SANAYİLEŞME, TARIM VE HAYVANCILIK

Ülkemizde üzerine en çok üzerine konuşulan, en çok kafa yorulan konulardan birisi de sanayileşme ile tarım ve hayvancılık arasındaki ilişkidir. Tarım ve hayvancılığa bölgelere göre arıcılık, balıkçılık gibi yan üretim alanlarını, tarım ve hayvancılıktan ayrı düşünülemeyecek, bir ayağını doğaya, doğanın korunmasına basan iş ve geçim kaynaklarını da eklemek gerekecektir.

Sanayileşme ile tarım ve hayvancılık arasındaki ilişkileri, çelişkileri irdelerken, 15-16. Yüzyıllarda başlayan, 19. Yüzyılda doruğa ulaşan teknolojik gelişme, üretimde makine kullanımı ile doğal kaynaklardan daha fazla yararlanma, buna bağlı olarak insan yaşamında oluşan göreli bolluk ve rahatlığın kültürel alanda sürmekte olan izlerinin de etkisi altındayız. 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra oluşmaya başlayan, yüzyılın sonunda ve 21. yüzyılın başında ürkütücü boyutlara ulaşan, insan toplumunun geleceğini tehdit etmeye başlayan küresel ısınma ve doğal yıkımın da sanayileşmenin sonradan ortaya çıkan bir etkisi olduğu bilinmelidir. Bugün ve sonrasında, sanayileşme ile “gelişme” ve “kalkınma” kavramları arasındaki doğrudan işleyen denklemde soru işaretlerinin olduğu, hatta tersine işleyen kaygılı bakışların bulunduğu da unutulmamalıdır.  

Tarım ve hayvancılık ile sanayileşmeyi yan yana düşündüğümüzde, tarımda teknolojinin kullanımı, planlı bir makineleşme gündeme gelecektir. Bu bakış açısının tarım ve hayvancılık yerine sanayiyi yeğlemekle, öyle bir tercih yapmakla ilgisi yoktur.

Gordon Childe, son düzeltisini 1951 yılında yaptığı “Kendini Yaratan İnsan” adlı yapıtında şunları söylüyor: “Çağdaş bilimin devinim ve aydınlatma araçlarının sağladığı zaman ve yer özgürlüğünden ve hızlı dolaşımdan hoşlanıyorsanız, gelişimden yana olumlu yanıt verirsiniz. Ama, bu araçlardan yararlanacak ekonomik araçlardan yoksunsanız, ciğerleriniz hava kirlenmesinin zehriyle dolmuşsa, ya da oğlunuz çağdaş bir silahla öldürülmüşse, yanıtınız olumlu olmayacaktır.” (Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan, Varlık Yayınları, Dördüncü Basım 1992, s 10)

Childe bunları söyleyeli tam altmış üç yıl olmuş. Çok sular akmış köprülerin altından. O zaman ozon tabakasındaki deliğin sözü bile edilmezken bugün bir cehennem işareti sayılmaya başlanmış, dünya nüfusu tam üç katına çıkmış, kasırgalar, fırtınalar, hortumlar, su baskınları çoğalmış, kanserli sayısı üçe dörde katlanmış, tıpta bazı hastalıkların tanı ve tedavisinde ilerlemeler yaşanırken adı bile bilinmeyen yeni hastalıklar çıkmaya, bilinen ilaçlara dirençli yeni mikroorganizmalar yayılmaya başlamış, akarsular daha da kirlenmiş, kutup buzları erimiş, kuraklıklar artmış, dereler kurumuş, bazı bitki ve hayvan türleri yok olmuş veya tükenmenin eşiğine gelmiş… 

Her şeye karşın, çevre sorunları, gelecek üzerine olasılık tartışmalarını ve duygusal yaklaşımları bir yana bırakıp bugünkü yapı üzerine konuştuğumuzda da kimi yanılgılara düşülebilmektedir. Özellikle de gelişmemiş ülkelerde can yakıcı konumda bulunan yoksulluk ve işsizlik sorununa çözüm olarak “sanayileşme” nin önerilmesi, ilginç çelişkileri içinde barındıran bir düşünce olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal ve örgütlü güçler aracılığıyla denetlenemeyen “sanayileşme”, çevreye zarar vermekte, nehirleri, kırları, havayı kirletmekte, doğal kaynakları kullanarak geçimini sağlayan geniş nüfus kesimleri için yıkıma yol açmaktadır. İç Ege’de tarım ve hayvancılığın çevre kirliliğinin de etkisiyle gerilemesi sonucu geçim kaynaklarından yoksun kalan insanlar, sağlıksız ortamlarda düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalmıştı… Soma madeninde yaşanan kaza bu anlamda hiç unutulmamalıdır.

Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)'nün önerisi üzerine 2014 yılının Birleşmiş Milletler 66. Genel Kurulu'nda resmi olarak onaylanarak, Uluslararası Aile Çiftçiliği Yılı olarak ilan edilmesinin arka planında bu gerçeklik vardır.

