AL YEŞİL VALALIM, EMEĞE SEVDALIM…

Sevda dedin mi, akan sular durur. Durmalı… Sevdası olmayan hayat, kuru gürültüden öte nedir ki?

Oldum olası, çocukluğumu geçirdiğim, sonraki yıllarda da sıkça gidip havasını solumak, suyunu içmek, yüce dağları kaplayan bulutlarıyla bakışmak, çam ormanlarının üstünde esen rüzgârını dinlemek özlemiyle yanıp tutuştuğum Kuzeydoğu yaylalarının bin bir çeşit kır çiçeğine, göçebe kültürüne, imececi insanına sevdalıyım…

Egemen tüketim kültürüyle politik istismarcılığın başat olduğu yıllar ne çok güzelliğimizi, geleneğimizi yok edip götürdü; şimdi daha iyi anlıyorum.

O yaylalar, çocukluğumun, gençliğimin, hatta yetişkinliğimin hayatı hep yenileyen sabahyıldızı gibi oldu.

Yoksulluk kol gezerdi bir yandan… Yoğurtlu kesme çorbasıyla, peynir ekmekle, tahıl kavurgasıyla doyardı karınlar… Yüreklerdeki zenginliğin, konukseverliğin, hayat sevincinin ise ucu bucağı yoktu.

Dört beş gün sürerdi köy düğünleri. Davul zurna sesiyle atlar oynamaya başlar, eşkin vururdu. Ateşler yakılırdı bacalarda. Hemen her gece tulum çalınır, kız oğlan el ele halaya dururdu. Kaz kesimi bir şenlik, yıl başısı bir şenlik, erfenesi, kotan çıkarması, koç katımı, Hıdırellez’i farklı bir şenlik…

Düğünlerde kız evinden gelin çıkarken de, oğlan evine doğru at yarışı yapılırdı. Düğün evinin birisi köyü, diğeri yaylayı seçerse, yarış köyden yaylaya doğru geçerdi. Hem oğlan, hem kız evleri aynı yerleşimde ise, atlılar köyün on kilometre kadar uzağına çekilir, yarış atlıbaşının işaretiyle oradan başlardı. Köyde hemen her delikanlının, her yetişkin erkeğin at bindiği, kimi kez sayıları yüzleri bulan atların sarıçam ormanlarında, çiçekli yaylalarda dörtnala koşturduğu yarışlarda ilk beş dereceye giren atın tere bulanmış boynuna kırmızılı, yeşilli, sarılı, mavili, morlu ipek valalar bağlanırdı.

Yıllar geçtikten sonra öğrendim Ahıska’nın Türkçe ses uyumuna denk düşen aksanıyla “Vala” diye ad verdiğimiz o renkli ipekli kumaşın gerçek adının “Vale” olduğunu, “Vale” denen ipek kumaşın Bursa ipekli dokumacılık tarihinde önemli bir yer tuttuğunu, dokunduktan sonra pişirilerek güzelliğin perçinlendiğini… Yurt Ansiklopedisi, Bursa’ya ayırdığı 1753. Sayfasında, “Bürümcük adıyla bilinen ipekli kumaşlar da valelerdir” diyor ve ekliyor. “Bürümcüklerin en iyileri Bursa’da dokunurdu. Charles Texier, Paris’te Bursa bürümcüklerinin yaygın olduğundan söz etmektedir.” (Yurt Ansiklopedisi, Anadolu Yayıncılık, 1982, Cilt 3)

Vale, altı kuşak önce Ahıska’dan göçüp gelmiş Murat dedemin köyünün de adıydı… Yüz yirmi yılı aşkın bir süreden sonra, şimdi toprak olmuş, sesleri hâlâ kulaklarımda duran büyüklerimden büyük bir hazla dinlediğim aile öyküsünün izini sürerek 2002 yılında gittim Ahıska’ya. Türkçe konuşacak kimse de kalmamıştı, büyük dedemin yerini yurdunu bulacak birisi de…

Köy düğünlerinde yapılan at yarışlarına “Papağa at sürmek” denirdi. Kazananlar “papak” almış olurdu. Geline ait müjde yastığını oğlan evine götüren atlıbaşının elinden yastığı kapmak bir hüner, yarışta dereceye girip papak almak farklı bir hünerdi biniciler için.

