KÖY YAZININDA BİR GÖLGE: ARAÇSAL AKLIN ÖYKÜNMECİ DÜĞÜMÜ

Dünyamız döndükçe düğüm üstüne düğüm atmıyor mu kendine? Nesnel olanla bizim gerçeğimizin özdeşleşmesini ummak, boş bir çaba oluyor çoğu zaman. Gün geliyor, gözümüzle gördüklerimize inancımız olmuyor, gün geliyor dün tüm varlığımızla inandığımıza bugün gülüp geçiyor, kendimizi küçümsüyoruz. Algı ve yargı karmaşası büyüdükçe büyüyor. Ayaklarımızın altından toprak mı kayıyor, üstümüzdeki gökyüzü mü terk etti bizi, insan tarafından dışlanmış doğa mı intikam alıyor insandan, bilemiyoruz... Belki de, her şey milyonlarca yıldır aynı yerinde, aynı biçimde de, biz değişiyor, yeni ve başka bir türe dönüşüyoruz.

            Ülkemizin bugünkü karmaşık ekin ortamını, anlamamıza, kavramamıza olanak sağlayacak artsüremli, tarihcil bir çözümlemeye kalkıştığımızda yazınımızdaki kimi düğümleri açmaya giriştiğimizde, karşımıza çıkacak önemli konu başlıklarından birisi de, “köy temalı roman ve öyküler” ve Köy Enstitülü yazarlar olacaktır. Köy temalı roman ve öyküler kavramı çok geniş bir alanda değişik yapıtları kapsamına alır aslında. Biz tümünü değil, başlığın asıl işaret ettiği, bu türün bir akım haline geldiği 1945 sonrasını anlamlandırmaya çalışacağız. Yoksa ki, Cumhuriyet’in ilk on yıllarında, en büyük kenti İstanbul ve diğer kentleri de birer köy sayılabilecek olan ve neredeyse halkının tümü köylerde yaşayan, birkaç on yıl öncesine kadar da köy nüfusunun yüzde yetmişlerde olduğu bir ülkenin yazınında köyün tema olarak seçilmesi sıradan, olağan bir olaydır. 1890 yılında yazılmış Nebizade Nazım’ın Karabibik uzun öyküsü de, Hazım Tepeyran’ın 1909’da yazılmış Küçükpaşa romanı da köy temalı yapıtlar alanına rahatlıkla girebilirler. Çalıkuşu’nu da bu türe yakın değerlendirebiliriz. Yakup Kadri’nin Yaban’ı da köy temalıdır ama bunların hiçbirisi köy temalı roman ve öykü başlığı altında çözümleme ve değerlendirmeye alınmamışlar, köy yazınına yönelik  eleştirilere de hedef olmamışlardır. Başka bir “ilk olma” başlığı, bir tür yeni akım adlandırılmasıyla, Anadolu Romantizmi nitelemesiyle tanıtılmışlardır.

Köy temalı roman ve öykü deyince, bu türün kendi başına bir akım olabildiği 1945 sonrasını başlangıç alan, yazın alanında en belirgin yeri tuttuğu 1965’in hemen sonrası yıllarda yazılmış köy temalı roman ve öyküler değerlendirilmelidir. Bu akımın en önemli özelliği, özgün durumu, köyün kendisinin sanat oluşuyla, yazın tininin gerçeğe çok yakın duruşuyla ve taşıdığı aydınlanmacı öğreti öngörüsüyle, toplumcu tavrıyla ilgilidir. Bu tür, aynı zamanda, köyü dışardan gözleyen bir aydının, bir yazarın köy tutkusuyla, köycü sevecenliğiyle, köylü insana düşkünlüğüyle değil, köylülüğün bir yazın biçimi olarak sanat alanına taşınmasıyla oluşmuştur. Hasan Ali Yücel’in deyimiyle, bir dönemde, “köylü, edebiyata kendi girmiştir” (1).

Köy Enstitülü yazarların temsilciliğini yaptığı, hatta tamamen sahibi olduğu köy temalı roman ve öyküler, kırsal alandan, kapalı üretimden kentin yarı modern çevresine göçüşte, kitlelerin büyük bir hızla yeni sistemin bir parçası oluş süreçlerinde en etkin dönemlerini yaşamışlar, neredeyse tüm yazın alanına egemen olmuşlardır. Yazınımız köyle, köy de yazılı anlatıyla aynı dönemde tanışmışlardır.

