SAİT FAİK: HANGİ SUDA HANGİ BALIKTIR Kİ, ÖYKÜMÜZ?...

Hele dinle gözüm…

Tut ki, karlı bir kış günü, iki bin metre yükseltideki Çıldır gölünün yüzeyini kaplamış yarım metrelik buzu kırmışlar. Tutup çıkarmışlar kış güneşinde her bir pulu bin bir yıldız gibi yanıp sönen sarıbalığı… Göl kenarındaki “Atalay’ın Yeri”nde, bir Anadolu öyküsüne katık etmişler…

Sarıbalık, ayladır içinde özgürce gezindiği buz gibi dağ sularından sigara dumanı doldurulmuş bir odadaki soba sıcaklığına donuk gözleri ve açık kalmış ağzıyla taşınmış, kızarmış yatmaktadır dilim dilim…

Doymak bilmeyen insan açlığına hoş geldin ölüm!

Burgazada’yı, Kalpazankaya’yı anımsıyorsun birden. Marmara lodosundan Ardahan yaylalarının dağ rüzgârlarına karışmış, belleğinin kapısını kapatsan penceresinden girmekte hiç zorluk çekmeyen öykülerden çıkagelip Sait Faik oturuyor masana.

Dülger balığını atmosferimize alıştırdığımızda, şair, küskün, anlaşılmayacak birisi olacağını çok önceden söylemişti Sait Usta. Balıkla birlikte içten dostluğunu da sunmakta yarışan Çıldırlı Atalay’ın ellerinde ölümü tatmış sarıbalık da, allı yeşilli pullarıyla, çevredeki yaylalardan her çırpınışında ayrı bir efsane yaratan göl sularına kadar uzanan halk anlatılarını dinleye dinleye yöre halkı kadar oyuncu, sanatçı bir ruha ve bakış açısına sahip olamaz mı acaba?  

Suskun oturuyorsun Sait Usta’yla, karşılıklı… Onun yüzünde dülger balığının ölüm titreyişini izliyorsun sanki; daha birkaç saat önce buz tabakasının altındaki mavi dağ sularında özgür gezerken görmüş gibi olduğun sarıbalığın içinde yarattığı ürpertiyi de duyarak. O karşılıklı susuşta, doğal sayılabilecek balık ölümlerinden daha ötede, daha can yakın bir şeyler olduğunu da duyumsuyorsun…

Mavi lacivert derinlikleri bulup üstündeki kirleri atabilmek umudu ve telaşıyla soluk soluğa koşan bir nehre dökülen fabrika artıkları yağıyor başınızdan aşağı… Deterjanlı kimyanın köpüğünde yan yatmış balık ve kuş ölüleri… Sait Usta’yla birlikte oturduğunuz o salaş meyhanenin kirli camlarından görünen 2000 metredeki Çıldır gölü kenarındaki çimli çiçekli yamaçlara yüzlerce kilometre uzaktan getirtilmiş kaçak koyun sürülerine takılıyor gözleriniz… Kalaşnikoflu çobanların güttüğü, uzak aşiretlere ait koyun sürüleri, dünyanın en güzel kır çiçekleriyle donanmış, erozyonun hemen hiç olmadığı bu coğrafyada çiçeği köküyle birlikte çekip koparırken gölde yüzmeyi sürdüren sarıbalığın içi titreyecek... Başka bir kuytulukta, yörenin bin bir çeşit çiçeğine sevdalı Kafkas arısını soysuzlaştırması, balını yağma etmesi kaçınılmaz olan dışarıdan getirilmiş saldırgan arılara ait kovanlar dizili…

Kalaşnikoflu çobanın cebinde de, sürünün yakın bir köyden birisine ait olduğuna ilişkin düzmece bir belge, ya da her olanakta yöreye yaptığı hizmetleri saymakla bitiremeyen, gözü bir an önce oralardan kaçmak, Batı’da bir yere atanmakta olan bir bürokratın imzasını taşıyan yetkin bir buyruk…

Sait Usta konuşuyor… “Çoktan beri şehre inmemiştim. O gün, insanları sevebilmek arzusuyla otelin kapısını açtığım zaman, ilk karşıma çıkan insan, bir küfeci çocuğu oldu.

Kirli soluk yanaklarına, çıplak ayaklarına merhametle değil, sevgi ile baktım. Zaten otelin kapısından bu niyetle çıkmamış mıydım? Onu kucaklamak, köşedeki kunduracıdan ona bir lastik ayakkabı, biraz ilerideki Yahudiden bir beyaz keten pantolon almak arzusuyla durdum.

-Ne bakıyorsun, efendi, dedi, hamal mı lazım?

-Yok çocuğum, dedim.

Gel sana, bir pantolon, bir ayakkabı alayım demek üzereydim. Fakat gözlerini görünce vazgeçtim. Onlar bir acayip hastalığı benim sevgi dolu gözlerimde yakalamak istiyor gibi dikkatli, yakalamış kadar mustarip ve haindiler.