Genel cerrahi ihtisasına başlamış bir yıllık hekimdim… Ölçek köyünde, arkadaşım Kurban’ın düğününde amcamın beslediği, tarım işlerine giderken kullandığı sıradan kır kısrak ata bindim, yarışa katıldım. Yarışta da hiç umulmayacak bir biçimde ikinci oldum… Herkesin gözü benim üstümdeydi. Toy babası Alişan amca, düğün evinin kapısında elindeki yeşil valayla bana yaklaşırken tereddütlüydü. Köylüleri olan bir öğretmenin uzak şehirlerden konuk gelmiş doktor çocuğu, onca anlı şanlı binicinin, gem götüren atın içinde böyle bir yarışta ikinci olmuş olabilir miydi? Yarı yoldan kaçak girmiş olmayaydım yarışa?

Atlı başı Deli Sabri ağabeyimin kilometreler önce, yarış başlarken atlıları bir hizaya dizip yüksek sesle duyurduğu parolayı ve işaretini var gücümle bağırdım düğün evinin kalabalığı iyice duysun diye. Alişan amca büyük bir hoşnutluk içinde taktı valayı atımın tere bulanmış boynuna. Geri döndüm; teriyle ıslanmış yeşil valayı anasının ak sütü gibi hak etmiş atımı şoseden gelmekte olan gelinin bulunduğu at furgununa doğru sürdüm. Gelinin yanında, elimi eline bile değmediğim, uzaktan uzağa bakışarak tutulduğumuz yavuklum da vardı…

O gün duyduğum sevinci, heyecanı bir daha hiç yaşamadım. Okullarda yüksek notlar, birincilikler aldım, bölge hastanelerinin tek cerrahı olarak çalışırken sivri dilim, hak yemez tutumum nedeniyle açığa alındığım, sürgünler yediğim gibi, çok parlak siciller, övgü dolu “takdir” belgeleri de yazdırdım, Karabük Demirspor futbol takımı kaptanı olarak şampiyonluklar yaşadım, Yunus Nadi Öykü Ödülü, Troya Edebiyat Ödülü gibi önemli ödüller kazandım ama, hiçbirinde at yarışında ikinci olduğum o günkü heyecana, coşkuya, yaşam sevincine ulaşamadım. Sonradan ne yaptığımı, nereye koyduğumu, kime verdiğimi bir türlü anımsayamadığım o vala, belki de benim biricik ömür armağanımdı.

Tere bulanmış atımın boynundaki o valada, yıllar sonra Bursa’ya gidip hekim olarak çalışmak da yazılıymış meğer. 1996 yılının 29 Ekim günü geldiğim Bursa’da, babam Dursun Akçam’a “akciğer kanseri” tanısının konduğu 2003 Temmuzu’na kadar yaşadım. Edebiyat alanına boylu boyunca girişim Bursa ile olmuştur. O şehirde Memet Ali İnan gibi, Nahit Kayabaşı gibi sanata sevdalı kültür-edebiyat insanlarını, baba dostu Nadir Gezer gibi çınar öğretmenimi, İhsan Üren, Ramis Dara, Nuri Demirci, Melih Elal, Serdar Ünver, Şaban Akbaba gibi yazıyı erdem bilen edebiyatçıları tanıdım.

Her bir kesimi farklı bir coğrafyadan gelip Bursa’ya yerleşmiş üretken insanların içinde bulunuyor olmanın onurunu duyumsadım.  

Memleketim Ardahan’da yitirilmiş güzel gelenekler, anılası yaşam parçaları, dokundukça ürperten emek ürünleri oldu da, Bursa’da olmadı mı sanki?