“Köy temalı öykü ve roman”, Köy Enstitüleri ve Anadolu Aydınlanması’yla birlikte düşünülmeli, değerlendirilmelidir. Bu üç kavram bir sacayağı gibi ülkemiz ekinin ve yazınının hem tarihine birlikte önemli bir iz bırakmışlar, hem de bugünkü ekin ortamını oluşturan çeşitli dünya görüşleri, kuramsal yaklaşımlar içinde kayda değer bir etkinlik göstermişlerdir.

Anadolu Aydınlanması’nın kapsamını “Tanzimat Fermanı”na, “meşrutiyet” çabalarına, Hürriyet ve İtilaf, İttihat ve Terakki örgütlenmelerine kadar uzatabilmek olasıdır elbette. Ancak Aydınlanma hareketinin halk yığınlarıyla buluşmasının, karanlık içinde oldukları varsayılabilecek Anadolu kırsalının modern dünyanın Anadolu topraklarına yansıması ile yüzleşmesinin asıl odağı, ancak, Cumhuriyet sonrasının büyük eğitim atağı, eğitmen seferberliği- Batı klasiklerinin Türkçe’ye çevirisi- Köy Enstitüleri zinciridir. Köy Enstitüleri’nin de bu dönem içinde nicel ve nitel olarak en kapsamlı Aydınlanma çabası olduğunu kimse yadsıyamaz.

Bugün Anadolu Aydınlanması’nın tamamlanmış olduğu, toplum çoğunluğumuzun, bireyin kul olduğu ortaçağ karanlığından özgür birey olduğu modern çağa geçmiş olduğunu söyleyebilmek zordur belki ama, aydınlanma çabalarına ve onun temsilciliğini yapmış köy temalı roman ve öykülere yönelik, çoğu kez sinsice yürütülen bir eleştiri ve karalama kampanyası, oldukça çok sayıda yandaş bulmuştur kendisine. Tarihsel bir çözümlemeden, estetik içerikli olduğu varsayılan bir eleştiriden geleceğe yönelik koşullanmalar umulmakta, ülke koşullarıyla, yaşanan gerçeklikle yazır arasındaki bağlar koparılmaya çalışılmaktadır. Eleştiriler, köy temalı roman ve öykünün içeriğine, biçemine, biçimine yönelmiş gibi görünürken, aslında, başka amaçlar güdülmekte, bir taşla birkaç kuş birden vurulmaya çalışılmaktadır.

"Gençliğimde 'memleketimin yazarıdır' diye kitaplarını edindiğim, biriktirdiğim, hatta okuduğum orta yaşın üzerinde pek çok yazar, son yıllarda enerjilerinin bir kısmını, benim yazdığım kitapların  ne kadar kötü olduğunu kanıtlamaya harcadılar. Beni bu kadar önemsemelerine ilk başlarda sevinirdim. Şimdiyse kütüphanemi boşaltmak için depremden çok daha sevimli bir gerekçe bulduğum için memnunum. Böylece kütüphanemin Türk edebiyatı raflarında, elli yaş ile yetmiş yaş arasında, doğuştan hayatı kaymış, yarı başarılı, yarı şaşkın, vasat, erkek ve kel yazarların kitapları hızla eksiliyor." (2)  diyor çok satan, çok popüler, kültür endüstrimizin çok desteklediği bir yazarımız. Bu ünlü yazarımız, kimi yazarlarımıza karşı beslediği duyguları onların kendisine yönelmiş eleştirilerine bağlasa da, çok öncelerden, belki de yazarlık yaşamının ta başından itibaren, belli politik seçimleri nedeniyle sözünü ettiği yazarlara zaten karşıdır. Sözgelimi, kitaplık dergisinde, 2002 yılındaki bu yazısından sekiz yıl önce, bir televizyon programında edebiyat tarihimizle ilgili olarak medya ekranlarından konuşurken, "Ali gitti, Veli geldi (.....) dilinde yazan birazcık cumhuriyetçi, birazcık öztürkçeci yazarlar..." diyordu (3). Sözünü ettiği yazarlar, genelde Köy Enstitüsü kuşağından, aydınlanmacı, toplumcu tarzda yazan kişilerdir, özellikle de köy temalı öykü ve roman yazarlarıdır. Bunu çeşitli nedenlerle açık açık da söylemekten kaçınmamıştır çok ünlü ve çok medyatik yazarımız..

