BİR YAŞAM KÜLTÜRÜ OLARAK TİYATRO

Bir tiyatro oyununda tiyatro kavramının anlam boyutlarını açan üç bölüm gözlenir:
- İzleyicilerin oturarak oyunu izlediği (oditoryum); 
- Oyunun sergilendiği sahne; 
- Sahnenin iki kenarında ve arkasında, çeşitli dekor ve gereçlerin bulunduğu sahne arkası yada kulis. 

Hayat ve oyun aracılığıyla hayatı değiştirme istenci üzerine kurulan düşünce akışları her üç bölümde birbirinden farklı yollar çizer; farklı söylemlerle ufuk bir kez daha genişler… Aynı oyun olgusu üzerinde yaşayan insan düşüncesi, bulunduğu konuma göre nasıl da birbiriyle özdeşmeyen duygu alanlarına doğru akıp gider... 

TİYATRONUN KÖKENİ 
Tiyatro da başka sanatlar gibi bereket şenliklerinden ve yaşamı kutsayan, onu anlamlandırmaya ve değiştirmeye yönelik insan toplumsallığından doğmuş olmalı. İnsan, doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme ve dönüştürme çabasıyla yeni bir evren yaratır kendine. Günlük yaşamın sınırlarını genişletir, çok ötelere aşmış olur. Özetçe, yalnızca bir taklit duygusu hiçbir sanatı ve tiyatroyu tanımlamaya yetmeyecektir.

Avrupa'da Üst Paleolitik Çağ’dan (İ.Ö 40-10 bin yıl önce) kalma mağara resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları geçirmiş insanların ritmik hareketler yaptığı görülmektedir. Bunlar, maske ve köstüm kullanımının, dolayısıyla tiyatronun ilk örneği sayılır. Maske, kişinin kendi kimliğinin aşarak başka kimlikleri ve daha genel varlık biçimlerini temsil etmesinin, bir başkası olarak yaşama yeniden girmesinin en etkin yollarından biridir.

Tiyatro sanatının maskeyle buluştuğu yerde bu oyunun yaşam felsefesi de anlam bulur: Başkası olarak yaşamak sanatı…

İlkel toplulukların animist inançlarına göre, yinelenen doğal olayların ruhları, kişilikleri vardı; bu kişiler, sonradan tapınma nesnelerine, tanrılara, peygamberlere, krallara, padişahlara, dokunulmaz kutsal kimliklere dönüşür. Davul, duman, ateş eşliğinde, kılık değişimiyle yapılan Şaman ayini tiyatro için bir başlangıç ânı olarak da tanımlanabilir.

İnsanlık kültürü yeryüzünün çok çeşitli yerlerinde birbirlerinden etkilenmeksizin ve taklit etmeksizin de benzer davranış biçimlerine, benzer oyun donanımlarına ulaşabilmişler. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Hiçbir kültürel kavram tek bir kaynaktan çıkıp yayılmamıştır; tiyatro da öyle. Bugün Gaziantep yöresinde çokça bilinen bir oyun olan Mangala’nın 60 ülkede birden oynanıyor oluşunun temelinde insan kültüründe birden fazla yerde benzer davranış biçimlerinin doğmuş olması yatar.

Eski inançların hemen hepsi görülen "ölme ve yeniden dirilme" teması da, insanlara verdiği kılık değiştirme ve kişileştirme olanaklarıyla, tiyatronun çıkış noktalarından biriydi. Mevsimlerin dönüşü, kışın bahara, bereketli yazın ürün toplanan güze dönüşmesi gibi yinelenen doğa olayları, eski yılı temsil eden kralın yeni yılın kralın karşısında yenik düştüğü bir törensel boğuşmayla temsil edilmesi de farklı bir öğe olarak oyunlaşır. Kralın ya da padişahın attan indirilerek bir delinin kral ilan edilmesi, bir din adamının eşeğe hem de tersten bindirilmesi (bizde Nasreddin Hoca, Hıristiyan kültüründe İsa ve Meryem Ana) daha sonra onun da attan indirilmesi bu oyunların önemli alt başlıklarından biriydi.
Tiyatronun hareket noktasını çok iyi açıklayabilecek kavramlardan birisi de diyalog’dur. Sahnede tek bir kişiyle oynanan ve modern tiyatronun Ortaçağ’a uzanan temellerinden sayılan pandomimlerde veya monoloğa dayalı oyunlarda bile somut dinleyici kitlesinin olası yanıtları ya da sahnede konuşanın kendisinin yanında söz hakkını var saydığı hayali bir konuşmacının sesi arka planda hep duyulur.