Özellikle de toplumsal denetim mekanizmaların çalışmadığı, işveren konumundaki sınıf ve zümrelerin iktidar üzerinde tartışmasız egemenliğinin olduğu gelişmekte olan ülkelerde, hemen her sanayileşme çabası bir çevre yıkımı ile sonlanmaktadır.

 

ÜLKEMİZDE TARİHÇE

Günümüz politikalarını tartışırken ülkemizde yaşanan tarihsel sürecin de yakından izlenmesinde büyük yarar olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda genelde bir köylü ülkesi idi. Nüfusun yüzde sekseni kırsal alandaki köylerde yerleşikti. Bu kırsal alan kapalı bir ekonomi ile yaşamını sürdürüyor, devlet güçleri, köylü zümresinin yaşadığı çevreye vergi ve asker toplamak için gidiyordu.

Cumhuriyet öncesi ve sonrasında köylülük üzerine çok önemli konuşmalar yapılmasına, köylü zümresinin duygusal bir yüceltim de içeren söylemlerle el üstünde tutulmuş olmasına karşın, köy ve köylüye yönelik önemli hiçbir girişim yapılmamıştı. Okuma yazma sorununun çözümü ve kırsal alandaki nüfusun kültürel gelişmesinin sağlanabilmesi için başlatılan ve büyük eğitim devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç’un yaratıcı dehasıyla sağlam temeller üzerine kurulan Eğitmen Kursları ve Köy Enstitüleri dışında Cumhuriyet’in köye yönelik somut bir çabası olmadı! Toprak ağalığına karşı tarım ve toprak reformu yapılamadı, kırsal alanda yedi bin yıldır üretici köylüyü sömüren tefeci-bezirgân zümreye karşı üretici örgütlenmesi, kooperatifleşme sağlanamadı.

Öğrenci tabanını köy çocuklarının oluşturduğu Köy Enstitüleri, hem okullarda, hem yetişen öğretmenlerin görevli olduğu köylerde modern tarımın gereklerini yerine getirme yanında, üreticiyi örgütlemeye, kooperatifleşme bilinci ile çalışmaya başlayınca kendi sonunu hazırlayan önemli etkenlerden birisini de yaşama geçirmiş oldu. UNESCO’nun sonradan tüm dünyaya örnek göstereceği bu eğitim kurumları 1946 yılında amacına uygun eğitim vermekten alıkonuldu ve yöneticileri kızağa çekildi. Ülkeyi yönetenler, Marshall yardımlarından yararlanabilmek için Köy Enstitüleri’ni “köylere kadar uzanmış kızıl tehlike” diye adlandırdılar. Toprak ağalarının ve kırsal alandaki tefeci bezirgân zümrenin de kışkırtması ve talepleri doğrultusunda, 1954 yılında “İlköğretmen Okulu”na dönüştürülerek kapatıldı…

Diğer yandan, ülke genelindeki ekonomik açılar göz önüne alındığında, genç Cumhuriyet’in 1930’lu yıllardan sonra başlayan sanayileşme çabalarının doğru hedefler içerdiği ve olağanüstü sonuçlar verdiği söylenebilir.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, 1933-1937 yılları arasında uygulanmıştı. Dönem çalışmaları, önemli ölçüde Sovyetler Birliği’nin makine, araç-gereç ve teknik yardım desteği ile tasarlanmış ve yürütülmüştü. Zamanın Başbakanı İsmet İnönü 1932 yılı Mayıs ayında bu amaçla Sovyetler Birliği'ne gitmiş, bu ziyaretin ardından 1932 yılı yaz aylarında Sovyet teknik uzmanları Türkiye'ye gelmişler, öngörülen yatırımlar için çeşitli bölgelerde incelemeler yapmışlar ve aynı yıl sonunda raporlarını tamamlamışlardı. Çeşitli illerde iplik, dokuma, kağıt, demir, gülyağı, yapay ipek, süper fosfat, cam, seramik, çimento fabrikaları kurulmuştu… Bu projeler için başlangıçta 45 milyon Türk Lirası harcanması öngörülmüş, gerçeklikte ise 100 milyonluk bir kaynak kullanılmıştı. Aynı Sovyet ekibinin önerileriyle kurulması düşünülen demir çelik fabrikalarının temeli de 3 Nisan 1937 yılında bir İngiliz şirketiyle anlaşılarak atılmıştır. Karabük Demir Çelik Fabrikaları “fabrika yapan bir fabrika” olarak onca olanaksızlık içinde tasarlanan ve kurulması için önemli özverilerde bulunulan bir fabrikadır; dönemin iktidar politikalarının sanayileşme doğrultusundaki içtenliğinin de göstergesi sayılmalıdır. Genç Cumhuriyetin kamu eliyle sanayileşme çabasının günümüzdeki denetimsiz ve çevre yıkımına yol açan “montaj sanayi” ile hiçbir benzerliği yoktu.  