Bununla beraber, yirmi beş kuruş çıkarıp verdim, yürüdüm. Arkamdan koşup iade etti. Yüzünü görmedim, fakat elleri kararlı idi.

-Her sakallıyı baban zannetme, anladın mı?” (Sait Faik, Şehri Unutan Adam, Bilgi Yayınevi, Bütün Eserleri 1, 18. Basım, Aralık 1999, s 64).

Sen de Sait Usta’ya anlatıyorsun… Aranızdaki onlarca yıllık zamana, tam iki bin metre yüksekliğe ve bin beş yüz kilometre uzaklığa inat bir öykü gibi… Tut ki diyorsun, Ankara bulvarlarında otomobil kullanıyorsun. O sıkışık trafik içinde bir diğer bulvara geçmek için bir ara köprüyü kullanırken, bir gün önce yol kenarında simit tepsisi devrilmiş, satacağı simitler yerlere dökülmüş bir çocuğu simitlerin başında ağlamaklı gördüğünüzü anımsamışsın. Kendine kızmışsın, durup da çocuğun eline iki kuruş harçlık vermediğin, acısını, üzüntüsünü biraz olsun paylaşmayı zamanında akıl edememiş olduğun için. O gün, aynı yoldan, aynı köprüden geçerken, birden aynı çocuk çıkıyor karşına! Yine devrilmiş simit tepsisi, yine simitleri yola ve çimlerin üzerine dağılmış, simitçi çocuk yine gözlerinden aktı akacak yaşlarla, oracıkta…  Ötesini berisini düşünmeden, çok önceden verilmiş bir kararla cebine davranıyor, belki de çocuğun tüm simitlerinden fazlasını satın alabilecek bir parayı uzatıveriyorsun eline. Parayı kaparcasına alırken de simitçi çocuğun gözlerinde acı ve üzüntüden çok oyunda başarılı olmuş, seni alt etmiş bir kurmacanın hain ışıltısını yakalıyorsun… Oradan ayrılırken, bir ya da iki gün sonra aynı yerden bir kez daha geçecek olsan, aynı çocuğu aynı yerde aynı durumda göreceğini biliyor ve böyle bir onursuzluğu karşılığı emek olan bir değerle ödüllendirdiğin için kendine kızıyorsun.

“Yuvarlak dünyanın üzerinden akıp geçen yıldızlara bakan vapurlarda geçecek ömürlerin” şairane bir tanıklıktan öte içimizi acıtan şeylere karşı hiçbir değişim gücü taşımadığını anladığın anda ne yapacaksın peki Usta, diye soruyorsun…  

“Bu yeşil, sarı, lacivert bayrak sizin bayrağınız. Komşu kabilenin bayrağı aynı renkte, aynı şekilde, fakat üzerinde dokuz yıldız var.

Onun için mi boğazlaşıyorsunuz? Kavgadan evvel evlerinde yemek yediğin, başı sana dokunduğu zaman yaşadığını hissettiğin çocuğu bu dokuz yıldız için mi öldüreceksin?

Anlaşıldı, ben bayrakları değil, insanları seviyorum. Öyle ise, yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakan vapurlarda ömrüm geçecek.” (Sait Faik, Robenson,  Bilgi Yayınevi, Bütün Eserleri 1, 18. Basım, Aralık 1999)…

Öykü konuşurken susuyor Sait Usta… Sen susamıyorsun. Ne zaman ki, “aralarında motorlu sandallara, altın yıldızlı güvertelerinde yalancı insanlar bulunan kotralara sahip çocuklar da bulunan on altı çocuk” (Stelyanos Hrisopulos Gemisi adlı öykü’den)Trifon’un kendi elleriyle yaptığı, her santimine günlerce emek verdiği, dünyadaki tek koruyucusu dedesinin adını koyduğu Hrisopulos gemisini taşlarla saldırıp batırdılar; hiç anlamı kalmadı hangi suda hangi balık olduğumuzun ustam, diyorsun… Hiçbir önemi kalmadı. Sen değil miydin Sinağrit Baba’ya, “Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresinin koşup o yakamoz yapan ipi koparmayı akıl ettikleri zaman, bu hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi” dedirten Usta? (Sinağrit Baba, Bütün Eserleri 4, Bilgi Yayınevi, On dördüncü Basım, s. 129). Ve yine sen değil miydin, yedi rengin en koyusundaki, zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşan muhteşem ilkçağ kralını hiçbir insanlık sınavından geçmemiş birisinin oltasında ölümlere gönderen?...

Buz gibi dağ sularıyla buğulanmış bardağındaki beyazlığı tutuyor göl ve deniz ışıklarına doğru Usta;

“Peki” diyor, “o zaman sarıbalıklar, dülger balıkları, Sinağrit Babalar için içelim… Hiçbir insanlık sınavından geçmemiş olanlarla o sınavda sınıfta kalmış olanlar uzak dursun bize…”

İşte şimdi oldu Ustam diyorsun, hangi suda hangi balık olduğumuzun bir anlamı var artık…