Yalnız Vale miydi, tarihin yaşanası anlarına parlak ve saf güzelliğiyle sevinçli ışıklar ulamış olan? Bursa’nın uygarlıklar boyunca estetikle emeği harman etmiş geçmişi, yalnızca doğada olanı değil, insanın ter kattığını, çile çektiğini de ekler hayata… Bursa, şeftalisiyle, çileğiyle, kestane şekeriyle, usta işi bıçaklarıyla ünlenmekle kalmamış, kemhasından atlasına, kutnusundan kadifesine, taftasından bürümcüklüsüne, ipekböceği kozasından al yeşil renkli sevda ve emek yüklü ipekli kumaşlara giden yolda, arı gibi çalışarak doğayı çoğaltan insanların yaşamsal etkinliğine yüzlerce yıl boyunca tanıklık etmişti.

Bursa’da yaşarken, Bursa –Ardahan arasındaki karayolunu iki kez yirmi dört saatlik otobüs yolculuklarıyla aştım; gidip geldim. Anadolu’yu karış karış geçmek, her köyün her kasabanın doğasında, insanında can bulmuş farklı bir güzelliğin tanığı olmaya çalışmak tutkusu kimi kez çileye de dönüştü. Bir ağustos ayı Ardahan dönüşünde kavurucu sıcak havada otobüsün havalandırması bozulmuştu… Tüm koltukları dolu otobüste altları bağlı ona yakın bebek vardı… Çöp kovası da çok yakınımdaydı. Analar bebek altı değiştikçe benim bölgenin kokusu bir kat daha artıyordu. Su da bitti gece… Sıcaktan yanıp kavrulan yolcular isyan etmeye kalktı. O yolculuk bana bir öykü kitabı yazdırmıştı (Yükledi Günahını Sırtına, Gendaş Yayınları)…

Bursa yollar üstüdür oldu olası… Yolun bittiği yerdir kimi kez… Çin’den Bursa’ya uzanan İpek Yolu’ndansa, yalnızca düğünlere, imece kültürüne, al yanaklı bir köylü kızına, ya da Anadolu coğrafyasına olan tutkuya değil, insanlığın beş bin yıllık hayat tarihine ulaşılır. Çin’de M.Ö. III. Bin yılda başladığı söylenir ipek ışıltısının. Güneydoğu Asya ovalarından Orta Asya steplerine, uçsuz bucaksız Taklamakan çölünden İran’a, Anadolu’ya uzanan İpek Yolu üzerine kurulur tarih zembereğinin binlerce yıllık uygarlıklar ve barbar boylar, kavimler savaşı… Bursa’nın kozadan ipeğe çıkan serüveninden derebeyleşmiş medeniyetler ile tıkanan ticaret yollarının çağırdığı barbar akıncıların kavgası filizlenir. Yalnız güzeli, has olanı, sevdayı, emeği değil, tarihi de kurar Bursa’nın ipeklisi…

Ardahan’dan Bursa’ya, bir öykü kitabı nedir ki? İbni Haldun’a Karl Marks’tan yüzlerce yıl önce toplumsal yapıların yıkılış-kuruluş öyküsünü İpek Yolu toz dumanı içinde Mukaddime’ye döktüren, de o hikâyedir.

Bursa’da düğümü çözülen İpek Yolu serüveninden, Atilla’dan Timur’a, Gazi Ertuğrul’dan Gazi Mustafa Kemal’e, tıkanan tarih yollarını açan akıncı boyları girer tarih sayfalarına. Köhnemiş uygarlıklar Rönesanslarla canlanır.