“1923 yılında 3700 ton olan pamuklu dokuma 1955 yılında 9055 tona, 597 bin ton olan maden kömürü ise 1.593 milyon tona çıkarıldı. 1923’te hiç üretilmeyen şeker, 1927 yılında 5184 ton, 1932 yılında da 27549 ton üretildi. 1923’te 24 bin ton üretilen çimento 1938’de 329 bin ton, hiç üretilmeyen kâğıt 9 bin ton, hiç üretilmeyen cam 5 bin ton üretildi.” (Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi, Prof. Dr. Feridun Ergin, Yaşar Eğit. Vakfı Yay., 1997, s 50-51, aktaran Metin Aydoğdu, Türkiye Üzerine Notlar, s 89)

Mustafa Kemal 1 Kasım 1937’de, ölmeden bir yıl önce de Meclis’te yaptığı konuşmada sanayileşme üzerine o günkü düşüncelerini açıklar… “Sanayileşme, en büyük ulusal davalarımızdan biridir. Sanayi işlerinde ‘unsurları ülke içinde olan’, yani hammaddesi, işçisi ve yöneticisi Türk olan fabrikalar kurulmalıdır. Ülkemizde büyük ve küçük her türlü sanayi tesisine ihtiyaç vardır. İleri ve müreffeh Türkiye idealine erişmek için sanayileşmek bir zorunluluktur. Bu yolda devlet öncüdür. Birinci Beş Yıllık Plan’ın öngördüğü fabrikaları tamamlamak ve İkinci Beş Yıllık Plan’ı hazırlamak gereklidir.” (Aktaran Metin Aydoğdu, Türkiye Üzerine Notlar, s 85-86)

“Erken Cumhuriyet Dönemi” ekonomi politikaları, Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun yaptığı uçakların Danimarka’ya bile satıldığı bir “sanayileşme” ataklığı göstermiş… Ürdün’e 56 uçak satılmasıyla süren uçak yapımı Demokrat Parti döneminde durdurulmuş, ABD’li uzmanların önerileriyle Batı’ya zarar vermeyecek bir ekonomik değişim yaşanmaya başlamıştır…

Mustafa Kemal’in ölümüne kadar ısrarla sürdürülen ekonomik politika, ülke topraklarının Batılı emperyalist tekellere yağmalattırılması değil, onunla yarışacak güçte bir “yerli sanayi” ve burjuva sınıfı kurulması çabası olarak da okunabilir. Yerli sanayi ve üretimi korumaya yönelik olan dışalım vergileri 1929 yılında %29, 1937 yılında %37 dolaylarındadır. Bu politikaların en önemli sonuçlarından birisi, Türk Lirası’nın Batılı kapitalist ülke paraları karşısındaki sağlam duruşudur. “1924 yılında 9,5 kuruş olan Fransız Frangı 7,7 kuruşa, 187 kuruş olan bir ABD Doları 127 kuruşa düştü.” (Prof. Dr. Feridun Erfin, Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi, aktaran Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, s 95) “İngiliz Sterlini 1925’de 895 kuruşken, 1938’de 616 kuruşa düştü.” (Yahya S. Tezel, Tarih Vakfı Yurt yayınları, 6. Baskı, İstanbul 1994, s 171-172, aktaran Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, s 95)

Kamusal alanda bu gelişmeler yaşanırken, el altından yerli bir burjuva sınıfının geliştirilip güçlendirilmesi için gereken çabalar da eksik edilmiyordu! “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikalarının ekonomik alandaki yansıması olan devletçi politika, sonuç olarak yerli finans kapitalin palazlanıp güçlenmesine ve uluslararası finans kapitalle bütünleşmenin önüne geçememiş olsa da ülke ekonomisine önemli katkılarda bulunmuştur… Bugün inşaat, yol yapımı vb alanlarda, dünya çapında iş yapan ve uluslararası sermayeyle iç içe geçmiş şirketlerimiz, o günkü politikaların bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir. Türkiye, en azından Batılı emperyalizme kolsuz kanatsız olarak teslim olmamış, bugünkü Kuzey Afrika ülkeleri ya da Afganistan, Suriye, Irak, Pakistan, Filipinler gibi Asya ülkeleri ölçüsünde yalnızca ucuz iş gücü pazarı durumunda kalmamıştır.

Cumhuriyet, sanayileşme konusunda Birinci Beş Yıllık Plan ile önemli adımlar atmış olmasına karşın tarımı destekleyen hiçbir çalışma yapmamış gibidir. “Erken Cumhuriyet Dönemi”nin meslek okulları bakımından ülke genelinde bir değerlendirmesi yapıldığında, üretimi öğreten ve bir tarım ülkesi olan Türkiye’de tarımı destekleyen okullardan çok ticaret öğreten ortaöğretim kurumlarının daha hızla yaygınlaştığı görülebilir. “Cumhuriyet’in 17. yılı bir tek imam hatip okulu dahi kalmamıştır. Ecnebi casusluğunu Türkiye’de Tanrı buyruğu gibi tatlılaştırıp organize etmeye yarayan Osmanlı yadigârı toprak ağalarının Ortaçağ fikriyatlarını sözde din maskesi altında geliştirecek organlarına göz yumulmamıştır. Ama, köy ekonomisini köylü çocuklarının aydınlanmasıyla az çok modernleştirecek olan Tarım okulları ancak 5’ten 8’e (10 milyon köylü ve 40 bin köy için devede kulak bile sayılamayacak bir sayı ile) ancak 17 yılda % 60 bir gelişim gösterirlerken, şehirlerde sermaye gelişiminin eleman ihtiyacını karşılayacak ticaret ve sanat meslek okulları üstün hızla ilerlerler. Yalnız dikkati çeken bir şey vardır: Osmanlı kalıntısı şehir bezirgânlığının istediği orta ticaret okulları bu ikinci safhanın 10 yılı içinde % 400 daha artarken, sanayiye kalifiye işçi yetiştirecek sanat okulları ancak % 100 çoğalmıştır.” (H.  Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, s 39-40)

