KEMAL TAHİR; DEVLET ANA VE TARİH GERÇEKLİĞİ

Edebiyat dili, kesinliklerden, kaba gerçeklerden, tartışılmaz doğrulardan uzağa kaçar… Bir edebiyat metnine giren tarih parçası da, metnin dokusunda işlenirken kaçınılmazca kendi gerçekliğinden farklı noktalara doğru gidecektir.

Edebiyat metnini bir toplumbilim duyurusu, birer kuramsal bildiri aracı kılmak isteyen bazı yazarlarda, bu uzaklaşma ve farklılaşma, tarih gerçekliğinin yadsınmasına, hatta tersine dönmesine kadar varır.

Edebiyat tarihimizde, tarihle edebiyatı birbirine en çok dolaştıran, sonuçta, tarihi de kendi bakış açısına göre yeniden düzenlemeye kalkan yazarların en başında Kemal Tahir yer alır.

Kemal Tahir, 1945’lere kadar yazılmış romanlarımıza “Türkçede yazılmış roman” demekte, “Türk romanı” dememektedir. Devlet Ana’nın ilk baskılarında arka kapakta yer alan açıklamaya yeni baskılarda yer verilmemiştir.  “... dış kalıpları gibi romanımızın özü de, sadece yerli adlar taşıyan yabancı insanların özentili serüvenlerinden ibaret kalmıştır.” (Kemal Tahir, Notlar 1, s 98; anan: Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. Cilt, s 177) Kemal Tahir’e göre bizim toplumumuzda yazılan romanlar, Batılılaşma çabaları gibi yanlış bir anlayıştan devinerek oluşmuşlardır, taklittir, bize özgü değildir.

Hadi Tanzimat edebiyatında, Serveti Fünun’da bu taklit işi epeyce yer alır deyip yutalım bu yorumu... Peki Hüseyin Rahmi’yi, Sabahattin Ali’yi neremize sığdıracağız?

Kemal Tahir’in yayımlanmamış yüzlerce sayfa el yazmasını, kuramsal değerlendirmelerini de okumuş olan Berna Moran, Kemal Tahir’de, romanın toplumsal ve tarihsel süreç içinde yapılanmış kişinin dramını anlatan bir tür olduğu görüşü ile devlet yapısı içindeki dramın bireyin dramını yansıtmış olacağı şeklindeki birbiriyle çelişen iki görüşün sürekli yer değiştirdiğini ve onun yaşamının son yıllarında tamamen bir sosyolog gibi yazmaya, bilgi verme çabasını önde tutmaya çalıştığını belirtir.  

Semih Gümüş, Kemal Tahir romancılığı üzerine yazdığı “Osmanlı’nın Kemal Tahir Üstündeki Gölgesi” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “Tarih tezini tanıtlama ve ‘bilimsel roman’ kuramını uygulama kaygısına düştükçe, roman kişileri de Kemal Tahir’in sözcüleri konumuna düşmekten kurtulamazlar. Bu toplumbilimci yaklaşımı içinde, hiç kuşku yok ki roman da bir araca indirgenecektir....” (Semih Gümüş, Yazının Sarkacı Roman, s 31)

Semih Gümüş, Kemal Tahir’i, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme ve çöküş sürecine ilişkin bir açıklama getirememiş olmakla da eleştirir... (Semih Gümüş, Yazının Sarkacı Roman, s 32)

Taner Timur, Kemal Tahir’in Devlet Ana’sıyla ilgili bir yazısında, Kemal Tahir’in Osmanlı devletinin yıkılması işini Batı’nın yerli ajanlara yaptırdığı yolundaki açıklamasını yeterli bulmaz. K. Tahir’in devşirme ajanların kimliği konusunda açık olmadığını, Hıristiyan ve Yahudi azınlıklar yıkımda sorumlu tutulacaksa, bunun tutucu bir tez olacağını söyler. (Taner Timur, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, s 224)

Kemal Tahir’le ilgili ilginç değerlendirmelerden biri de Demirtaş Ceyhun’a aittir. Ceyhun, Kemal Tahir’in Osmanlıcılık tutkusunu bir tür spekülasyon olarak değerlendirir. Ona göre, Kemal Tahir için tabu olabilecek bir konu yoktur ve her konuda sesli düşünen bir insan olarak, kendince bilgili olduğu Osmanlı tarihine sıkça girip coşkulu, abartılı konuşmuş, konuşur gibi yazmıştır. (Demirtaş Ceyhun, Türk Edebiyatındaki Anadolu, s165) 

Orhan Pamuk ise, Kemal Tahir’in dili öne çıkaran romancı tarzını sever. Kemalizmi “Batılılaşma ihaneti” içinde olmakla eleştiren Kemal Tahir’in bu yaklaşımının kendisi hakkında kesin çizgilerle belirlenmiş yargılara yol açtığını, romanlardaki “dilden ve mizahtan” tad alınamadığını söyler. (Orhan Pamuk, “Kemal Tahir’in Devleti ve Dili”, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış, Cilt 2, s183) Orhan Pamuk, Kemal Tahir’in romana kattığı “bilgi”nin hiç de iğreti durmadığı görüşündedir. 

Ne Semih Gümüş’te, ne Taner Timur’da, ne de Orhan Pamuk’ta, Kemal Tahir’in “özgün tarih tezi” ile ilgili söz söyleyen tarih ve edebiyat kökenli diğer eleştirmenlerin hiçbirinde nesnel ve çözümleyici bir çalışmanın izleri bulunamaz. Osmanlı çöküşünde toprakta dirlik düzeninden kesim düzenine geçişin, göçebe demokrasisinden derebeyi despotluğuna atlamanın, kendi kurucusu boyla, halkla oluşmuş kopukluğun, kültürde yabancılaşmanın (Arapça, Farsça, Türkçe karması eklektik Osmanlı yazı dili, mazmun yinelenmesi ve kutsal metinler kaynaklı Divan Edebiyatının, saray kültürünün benimsenmesi, ritüeller kaynağı, karnaval toplumu Anadolu’dan kopuş...) sözü edilmez. Ekonomik altyapıdaki yozlaşma ile ideolojik anlamda bireyi yönlendiren kültürel karmaşa ıskalanır, yüzeysel, Batı kaynaklı kavramsal açıklamalarla yetinilir.

Tüm bunların ayrıntılarıyla açıklanabilmesi, toplumbilimcil yorumlar getirilebilmesi için başka bir kaynağa gereksinim olacaktır... 

 

(DEVAMI YAZARDA)