Destanlar, söylenceler kurulur ipek ve İpek Yolu üstüne… M. Ö. III. Bin yılda Çin’de başlayan ipek üretimi Hotan’a gelin giden bir prensesin saçları içinde ipekböceğiyle taşınır. Batı’ya giden yollar açılmıştır artık… Bursa’ya ulaşması 527-565 yıllarını bulur (Bursa Ansiklopedisi, Hazırlayan Yılmaz Akkılıç, III. Cilt, s 928)

O tarihten sonra Çin’den, İran’dan Anadolu’ya taşınan ipeğe, Anadolu tezgâhlarında emek verilen, ter dökülen de katılır.  İpek Yolu, bir yandan da kavimler, boylar savaşının yoludur… Sasanilerin kestiği yolu Bizans’ın çağırdığı Kök Türkler açar… Kök Türkler’i Kayı boyu izleyip gelir, yeniden ve yeniden doğuşlar, kuruluşlar için… Karasiler’de, Dağ Güneyleri’nde, Orhanelleri’nde bacalar tüter; yaylalarda şenlikler kurulur.

Çin’den Orta Asya ve İran-Mezopotamya’ya uzanan ana yol tıkanınca Hazar dalgalarıyla buluşan Kuzey Yolu girer devreye. Şam’dan Halep’e, oradan Sur ve Antakya’ya güneydeki deniz yolu da işlemeye başlamıştır bir yandan. Doruklarındaki kar beyazının çekim gücüyle ipeğin ışıltısına vurulmuştur artık Uludağ…

Nilüfer ovasının yeşili, ipekle bulacaktır öz rengini… İpek vala olup bir Kuzeydoğu yaylasındaki atın terli boynuyla, sürücüsünün akıncı ruhuyla öpüşecektir. 

Moğollar, Türkler, Sasaniler, Karakutaylar kılıç vuruşturur yolları kesen yozlaşmış uygarlıklar üstünde. İpeğin yolunu açık tutmaya, karlı dorukları, Nilüfer ovasını ipekle buluşturmaya yeminlidir insanlık…

M. Ö VII yüzyıldan kalmış tabletlere kadar uzanan İpek Yolu yazılı tarihinden, M.Ö II. yüzyılda İpek Yolu’nun büyük bölümünün Hun akıncıların elinde olduğunu öğreniriz. Saat gibi işlemektedir kandaş ve göçer toplumların adalet terazisi… Hun akıncıları, Doğu’dan Batı’ya, Çin’den Roma’ya, tüm haksızlıkların, çürümüşlüklerin ilacı olur.

Hindistan’dan fildişi, pamuk, keten kumaş eklenir ipek ticaretinin yanına; Orta Asya’dan gümüş, bakır, turkuvaz, lacivert taş…

Orhun Anıtları’nda “kutay” adıyla Türkçe’ye ses katar ipek. “Barçın”, ipekli kumaş, “Yolak Barçın” çizgili ipektir. Arapça’nın “dîbac”ında yağmurdan sonra açan kır çiçekleri gibi anılır nakışlı ipek kumaş…

Selçuklular’da başlamıştır Anadolu’daki ipek serüveni. Alaattin Keykubat zamanı açılır üretim kapısı ve sonunda Bursa’ya ulaşır.

XIV. yüzyıldan sonra Bursa, Çin’den ve İran’dan gelen ipeğin Batı’ya geçiş noktası olduğu kadar bir ipek üretim merkezi olarak da tüm dünyada anılmaya başlayacaktır.

Orhan Bey’in kurdurduğu  “Bezzâzistan”da İranlı, Hintli tüccarlarla Cenevizliler, Floransalılar, Venedikliler buluşurlar. 300-400 baş hayvanlık kervanların tırnak aralarında Isfahan’ın, Halep’in, İskenderiye’nin, Erzurum’un tozları taşınmaktadır Bursa’ya. İster İranlı olsun tüccar, ister Ermeni; hep “acem” olacaktır adı... Bezzâzistan’da hamcıdan dolapçıya, bükücüden boyacıya; oradan dokumacıya ulaşır loncanın işbölümü… Kadifeci, kemhacı, futacı, valeci el atar son aşamada…

Önce kadifesi ünlenmiştir Bursa’nın. Kadife ustaları “altılar” denen bir denetim kurulu kurar... “Özyönetim”le işlenmektedir kadifeler. Şeyhinden kalfasına, işçibaşından yiğitbaşına, iki ehli ibreyle kurulmuştur demokrasi… Osmanlı, köle çalıştırmayı ve derebeyleşmeyi, Bizans medeniyetinden görmüş olsa da, henüz üreticinin sırtından çarık çıkartacak kertede yozlaşmamıştır.