Sonraki yıllarda “sanayileşme”, 1946’dan sonra kendisi bizzat iktidardaki ipleri eline alan yerli finans oligarşisinin Anadolu doğasını yağmalaması, ucuz işgücünü kullanarak “her sokakta bir milyoner” görüntüsünün oluşmasına yol açmıştı. 

Kırsal alanda ise hesapsız ve plansız bir makineleşme yaşanmış, tarımsal üretim bu değişime uyarak çoğalmış ve kırsal alanda göreli bir zenginlik ortaya çıkmıştır… 1950’li yılların özellikle Çukurova ve çevresinde temel atmış bar-pavyon geleneği bu geçici zenginliğin sonucu olmuştu. Ancak yıllar içinde Anadolu kırsalı ve çiftçisi, “makine, yedek parça, mazot” borç sarmalı içine sıkışmıştı…

1950 yılında Demokrat Parti iktidarı ile başlayan dışa açılma ve liberalleşme çabaları, ülkenin sahip olduğu, Batılı gelişmiş ülkelerin üretimiyle rekabet gücü taşıyan ağır sanayi kuruluşlarının özel sektöre devri, dolaylı yollardan kapatılması gibi bir politikanın da ipuçlarını vermeye başlamıştı.

Yaklaşık altmış beş yıldır zamanla artan bir iştahla süren bu “özelleşme ve liberalleşme” çabalarının önemli duraklarından birisi de meydanlarda davul zurnayla kutlanan, büyük bir başarı ile sunulan “Gümrük Birliği”ne katılma oldu. 1996 yılında hiç karşılıksız kabul edilen “Gümrük Birliği” ile, yerli üretim korunmasız bırakılmış, çok güçlü ekonomik temelleri olan Batı ülkelerinin malları Anadolu topraklarına akmaya başlamıştır.

Geniş halk kitlelerine iş alanları açmış bulunan büyük sanayi kuruluşları kapatılmış, köylünün etini, sütünü değerlendirdiği Et Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu gibi kurumlar çok düşük bedellerle özelleştirilmiş ve bu fabrikaların birçoğu özelleştirmelerden sonra işine son vermiş, çok değerli arsaları başka amaçlarla kullanılmıştır.

 

“SANAYİLEŞME”NİN SOMUT SONUÇLARI

Kendimi bildim bileli, bir “sanayi” masalıdır duyarım. İlkgençliğimin, 68li yılların “Morison Süleyman”ı, Demirel’in yuvarlak dudaklarından hiç düşmezdi “sanayileşme” ve “muasırlaşma” sözcükleri… Yıllar yılların üzerine eklendi. Sanayi diye diye, Bursa ovasını sulayan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “bembeyaz safiyet”, “beyaz ve munis teslimiyet”, “evrenin kendisini seyrettiği kadim aynası” diye tanımladığı Nilüfer çayını içine köpüklü zehirlerin karıştığı kanalizasyon akıntısına dönüştürüldü; değil içinde kendini seyretmek, yüzüne bakılamaz oldu; daha Bursa’ya girerken pis kokusu burunlara vuruyor. Koca Sakarya nehrinde balık kalmadı; güzelim Trakya ovaları baştan aşağıya yıkık dökük fabrika kalıntılarıyla kaplandı, şehirler birbirine girdi… Bir ucu İstanbul’a varan, “sanayi”lerde sendikasız ve sigortasız, boğaz tokluğuna çalıştırılan gencecik insanlarımız patlamalarla parçalandı, kot beyazlatanlar silikozisten, asbestle çalışanlar kanserden öte dünyayı boyladı, bereketli yeşilliğiyle anımsanan Dilovası’nda, halılarıyla ün yapmış Hereke’de insanlar nefes alamaz duruma geldi…

Şükürler olsun; sonuçta her şehrimizin çeşitli yerlerinde “sanayi” tabelalarıyla gösterilen, insanların sabahtan akşama üç kuruş için hurda otomobillerin altına yattığı, kiraları ödenememiş, camları kırık dükkânlarda yazgısına söverek akşam eden mutsuz ustaların bekleştiği derme çatma semtlere de sahip olduk…

Alman’ın, Fransız’ın, İngiliz’in çevreyi kirleten, doğaya zarar veren tüm “sanayi”leri bir ucu Bursa’nın Demirtaş’ından, bir ucu Antep ovalarına, Anadolu ve Trakya düzlüklerine taşındı…

On beş yirmi yıl öncesine kadar yeryüzünün “kendine yetmeyi” başaran sayılı ülkelerinden iken, dışarıdan buğday ve mısırdan sonra inek, koyun ve saman da almaya başladık.