Genç bir öykücümüzün ödül alan kitabının bir öyküsünde, emekli olduktan sonra tüm parasını bir eski otobüse yatırarak onu bir kütüphaneye dönüştüren, otobüsüne doldurduğu Aydınlanma klasikleriyle Anadolu'ya, halkı bilinçlendirme çabasına çıkmış bir emekli memurla grotesk bir tarzda alay edilmektedir. Öyküde "budala" memura katılmış, onunla birlikte çalışmaya başlayan, sonradan emekli memuru belki de öldürmüş  (öldürenle öldürülen öykünün sonunda karıştırılmaktadır) genç bir köylünün öyküdeki tanımlanışı şöyledir: "Kitap dolu bir otobüsü kilometrelerce izleme zahmetine katlandığına göre, muhtemelen ruhları batıya dönük Enstitü çıkışlı öğretmenlerin elinde ortaokul ya da lise okumuş olduğu anlaşılan, gözlerde meraktan mahcubiyete, oradan küstahlığa sıçrayan bir bakışla acemice sorular soran biri”(4).

Köy temalı roman ve öykülere, Köy Enstitülü yazarlara, hatta öğretmenlere yönelmiş benzer değerlendirmelere, yargılamalara özelliklere de büyük sermaye tarafından desteklenen kimi yayınlarda ve genç yazarlarda sıkça rastlamaktayız bugün. Kimi aydın ve yazarlarımızın bu politikanın kolayca etkisinde kalmış olmalarının çok önemli nedenlerinden birisi de, Batı kaynaklı aydınlanma eleştirilerinden etkilenmiş olmalarıdır. 

Batı kaynaklı Aydınlanma eleştirilerine kısaca bakmanın bu bakımdan yararı ve anlamı olacaktır. Aydınlanma’ya Batı’dan gelen eleştiriler de en çok vurgulanan şey, Aydınlanma aklının, bireysel varlığın öznelliğini, bireyi silinme noktasına getirmesi olmuştur. Aklın yalnızca amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlarla tanımlanır olması yeni bir egemenlik biçimi yaratmıştır: tümelin akıl yoluyla tikel üzerinde egemenliği. Tümel, birey aklını işgal etmiştir. Aydınlanmanın kendisine ihanetinin ilk nedeni budur. Dünyayı mitten kurtarma tasarımı olan Aydınlanma’nın kendisi, sorgulanmayan bir mite dönüşmüştür...

İkinci neden, Aydınlanma’nın özne ile doğayı kesin çizgilerle birbirinden ayırması olmuştur. İnsan, içinde var olduğu doğayı kendisine tamamen dışsal bir öğe olarak algılamaya koşullanmıştır. Doğa, yalnızca üzerinde egemenlik kurmak için hakkında bilgi edinilecek bir nesneye dönüşmüştür. Ancak, insanın doğa üzerindeki bu egemenliği, aynı zamanda insanın kendi üzerinde de bir egemenlik yaratmıştır. Çünkü insan da içinde yaşadığı doğanın yazgısını paylaşmak durumundadır. Sonuçta insanı yücelten aşkın özne konumlandırması, ki modern düşüncenin temelidir, insanın çöküşünü de hazırlamıştır.

            Her öznede modernin ya da genel anlamda toplumun gerçekleştiği bir nokta vardır. Bu modern dönemde akıl üzerinden gerçekleşir. Modern dönemde akıl, toplumun bireydeki ajanı ve protezidir. Protez akıl, modern iktidarın aracıdır.. Aydınlanmanın ileri sürdüğü gibi akıl yalnızca özgürlük ve ilerleme değildir. Akıl, aynı zamanda iktidar ve egemenliktir. Modern dönemde insan teki, özgürlüğünü, biricikliğini yitirmiştir. Mekanik üretim çağında her özne bir diğerinin aynısıdır (5).

 

(Devamı yazarda)

 

BAHTİN OKUMALARI ÖNCESİNDE YAZILMIŞ OLAN BU YAZI, BATI RÖNESANSINDA RABELAİS, TÜKR EDEBİYATINDA KÖY ENSTİTÜLÜLER İLE BİRLİKTE OKUNMALIDIR. 12 EKİM 2003 TARİHİNDE BURDU7dA YAPILMIŞ FAKİR BAYKURT GÜNLERİ'NDE BİLDİRİ OLARAK SUNULMUŞTUR)