I. Mehmed’in yaptırdığı İpek Han’da, II. Mehmed’in yaptırdığı Mahmut Paşa Han ve Koza Han’da, I. Bayezid’in yaptırdığı Pirinç hanlarda buluşmaktadır üretenle taşıyan, alanla satan…  

Batı Anadolu pamukluları da Bursa’dan Avrupa’ya doğru yola çıkmaktadır. 1487 yılında ithal mallardan alınan vergi 140.000 Duka’ya ulaşmış, Bursa’da gümüş ve bakır para basan darphaneler kurulmuştur.

16. yüzyılda Bursa ipeği iyice nam salmıştır Avrupa’ya… Bursa’nın ipeğinde binlerce kilometre boyunca yan yana uzanan uygarlıklar dışında Balkanlar’ın, Akdeniz’in motifleri de öbek öbek işlenmiştir. Bursa’da, Himalayalar’dan Horasan’a, İran’dan Roma’ya, İtalyan’dan Uygur’a; kültürler, halklar, coğrafyalar iç içe geçmiştir…

İpekböceğinin ördüğü kozaya sınıfı toplumun hastalık kurdu da girmeye başlamıştır bir yandan. Bir zamanlar yol açıcı olan göçer Türk, yerleşip derebeyleşince, roller de değişmiştir. Bizans ve Arap medeniyetlerinden aldıklarıyla kan kardeşliği yerine sınıflı toplumu seçen, toprakları “Beytülmal-i Müslimin” iken kesim düzenine geçmeye başlayan Osmanlı’nın Yavuz Selim’i kesecektir İran yolunu.

1581 yılındaki İran savaşından sonra 60-65 akça olan ipeğin topu 135-150 akçaya yükselmiştir. 1590’da Kanuni’nin İranla yaptığı anlaşma ile 200 yük ipek gelir Bursa’ya.

 Vergi gelirleri XVI yüzyıldan başlayarak mukatâyaa’ya verilmiştir. Yozlaşan yönetim sistemi, devlet gelirlerindeki azalmayla kendisini gösterecektir. XVII. Yüzyıla kadar 6 Milyon akçe olan gelir, bu yüzyılda 1.6 milyon akçeye düşecektir. Çalışan ve üreten, çileyi çeken yerli halk, ticaretini yapan, kazanansa levanten azınlıktır.

XVII. yüzyıl ikinci yarısında kozacılıkla uğraşan 387 tezgâhtan yalnızca 32’si levantenlere aittir. 180 kişilik dolapçı takımının tamamı ve boyacıların çoğunluğu Türk’tür. 593 dokuma tezgâhının tamamı ve çalışanlar da yerli halktır. 1807’de dışarı ipek ihraç eden 16 tüccardan 12si Rum ve Ermeni levantenlerdir. Bursa’ya dışarıdan ipek getirenlerin %68’i de onlardandır. (M. Asım Yediyıldız, XIX. Yüzyılda Bursa İpek Sanayi ve Ticaretinde Gayrımüslimlerin Yeri, 1992)

XVII. yüzyıla kadar Bursa, Balkanlarla Doğu Avrupa’nın, İstanbul’la Orta Asya’nın öpüştüğü bir durak yeri gibidir.

Yine XVII. Yüzyılda Rönesans’ın ve geniş yeniden üretim örgütlenmesinin hız verdiği Batı ekonomileri iyi kalite ipek üretmeye başlamıştır. Anadolu’da derebeyleşmiş devletin yetkilerini devrettiği mukâtaa baskısından ve zaman geçtikçe ağırlaşan haraç taleplerinden kaçan tüccar ve üretici, İzmir-Foça çevresine konuşlanır olmuştur.  