 

ARDAHAN VE SANAYİLEŞME…

Sıra geldi uzakta kaldığı için henüz “sanayi” nimetinden yararlanmayı başaramamış Ardahan’ın sanayileşmesine!  

Yeryüzünün en zengin kır çiçeği florasına sahip Ardahan’da en önemli sorun olarak görülen işsizliğin çözümü için “sanayileşme” öneriliyor. Ardahan’da “sivil toplum örgütü” sözcülerinin her söz alışta, “Ardahan’a yatırım”, “Ardahan’a sanayi” demekten dillerinde tüy bitti… Kars tarafından şehre girişte yer alan “Sanayi”nin çamura ve çöpe batmış dükkânları, işsizlikten kan ağlayan ustaları derde deva olamamış demek ki…

Tıp fakültesinden hocam, babamla teyzeoğlu (onlar birbirlerine yerel ağızla, ‘halaoğlu’ diye seslenirlerdi), Erciyes’te çığ altında kalarak ölen Prof. Dr. Mecit Doğru “Güneybatı Kafkasya ve orada bulunan Ardahan yaylaları dünyanın en zengin kır çiçeği örtüsüne sahiptir” derdi her olanakta. Dünyada gezilmedik yer, çıkılmadık dağ bırakmamış bir doğa tutkunuydu.

Bu sözlerini, o yıllarda, abartılmış bir memleket sevgisi işareti olarak değerlendirirdik. Zaman geçtikçe haklılığı ve önemli bir gerçeğe işaret ettiği ortaya çıktı. Yörenin çiçek zenginliği ilgili yayınlarda ve bilimsel tezlerde de kendine yer bulur oldu.

Bu zengin kır çiçeği örtüsü üzerinde yapılmakta olan hayvancılığın, üretilen balın, sütün, süt ürünlerinin, balın, dünyada rakipsiz olabilmesi gerekirken, ne yazık ki bir yandan yoksulluk, bir yandan plansızlık ve denetimsizlik sonucu değerince piyasa bulamamaktadır. Doğal yapı da bilinçsizce, kısa süreli çıkarlarla güdülenmiş saldırılara uğratılmaktadır.

Yörede yeterli verim alınmadığı halde, arpa, buğday gibi tahıl ekimi yapılmaktadır. Bire üç, en çok beş ürün alınabilmekte iken sürdürülen tahıl ekimi için tarlalarda kullanılmaya başlanan kimi kimyasalların çevredeki akarsularda ve toprak örtüsünde zararlı sonuçları olması beklenen bir olasılıktır. Ayrıca son yıllarda hiç gereği yokken dışarıdan, güneyden gelen koyun sürülerine dağlar ve otlaklar kiralanmakta, koyunun otlağa ve ormana zarar veren yapısı nedeniyle de olumsuz gelişmeler yaşanmaktadır. Bilindiği gibi, koyun otlama sırasında otu ve çiçeği köküyle birlikte çekip çıkarmakta, büyükbaş hayvan ise çim biçer gibi keserek yemektedir. Ayrıca, yöredeki yaz yağışlarının oluşmasında, doğal güzelliğin ve flora yapısının tamamlanmasında önemli rolü olan sarıçam ormanlarına da koyun ve keçinin vereceği zararın bilinmesi zor değildir.

Ardahan doğasının en önemli bir parçası, hatta tüm doğal güzelliklerin de ana sigortası, yörede giderek azalmakta olan sarıçam ormanlarıdır. Pinus silvestris türü çamlardan oluşan yöredeki sarıçam ormanlarının en belirgin özelliği, orman altının kır çiçeği ve çimen örtüsü ile kaplanmış olması ve orman yangını görülmemesidir.  Ardahan ormanlarında, yalınayak gezinilebilecek bir yer örtüsü bulunmaktadır. Bu ormanlarda maki benzeri bitkiler, çalı ve diken görülmemektedir. Yaz mevsiminde, yaban çileği, horozgözü, karakat, jolo, mehsal diye adlandırılan değişik yaban yemişleri toplanabilir. Orman altı yeşillik ve ıslak olduğundan yangın tehlikesi yoktur. Ormanlar, ilgili kuruluşların personel sıkıntısı ve ilgi eksikliği nedeniyle korunmamakta, cahil yöre köylüsü tarafından hoyratça kesilmektedir. Ayrıca zaman zaman da işletme kesimleri yapılmakta, ormanlar giderek azalmaktadır.

