BU GÜCÜ NEREDEN ALIYORUM

Bazı dostlar sorar, “bu tükenmeyen gücü ve yaşam sevincini nereden alıyorsun?”
Böyle bir notu almış olmak, size yeryüzünün tüm kötülüklerine karşı direnme gücü ve hiç tükenmeyen bir yenileşme, değişme, aşka pervane olma iradesi taşıyabiliyorsa, yaşama farklı bir yerden bakmayı başarıyorsunuz demektir. Hem de tüm hekimlik yaşamını aynı zamanda devletin “sakıncalı personel”i olarak sürdürmüş, defalarca açığa alınmış, sürülmüş birisi olarak… 
Nelere tanık olmadık ki ömür boyunca… Kendisine gelen ücretsiz tanıtım ilaçlarını hastalara ve eczanelere parayla satan doktorlar mı, ameliyat parası gelmeden hastaya elini sürmeyip ölüme sürükleyenler mi, para için gereksiz ameliyatlar yapıp insan sağlığını hiçe sayanlar mı?
Tümü de bu her tarafından farklı sesler veren bu bozuk düzenin “muteber” elemanlarıydı. Kimi hacıydı, kimi beş vakit namaz kılardı, kimi siyasete girer mangalda kül bırakmazdı… Hastane idarecileri, devletin makamlarında oturan saygın yöneticileri oldular; bugün de olduğu gibi... Beni soruşturmaya gelen açık gizli emniyet güçlerine hakkımda bilgiler verdiler…
Tamama yakını SSK bölge hastanelerinde geçmiş, zengin ya da yoksul olduğuna, taşıdığı siyasi görüşe bakmadan arka arkaya gelmiş hastalar nedeniyle yapmak zorunda kaldığım acil ameliyatlar, sayıları iki yüzü aşmış günlük poliklinikler, tüm hastane tuvaletlerinden ameliyathanesine varıncaya denetim altına almaya, olası acil hastalar için boş yatak tutmaya çalıştığım, üç gün üst üste uyuma olanağı bulamadığım, aylarca hastane bahçesinden çıkmaya neredeyse zaman ayıramadığım iş yaşamım boyunca da…
Emekli olduktan sonra gecemi gündüzüme katıp okuduğum, has edebiyatın ve değişimci bir kültürün nabzını tutabileceğim, dilin ve anlam dünyasının karanlık noktalarına ulaşabileceğim sanısıyla yıllarımı verdiğim bugünkü yazarlık serüvenimde de işler çok farklı yürümüyor aslında… “Yürü ya kulum” denmiş şöhret ve para tutkunu kalemler de oturuyor her türlü iktidarda… 
Yıllarca emek verdiğim “Türk Romanında Karnaval”dan “Anadolu Rönesansı”na, “Dillerine Kurban”dan “Dilin Dört Atlısı”na günü mutlaka şafaktan önce selamlayıp üzerinde çalıştığım, hayatı savunmaya, insanlık davasına dökülmüş emekleri düşürüldükleri değersizleştirilmiş piyasadan baş üstüne çıkarmaya, çözümleme çabasıyla onlara yeni anlamlar katmaya çalıştığım, edebiyat ve kültür bezirgânlarının ipliklerini pazara çıkardığım kitaplarım neredeyse “kim vurdu”ya gitti. Anlı sanlı edebiyatçılar bile bazıları için bana karşı “başucu kitabım” dedi ama kitaplarımın birçoğu arşiv farelerinin insafına terk edildi. Satış sorunları nedeniyle Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Leyla Erbil ve Oğuz Atay için yazdığım son dosyamı, “Dilin Dört Atlısı”nı basacak yayınevi bulabileceğimi bile sanmıyorum… 
Beş milyonu aşkın kişinin yaşadığı, binlerce facebook arkadaşımın bulunduğu Ankara’daki kitap fuarında, yeni çıkmış ve D&Rların kabul buyurmadığı EĞER adlı romanımı tam üç kişiye imzalama olanağı buldum! Daha söyleyecek o kadar çok söz var ki... 
Hiç sorun değil. Bir avuç da olsalar, insan damarında Orhan Kaya gibi değerbilirlik kanı dolaştıran kardeşlerim, sözün hasını ve hayatı çoğaltanını kovalayan okuyucularım yeter bana…

Hakkım yerden göğe helal, dünyanın tüm güzellikleri de seninle olsun ey Orhan Kaya…