Her şeye karşın, Bursa’da yüzyılların el emeği, göz nuru vardır. 19. yüzyıla varıldığında bile, Hüdavendigar Vilayeti’nin Timurtaş (Demirtaş) ve Ertuğrul sancağında (Lefke) üretilen ham ipek dünyanın en kaliteli ürünü olarak aranmaktadır. Bursa’da ipek üretilirken kozası kullanılan Bombyx Mori, tüm öteki ipekböceklerininkinden daha sağlam bir salgı üretmekteydi (Yılmaz Akkılıç, Bursa Ansiklopedisi, Cilt III, s 927)…

Batı’nın 19. Yüzyıl başında, Lyon’da 1824 yılı kullanmaya başladığı buhar gücü, 1837 yılında Bursa’ya taşınmıştır. 1845 yılında Bursa Kayabaşı’ndaki buharlı ipek çekme fabrikalarında Taşciyan Ohannes’in, Bayoğlu Osep Ağa’nın, Fransız uyruklu Falkeisen’in adları yazılıdır. 1856 yılında çoğunluğu levanten ortaklıklı yabancı sermayenin kurduğu fabrika sayısı 37’ye ulaşmış, mancınık sayısı 3000’i bulmuştur (Bursa Ansiklopedisi, III Cilt, s 931). Fabrikalar kurulduktan sonra, halk ipek üretimi yerine kozacılığı yönelmek zorunda kalmıştır. Fabrikalar da ham ipek üreterek Batı’ya aktarmaktadır. 19. yüzyıl ikinci yarısında ipek ipliği ve kozası ihracatının % 90’ı Fransa’ya gerçekleştiriliyordu. Kentte avans vererek yaş koza ve ipek ipliği toplayan Fransız tüccarların ihracattaki oranı % 97yi bulmaktaydı. % 3 ile geriden İngiltere gelmekteydi.

Süreç, Bursa’da ipek kumaş üretimini azaltan, ham ipek ve kozacılığı kışkırtan bir yönlendirme ile yürümektedir. Anadolu, Batı’nın ucuz hammadde ve işgücü kaynağı olma doğrultusunda adımlar atmaktadır.

19. yüzyılın ikinci yarısında çıkan Karataban ve Baygın hastalıklarıyla 4 Milyon kilo olan yaş koza üretimi 400-500 tona düşecektir.

1869 yılında Süveyş kanalının açılmasıyla ucuz Çin ipeği Batı piyasasına daha kolay ulaşmaya başlayacak, Bursa’da koza ve ipek üretiminde yeni bir gerileme yaşanacaktır.

Zaman 20 Aralık 1881’i gösterdiğinde, Düyun-u Umumiye el koyacaktır Bursa’nın ipek gelirlerine. 6 Haziran 1889’da Koza Han’da Bursa Ticaret Odası kurulmuş, Bursa ipekçiliğini geliştirmek amacıyla çalışmalara başlamıştır. İpek üretiminin kalite ve miktarını kontrol edebilmek amacıyla kurulmuş komisyonda Bursa’daki ipek fabrikatörlerinden Hafız Bey, Mehmet Said, Kostanbay, Köleyan Diran, Boduryan Akpos, Köleyan Hacı Minas, Kapıcıyan Zenop yer almıştır. Bu komisyondaki dört üyenin Ermeni kimliği, ikisinin kölelikten gelme bir geçmişe sahip olmaları, dönem ekonomi politiği üzerine önemli ipuçları taşır. 

I. Dünya Savaşı, arkasından Ermeni techiri ile iyice sendeler ipekçilik... Cumhuriyet’ten sonra 1930 yılı kurulan İpekböcekçiliği Enstitüsü ile ipek ve koza üretimi yeniden canlandırılmaya çalışılacaktır… Arkasından, 1940 yılında Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği kurulacaktır.