Ardahan doğası, büyükbaş hayvancılık için eşi bulunmaz olanaklar sunan bir “hârikalar diyarı” gibidir. Ancak bu doğal yapının değeri yeterince bilinmemekte, teknoloji kullanımının olmaması, pazarlama olanaklarının sınırlılığı ile gelen yoksulluk nedeniyle yörede bir “sanayileşme” çığırtkanlığı yapılmaktadır. Yöredeki yetkililerin ve politikacıların önderliğinde yapılan toplantılarda, sıkça yöre kökenli işadamları bölgeye çağrılmakta, iş olanağı sağlayacak fabrikalar kurulması için çeşitli “teşvik”ler önerilmektedir.  Oysa ki, Ardahan’a yapılacak en büyük yatırım, onun doğasını korumak, var olan olanaklarını değerlendirecek yatırımlara yönelmek olmalıdır.

Yörenin yüksek dağları Anadolu’nun ve Kafkasya’nın en büyük su kaynağıdır.  Kaf Dağları, giderek ısınmakta, kurumakta olan yeryüzü için mitolojideki masalsı yerini korumaktadır. Kutsal kitapların “cennet” mekânı, fabrika atıklarından, zift kusan bacalardan, naylondan uzakta yaşamalı, değerinin bilineceği yeni günlere kendini hazırlamalıdır.

Ardahan’a dışarıdan koyun sürüsü getirilmesinin önüne geçilmesi ve koyunculuğun gönüllü katılımla azaltılmasının sağlanması da tüm insanlık geleceğini ilgilendirmektedir.

Koyunculuğun azalmasıyla birlikte Ardahan kırlarındaki ağaç örtüsü gelişimi bugün açıkça görülmektedir. Ardahan platosunun yamaçlarında sarıçam ormanlarının öncüsü sayılan “huş” ağaçları kendiliğinden bir gelişmie göstermeye başlamış, doğa kendini yenilemiştir.

Dışarıdan koyun getirilmesi, otlakların koyun sürülerine kiralanması uygulamasına karşı ışıklar içinde yatası sevgili dostum Kemal Gültekin’in Süzgeç gazetesinde verdiğimiz ve hakkımızda birçok dava açılmasına neden olmuş mücadele belli ölçüde amacına ulaşmış görünmektedir. Yeni çıkarılan torba yasa ile yerel mülki amirlerin yetki alanına bırakılan ve yapılaşmaya bile açılan otlak uygulamasının nasıl sonuçlar vereceği tedirginlikle beklenmektedir.  

Ülke çapında tarım ve hayvancılık alanında bir gerileme yaşanırken Ardahan’da hayvancılık alanında bir canlılığın olduğu ve üreticinin en azından kendi geçimini sağlayabildiği görülmektedir.

Ardahan’ın bugüne kadar adından bile söz edilmemiş bir diğer gelir ve geçim kaynağı “turizm” olmalıdır. Özellikle yaz mevsimlerinde dünyanın en güzel kır çiçeği örtüsüne sahip yaylaları, kar sularının çağladığı, yaz kış debisi hemen hiç değişmeyen, içinde ala nurcaların ve çok lezzetli balıkların yaşadığı akarsuları, Çıldır ve Aktaş gölleri gezginler için önemli bir çekim kaynağı olabilmelidir. Uzun kış mevsimi boyunca da kış sporları için doğal bir zenginliği olduğu çok açıktır. Çocukluk yıllarımın Ardahan’ı o tarihi taş yapılarıyla bugüne taşınabilmiş olsaydı, doğal yapısının da katılımıyla Ardahan eşi bulunmaz bir turizm merkezi olabilecekti.

Genel cerrah olarak uzun yıllar çalıştığım Karabük’e komşu Safranbolu, yalnızca tarihi evlerini korumayı başararak, yetmişli yıllarda kimsenin adını bile bilmediği bir kasaba iken, bugün değil Türkiye’de, dünyada ün yapmış bir turizm merkezi durumuna gelmiştir;... Ardahan’ın doğa yapısı da göz önünde alındığında, tarihi doku korunabilmiş olsaydı Safranbolu’ya göre çok daha büyük bir çekim merkezi olabileceği çok açıktır. Ne yazıktır ki, o müthiş “demokrasi ve serbestlik” anlayışı ile taş yapılarımızı yıkıp yerine eğri büğrü apartman bozuntuları kondurduk. Geleceğimizi kendi ellerimizle yıktık.

Sözün kısası, öncelikle elimizdeki değerleri iyi tanımalıyız.

Soruyorum dostlar, Avusturya’nın, İsviçre’nin, Hollanda’nın hangi sanayisi var?