Karşılıklı konuşma, diyaloji üstüne kurulu bir oyunla, Sokrat’ın Sinkrizis ve Anakrizis dile adlandırdığı farklı söylemlerin yan yana ve karşı karşıya görünür duruma getirilmesi ile, tiyatro yaşamın anlam boyutlarını çoğaltır… Tiyatronun temeli diyalog ve heteroglossiadır (farklı seslerin yan yana ve karşı karşıya varlığı) da diyebiliriz.

Tiyatro resimden edebiyata diğer sanat türlerine de ulaşmış, ilgili sanatta yeni bir çoğulluk etkeni olarak da kullanılmıştır. Oğuz Atay’ın çok başarılı romanları Tehlikeli Oyunlar, ya da Oyunlarda Yaşayanlar, şenlikli, çoğul bir kültürün roman ve tiyatro kolları arasında gidip gelen imgelen alanlarıyla örülmüştür.

 

GELENEKSEL TİYATRONUN ŞENLİKÇİ GÜCÜ

Modern tiyatro ile şenlikçi, karnavalcı, fiestacı halk kültürü arasındaki ilişkinin aydınlanması açısından geleneksel tiyatro dediğimiz kimi biçimler önemli bir anlam boyutu taşırlar.

Şenlikçi kültür, sahne olmaksızın gerçekleştirilir. Oynayanla izleyen ayrılmamıştır. İsteyen istediği anda kılık değiştirip ya da başına bir çuval geçirip oyuna katılabilir. Ceketlerin ters giyilmesi, donların başa geçirilmesi, kadının erkek, erkeğin kadın kılığına girmesi de halk şenlikleri için açıklayıcı örneklerdir. Tiyatroda bir sınırlanma, bir daralma yaşanmış olur.

Tiyatro, halk şenliklerine göre farklı bir biçem taşır. Michel Faucault şöyle diyor: “Bana öyle geliyor ki tiyatro şenliğe, deliliğe sırt çevirir; güzel bir temsil uğruna deliliğin güçlerini hafifletmeye, kuvvetini ve yıkıcı şiddetini kontrol etmeye çalışır. Tiyatro katılımcıları, şenliğin katılımcılarını ortadan ikiye ayırır aslında; bir yana oyuncuları öte yana seyircileri koyar. Şenliğin esasen bir iletişim maskesi olan maskesinin yerine kartondan, alçıdan bir yüzey, daha grift olan ama saklayıp ayıran maske geçirir.” (Michet Focault, “Delilerin Sessizliği” başlıklı konuşma, Büyük Yabancı, s 25, Çeviren Savaş Kılıç, Metis Yayıncılık, İlk Basım, Ekim 2015, s 25)

Uluslararası üniversitelerarası kültür ilişkilerinden adını bildiğimiz Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı tek yapıtı Batı Rönesansı’nın temel yapıtlarından sayılır ve halk şenlikçi kültürünün temel öğelerinden olan delilik ve gülmeceye vurgu yapar. Bu güç halk şenliklerinden tiyatroya sınırlanarak aktarılmış olur.

Bir eğitim kurumu olan Köy Enstitüleri’nde her hafta sonu tiyatronun yanında halkın da katıldığı şenliklerde isteyenin ceketini ters çevirip ya da yüzünü boyayıp katıldığı doğaçlama oyunlar oynanması, enstitülerin kurucusu Baba Tonguç’un, Pulur Köy Enstitüsü’nde düzenlenecek bir hafta sonu şenliği için sahne hazırlatmakta olan yöneticilere kızması, enstitülerde oynayanla izleyeni birbirinden ayırmayın demesi bu okulların altı yıllık tarihine karşın ülke kültür ve eğitimine yaptıkları katkının arkasındaki gücü aydınlatır.

Şenlikçi halk kültürü ile tiyatro arasındaki geçişi aydınlanması ve tiyatronun bir yaşam kültürü olarak anlam kazanabilmesi için ikisinin arasında yer verebileceğimiz Karagöz ve Ortaoyunu’ndan, geleneksel tiyatromuzdan söz etmek yom gösterici olabilir.

OYUNLAŞMIŞ KARNAVAL: KARAGÖZ DOBRALIĞI

Kaynağı kukla ve dramatik halk oyunları olan Karagöz oyunu, aynı zamanda geleneksel sözlü kültür öğelerinin tümünü barındıran bir türler parodisi gibidir.

Karagöz’ün Anadolu’da Orhan Gazi zamanında oynatılmaya başlandığı söylenir. Söylenceye göre, Bursa’daki bir cami yapımında, Karagöz demirci, Hacivat duvarcı ustası olarak çalışmışlardır. Bu iki güldürü ve diyaloji ustası, işleri aksattıkları gerekçesiyle padişah tarafından idam ettirilmiş, ancak sonradan pişmanlık duyan padişahın buyruğuyla Şeyh Küşteri adlı bir sanatçı deriden yaptığı figürleri perdede oynatarak bu iki karakterin yaşatılmasını sağlamıştır. 

 

(DEVAMI YAZARDA)