İş işten geçmiş, ok yaydan çıkmıştır bir kez…

Sentetikleşme ve Batı teknolojisi karşısında yaya kalış kaçınılmaz bir yazgı gibidir. 2000 yılında koza satışı yalnızca 5.402 kilodur.

Bursa’nın kozadan ipeğe giden serüveni Refik Halit Karay’ın 9 Eylül 1909 günü İkdam Gazetesi’nde yayınlanan “Hakk-ı Sükut” öyküsüyle edebiyat alanına taşınmış, Sait Faik’in 1929 yılında yazdığı İpek Mendil öyküsü ile sevdalandığı kıza götüreceği ipek mendil için canından olan genç delikanlının avucundan bembeyaz dökülmüştür.

Duyguyla harman olmuş, sevdasının tadına varmış güzel yazı, bir tür ölümsüzlük çağrısı gibidir ipeğe…  

Bursa’nın ipek hikâyesinde Çin’le Anadolu, Doğu’yla Batı buluşur. Kuzeydoğu Anadolu’nun günler süren köy düğünlerinde davul zurnayla, tulumla oynayan, yanık sevdaların odağı olmuş genç kızların giyindiği kemhanın, kutnunun, kadife kaftanın alına yeşiline Bursa’daki çilekeş üreticinin teri düşer. Bir zamanlar her gelinin, genç kızın belinde ışıldayan gümüş kemerde de Anadolu’ya zenginlik katmış Ermeni ustaların emeği eşlik eder…  

Anadolu’nun Batı ucunda da şenlik kuruyordu üretken insanlık… Altı haftalık ipekböceği ömrü, dört uykuda dört kez değiştirilen deriyle evrilirken, böceğin koza örmesi bittiğinde başlıyordu “koza yolma düğünü”, “koza yolma helvası”… En içten gülüşlerle oyuna duruyordu insanlık; yediden yetmişe...

Çıkara dayalı geniş yeniden üretimin egemen oluşuyla birlikte, halklar, milletler savaşa tutuşturuldu. Dostluğun yerini düşmanlık, doğal güzelliklerin yerini sentetik ürünler aldı. Üreten, oynayan, yaşatan doğal insandan, gözünü kırpmadan adam öldüren, baş kesen, kan içen sentetik insana geçişin de hikâyesidir sanki ipeğin hikâyesi.

Hayatın sentetikleşmesi, duygulu dokunuşlar yerine naylon yapaylığının ve bindirilmiş bedensel hazların öne geçmesiyle birlikte, Bursa’nın ipekçiliği, kozadan ipeğe giden serüveni de bir yürek acısı gibi kalmış görünüyor. Her şeye karşın, o serüvende dünün öyküsü olmaktan başka bugünün özlemlerine, geleceği kararmış doğanın kurtuluşu için yakılacak ışıklara ilişkin imgeler de yaşıyor…

İnsan emeği ve imgesel aklı, er ya da geç, ipeğin ışıltısıyla aydınlatacaktır hayatı…  

Öyle ipeksidir, öyle yaşanasıdır bu umut.

01 Ekim, 2013, Alper AKÇAM

 

Kaynakça:

Bursa Ansiklopedisi (Hazırlayan Yılmaz Akkılıç), Cilt 3, Burdef Yayınları, İstanbul 2002

İslâm Ansiklopedisi, Cilt 6 ve 22, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 2000

Yurt Ansiklopedisi, Cilt 3, Anadolu Yayıncılık, İstanbul 1982,

M. Asım Yediyıldız, XIX. Yüzyılda Bursa İpek Sanayi ve Ticaretinde Gayrımüslimlerin Yeri, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Tarihi Anabilim Dalı, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 4, Cilt 4, 1992

 

BU YAZI OLAY GAZETESİ EKİNDE YAYINLANMIŞTIR