Ardahan bir an önce sanayileşmeli ki, iki tarafa kurulacak kırık dökük montaj iş üreten, sendikasız, sigortasız üç beş işçinin çalışacağı fabrikalardan akacak sıvılarla Kura nehri kirlensin, Ardahan’ın eşsiz Sarıçam ormanlarını, bin iki yüz çeşit çiçekli kırlarını fabrika bacalarından salınan zehirli gazları örtsün. Yüzbinlerce üreticiyi iyi kötü besleyen çayırlar, yaylalar kurusun, yeryüzünün en uzun diline sahip Kafkas arısı yok olsun… Ardahan bir an önce sanayileşmeli ve baraj üstüne baraj kurulmalı ki, gelecekte dünya savaşlarının nedeni olarak görülen, en değerli yaşam elemanı su yatakları yitip gitsin… Ardahan bir an önce sanayileşmeli ki, üç ineğinin sütüyle, iki kovanın balıyla karnını doyurmayı başaran üretici köylümüz patronların önünde iki büklüm ekmek arar duruma gelsin…İş kazalarında parçalansın, kredi kartı, banka borcu sarmalında kıvransın…

Ardahanlı aydınlarımızın bugüne kadar, “neden üretici sütünü seksen kuruşa satarken biz çarşıdan iki yüz kırk kuruşa alıp içiyoruz?” diye sorduğunu duymadım… “Yeryüzünün tüm gelişmiş ülkelerinde üreticiler ve tüketiciler kooperatiflerde, üretici birliklerinde örgütlü iken ve en küçük bir politika değişikliğinde koca Paris’in yollarını kapatabilecek bir toplu eylem gücüne sahip iken, bizim üreticimiz neden derisi soyulmuş çıplak et gibi tüccarın çengeline asılmış?” diye merak ettiğini de görmedim.

Ardahanlı, yakın zamanlara kadar Ardahan’ın can damarı Kura nehrinin sularını Çoruh’a akıtacak bir projenin sahiplerine alkış tutmak için, cebine konan üç kuruşa, önüne gelen bir tike ekmeğe, bir torba kömüre kanıp meydanları doldurmayı sürdürüyor.

Ardahanlı, öncelikle, üreticinin örgütlenebildiği, sütün satış ederleri göz önüne alınarak, seksen doksan kuruş yerine yüz elli kuruşa, balın kilosunun en az yetmiş liraya çıktığını düşünmeli… Köylerde modern teknolojiyle çalışan süt ürünleri işliklerinde işlenmiş dünyanın hemen tek Omega 3’lü sütünden, bin iki yüz çiçekten özgür ruhlu ineklerden sağılarak yapılmış, protein ve sağlık kaynağı çeçil peynirinin, üretici birliğince kontrol edilerek barkotlanmış, yine bin iki yüz ayrı çiçeğin nektarını taşıyan Ardahan balının tüm dünya halklarına ulaşacak bir tanıtımla paketlenebildiğini düşünmeli…

Ardahan etiyle, peyniriyle, sütüyle, balıyla hiçbir dünya ülkesinin ürünü rekabet edemeyecektir…

Şimdi şöyle küçük bir hesap yapalım. Ardahan köylerinde ortalama üreticimizin beş altı inek sahibi... Sayıyı ona on beşe çıkaranlar da görülüyor. Kapının önüne sekiz on kovan koyup arıya bakmak da hiç zor değil. Yılda iki büyükbaş hayvan, beş teneke bal satmayı başaran köylümüz, kendi işinin patronu olmuş, patron kapısında boğaz tokluğuna ağız kokusu çekmektense, kendi beyliğini kurmuş demektir… Çağdaş tıbbın değişik seçeneklerinden yararlanıp çocuk sayısını birde, ikide tutabildiğinde de hiçbir gelecek korkusu kalmamış olacaktır.

Çarpık sanayileşmeler ile, akarsuların, ormanların, akarsuların kırların kirletilmesi ve yok edilmesi bu olanağı da ortadan kaldıracak ve işte o gün, işsizlik ve yoksulluk geriye dönülemez bir karabasan gibi bölgenin üstüne konacaktır!

Hadi varsayalım ki, Ardahan'a da Anadolu ovalarını ve nehirlerini kirleten o "sanayi"lerden üç beş tane kurup üç beş yüz kişiyi "iş sahibi" yaptık. Ya Ardahan platosunda, üç ineğin, iki arı kovanının başında karnını doyuran, çoluk çocuğunu yaşatmaya çalışan üreticinin suyunu, kırını kirletir, onun geçim kaynaklarını yok edersek; ortaya çıkacak iki yüz bine yakın işsize nerede iş bulacağız?

 

RAKAMLARLA KONUŞALIM…

Rakamlarla konuşalım. Ardahan İl Tarım Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ve Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu yetkililerinin gazeteci Fakir Yılmaz’a bildirdiklerine göre, Ardahan’dan yıllık hayvan çıkışının bedel karşılığı 300 Milyon TL imiş. Eski rakamlarla 300 Trilyon ediyor… Bu paraya hayvan satışından Ardahan’da kalan ve orada yaşamakta olan insanların geçimi, giyimi, barınması için kullanılan miktarı da eklemekte yarar olacak.

İlgili açıklamayı yapan yetkililerin bir yakınması da bu çıkan paranın Ardahan’a bir daha dönmemesi, yatırımların hep Ardahan dışına yapılmasıdır.

Biz bu “yatırım” işini bir kenara bırakıp, “sanayileşme” seçeneğine gelelim. Bu 300 Milyon’un işçi ücreti olarak karşılanabilmesi için 300 Milyonu asgari ücrete bölüp sayıyı bulabiliriz. 300 Milyon bölü 820 Lira, 365.000 etmektedir.

