Mayıs 2008, Radikal, 25 Mayıs 2008)

Şerif Mardin’in yeniymiş gibi görünen bu bakış açısı ve saptaması, aslında yirmi yıldır başkaları tarafından başka şekillerde yinelenip duruyor. 90’lı yılların başında, ABD’nin Orta Doğu politikalarına şiddet, bomba, katliam, çocuk ölümleri, insanlara ekmek yerine bomba yedirme, su yerine kurşun içirme içeriği iyice eklemlenirken, ülkemizdeki kimi “aklıevvel demokratlar” da el ve güçbirliği ile bir “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür politikaları eleştirisine girişmişlerdi. Eline bir tutam tuz alan hıyar yemeye koşuyordu! Batılı Türkologlar Eric Jan Zürcher’in, Etienne Copeaux’un açtığı kapıdan sözde demokrat aydınlarımız koşaradım geçiyorlardı.

Hoca ile öğretmen ilişkisi, Osmanlı Batılılaşma çabalarının başladığı tarihlerden beri eğitim ve kültür politikalarının odağında oturan bir ikilem olarak yer almıştır. Şerif Mardin’in “hoca öğretmeni yendi” değerlendirilmesi, “işkembe-i kübra”dan atılmış tabansız bir sözdür; o kadar. Cumhuriyet içinde etkileri giderek artan kimi çevreler, ABD telkin ve yönlerdirmeleri ile imam-hatip’ten ve hocadan yana tavır koydukları için öğretmen yenilmiş göründü… 1950’den sonra Demokrat Parti’nin eğitimi teslim etmek için çağırdığı ABDli uzmanlardan Dr. Kate V. Wofford’un 1951 tarihli raporuna göre, Beşikdüzü, Pulur, Düziçi, Kepirtepe, Dicle Köy Enstitülerine başvuran 2660 öğrenciden ancak 362’si kabul edilip diğer 2298’i geri çevrilmiştir. Raporu aktaran Fay Kırby’ye göre bu rakamlar çok tipik olmayıp başvurular çok daha yüksek düzeydedir. 1953 yılında 2000 adayın başvurduğu bazı enstitülere ancak 50 öğrenci alınmıştır (Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 411, 412.)

DP döneminde de halk Köy Enstitüsü istediği halde, 1937 yılında sayıları O’a düşmüş imam-hatip okulları açıldı… Yeneni de yenileni de belirleyen siyasal iktidarlar oldu…

Emperyalizmin özgün değerlerinden “arındırmaya” çalıştığı Cumhuriyet tarihimizde ilk hücum edilen yer Köy Enstitüleri olmuştur… Çünkü orada, iyi, güzel ve doğru, halk kültürü üzerinden özgürce filizleniyor, canlı, direngen çiçekler açıyordu…

Köy Enstitüleri’nin iyiye güzele, doğruya nasıl baktığının ilk işareti eğitmenler hareketi sırasında uç vermiş… 1936 Temmuzu’nda Eskişehir Mahmudiye’de başlamış ilk eğitmen kursunu bitiren eğitmenler Ankara’ya getirilirler. 6.11.1936’da,  Ankara Halkevi’nde Aka Gündüz’ün Yarım Osman adlı oyunu ile kendi tasarladıkları Çoban adlı doğaçlama piyesi oynarlar. Sorun, köy çocuklarına yalnız ABC’yi öğretmek değil, özgür estetiği canlandırmak olarak görülmüştür... “Köy öğretmen namzetleri kendi oyunlarından evvel Akagündüz’ün Yarım Osman isimli iki perdelik bir oyununu oynadılar. Eğer kendi oyunlarını görmeseydim Akagündüz’ün oyununun köy hayatından alınmış iyi yazılmış, iyi oynanmış bir oyun olduğuna hükmedecektim. Akagündüz darılmasın ama, köylü dayılar köy piyesi yazmak ve tertip etmekte kendisini bastırmışlardır. Gördüğüm eserlerle tabiilik ve seyirciyi kavramak hususunda mukayese kabul edecek ne sahne muharriri, ne de aktör tasavvur etmiyorum. Köylüye öğretelim derken onlardan birçok şeyleri öğrenmeye muhtaç olduğumuzu keşfedeceğiz.” (Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi, 18 Kasım 1936, aktaran Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 135.) 

İyi, güzel, doğru hangisi?

Gelin, elimizi vicdanımıza koyalım, namusluca karşılaştıralım…

Bir yanda yıkılan kaçak kurs yapısında can veren 18 genç canımız ve olayı büyük bir hoşgörü ile karşılayan yakınları, bir yanda kendi oyunlarıyla izleyenleri büyüleyen, açlık ve yoksulluğun iyiyi, güzeli yaratmak için engel olamayacağını gösteren Hamidiye eğitmenleri.

Bakalım “arındırma” hesapları tutacak mı?

Ya da, İsmail Hakkı Tonguç’un Ankara Halkevi’nde Cumhuriyet aydınlığı önüne çıkmış eğitmen-halk oyuncularının çocukları, iyiyi güzeli ve doğruyu kuran bir halk olarak, emperyalizmin kültür saldırısına direnebilecek, kendileri için varolmayı başarabilecek mi?

Her şeyi zaman gösterecek; halka ve onun çoğul kültürüne inananların, gönül verenlerin kararlılığı gösterecek…