Süt, peynir, bal, kaz ve diğer tarım ürünlerini bir kenara bıraktığımızda, yalnızca hayvan satışından Ardahanlının kazandığı rakamın karşılanabilmesi için 365.000 işçi çalıştıracak bir “sanayileşme”ye gerek vardır.

Bunun sağlanması mümkün müdür?

Ayrıca asgari ücret yahut biraz üzerinde ücretle çalışacak işçilerin şimdi olduğu gibi dışarıya para gönderme, İstanbul’da, Ankara’da İzmir’de mülk sahibi olma olanakları da kalmayacaktır.

Bir yandan sanayileşme, bir yandan tarım ve hayvancılığın sürdürülmesi ise olası değildir. Ne kadar yakından denetlenirse denetlensin, fabrika ve benzer kuruluşlar Ardahan’ın en önemli zenginlikleri olan suyunu, ormanını, yaylasını, çiçeğini yıkıma uğratacaktır.

Gelin dostlarım; yaban kapitalizmin ve istismarcı politikaların demagojilerine son verelim; eğri oturup doğru konuşalım ve şu gerçeği görmeyi artık başaralım:

Ardahan’ın geleceği, üretici örgütlenmesi ve özdenetimi, tarım ve arıcılıkta makineleşme, otlakların ortak ve akılcıl kullanımı, ürün tanıtımı, eşsiz Ardahan doğasının ve su yataklarının korunmasındadır…

Ardahan’da işsizliğe çözüm için sanayi ve fabrika kurulmasını isteyenler, kendi bindiği dalı kesen, kendi yavrusunu ezip öldüren şaşkın ördekliğe oynamaya soyunmuşlardır.   

İsviçre, Hollanda, Avusturya gibi zengin Batılı ülkelerin en büyük gelir kaynakları doğal zenginlikleri, tarım ürünleri iken, bizim, ille de sanayileşeceğiz, bize neymiş ormandan, kırdan bayırdan diye bir türkü tutturmuş olmamız cehaletimizin de aynası gibidir!

 

KANAYAN YARAYA İLAÇ: ÜRETİCİ ÖRGÜTLENMESİ

Devlet kurumlarının ve destek amacıyla oluşturulmuş Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu’nun kırsal alanda yaptıklarını, politik durumlarını filan tartışmayı bir kenara bırakalım. Bu kurumların desteği ve yardımı üretim aşamasındadır. Üretici aldığı destekle diyelim ki, malını çoğalttı, sütünü sağdı. Nasıl pazarlayacaktır? Hangi tanıtım olanaklarını kullanıp hangi pazar gücüyle rekabet ortamına girecek, doğal ürününü dış pazarlara gönderme olanağını nasıl bulacaktır?

Üreticinin malı, sütü, balı, aracı birilerine, tefeci-bezirgân-cambaz zümresine yarayacak ve üretici sonuçta iki eli böğründe kalacaksa bu yardımın, desteğin anlamı ne olacaktır?

Üretici örgütlenmesinin somut biçimi Birlik ve Kooperatiflerdir.

Üretici birlikleri ve kooperatiflerin kuruluş ve yürüyüş ilkeleri demokratiklik ve katılımcılık olmalıdır. Yürürlükte olan mevzuat bu açıdan değerlendirilmeli, kooperatif yönetimine temel atmış bazı kişilerin kendi çıkarları için kooperatifleri kullanmasının önüne geçilmelidir.

Başka bir deyişle, özyönetim ve özdenetim esas olmalıdır.

Amaç, yalnızca üreticiye ekonomik destek sağlamak değil, örgütlü bir biçimde ürünü denetlemek, kalitesine onay vermek, tanıtım ve pazarlamasını sağlamaktır.

Her köyde mutlaka bir kooperatif kurulmalı, kooperatif köylüden ürününü yerinde denetleyerek almalıdır. Daha sonra ürünün cinsine göre köylerde ve merkezlerde kurulacak işliklere taşınmalı, paketleme ve barkotlama bu merkezlerde yapılmalıdır.

Kooperatiflerin eşgüdümünü sağlayacak olan birliklerde de demokratik bir işleyiş sağlanmalı, kooperatiflerden doğrudan üye oyuyla seçilecek delegeler birlik yönetim ve denetiminde söz sahibi olmalıdır.

Ardahanlı ahırını silip süpürürken kadınına yardım etmeyi, değeneğini eline alıp mala gitmeyi, başlığını takıp arısına bakmayı, “iş” olarak görmeyi başarmalıdır.

 

ARDAHANIN FABRİKASI, KÖYLÜNÜN AHIRI, ARICININ KOVANI, KIRLARIN ÇİÇEĞİ, AKARSULARIN ve GÖLLERİN BALIĞI, YALIN AYAK GEZİLEBİLEN ORMANLARIN GÜZELLİĞİ, KURA VADİLERİNDE ÇAĞLAYAN KAVİMLER, HALKLAR TARİHİ ve EN ÖNEMLİSİ, ÜRETİCİ ÖRGÜTLENMESİDİR… Gerisi boş laf…