BİR RÖNESANS AİLESİ ÖNDERİ; SABAHATTİN EYÜBOĞLU

Kültür tarihimizdeki yerleri yeterince bilinmemiş, Anadolu ve Rumeli’nin kalan tüm ışıklarıyla kutsamamız gereken bir ailedir Eyüboğlu ailesi.

Genel olarak Batı dünyasında, “yenidendoğuş ya da bulgulayış” (Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 67) olarak tanımlanan Rönesans’ta yeniden doğan ve bulgulanan, Ortaçağ öncesine ait çoğul kültürdür. Düşünsel anlamda klasik antikite ile bağın yeniden kurulması şeklinde de anlatılan Rönesans, kültür bilimci Mihail Bahtin’e göre de, Ortaçağ’ın yüzyılları boyunca tekil ve dinsel söylemli derebeylik kültürü altına sıkışmış, kendini ritüeller, oyunlar, sözlü anlatılarla, karnaval ya da şenliklerle yaşatmayı başarmış grotesk halk kültürünün “yenidendoğuşu”dur.

Osmanlı yozlaşması döneminde Türkçe’nin konuşulduğu Anadolu ve Rumeli topraklarında, üretici köylülük imparatorluk kültür dünyasının dışındaymış gibi davranılmış, Arapça, Farsça, Türkçe karışımı bir yapay dil ve Divan Edebiyatı ile farklı bir saltanat resmiyeti ve baskısı estirilmişti.

Cumhuriyet’in Türkçe’yi resmi dil olarak kabul etmesi, Latin harflerinin kabulü adımlarından sonra Baba Tonguç önderliğinde kurulan Köy Enstitüleri’nde halk kültürünün üstündeki küller atılmış, kavruk köylü çocukları, bu yirmi bir ocakta bir yandan okulunun çatısını duvarını kurarken, ineğini sağarken, balığını tutarken, çeliğe su verirken, keman ve mandolin çalarken, bir yandan da Hasan Ali Yücel önderliğinde, Sabahattin Eyüboğlu yönetiminde çevirisi yapılmış 496 klasiği özgürce okumuş, Anadolu halk kültürü ile hem Antik Yunan, hem Batı ve Doğu kültürleri arasında bir bereket harmanı, bir barış köprüsü kurulmuştu.

Sabahattin Eyüboğlu’nun yine yöneticisi olduğu Yüksek Köy Enstitüsü yayın kolu tarafından çıkarılan ve 17.000 adet basılarak tüm Anadolu’ya dağıtılan Köy Enstitüsü Dergisi bu bereketi tüm yurda yaymakta, önemli yol işaretleri açmaktaydı. Söz gelimi, İkinci Sayı’da yayımlanan Pertev Naili Boratav’ın “Masalar Nasıl Derlenir” başlıklı yazısı, tüm Köy Enstitülü öğrenci ve öğretmenleri birer halk kültürü araştırmacısı durumuna getirmişti.  

İşte bu Rönesans harmanında Sabahattin Eyüboğlu adı ve kardeşleri öne çıkar. Sorbon’da eğitim görmüş, kadı torunu, Fransızca bilen bir kaymakam ve vekil çocuğu olan Sabahattin, daha İstanbul Üniversitesi Romanoloji kürsüsünde görev aldığı 1933 yılından başlayarak Bahtin’in Batı Rönesansı’nın kurucu romanı saydığı Rabelais’i (Gargantua) çevirmeyi kafasına koymuştur. Bu zor çeviri ancak ölüm yılı 1973’te, Azra Erhat ve Vedat Günyol’un da katkısıyla tamamlanabilecek, Gargantua çevirisinin iş arasında geçirdiği bir enfarktüs ile yaşamı sona erecektir (13 Ocak 1973 Cumartesi). Kitap 1974 yılında yayımlanacaktır.

Rönesans araştırmacısı büyük kültür insanı Bahtin’e göre bu roman Rönesans’ın çağ açan kapısıdır. Shakespeare, Cervantes ve Goethe onun açtığı kapıdan geçmişlerdir. 

Yaşamını Gargantua sembol adıyla Rönesans’a adamış bir sabahyıldızı gibidir Sabahattin Eyüboğlu…

Gargantua çevirisi için bir araya gelen üç aydının 12 Mart faşizmi tarafından “anarşistlik”ten tutuklanması, aylarca zindanlarda tutulması, gece sabahlara kadar sandalye üzerinde sorgulanmış olmaları, bu arada yetkili bir polisin Sabahattin’e, “Türkiye’de her sol düşüncenin, eylemin içinde senin parmağın var,”  (Mehmet Başaran, Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, s 42) demesi ilginç ayrıntılardır. Haklıydı belki de o yetkili…

Sabahattin Eyüboğlu’nun Rönesansçılığı bir Batı ve Avrupa hayranlığının çok ötesinde, kendi öz kaynaklarından ve halk kültüründen beslenen bir çoğulluğu kapsar.

Onun yol göstermesiyle kız kardeşi Mualla Eyüboğlu Yüksek Köy Enstitüsü Yapı Kolu Başkanı, enstitü binaların yapımında çalışan dünya güzeli bir mimar, diğer kardeşi Mustafa da Arifiye Köy Enstitüsü tarım öğretmeni olacaktır.

Sabahattin’in kendi bursunu paylaşarak Fransa’ya çağırdığı Bedri Rahmi de şiirleriyle, resimleriyle Rönesans çabasına başka bir yerden katılacaktır.

“Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası / Ayak seslerinden tanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam / Şairliğimden utanırım

Şairim / Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim / Onlarla ağlamış onlarla gülmüşüm.” (Bedri Rahmi Eyüboğlu)

Eyüboğlu ailesinde bu kardeşler dışında da yurdu için canla başla çalışan başka adlar da vardır. İsmet Zeki, Cemal Reşit, Ertuğrul Kemal, Osman Nuri, Ömer Turan gibi…

Sabahattin Eyüboğlu, 1936 yılından sonra Tan gazetesine sanat yazıları yazmaya başlamıştır. 1937-38’de Muzaffer Şerif, Hilmi Ziya ve Nurullah Ataç ile birlikte İnsan dergisi kurucuları arasında yer alır.

1939 yılında Hasan Ali Yücel’in çağrısı ile Ankara’ya geçer; Talim Terbiye Kurulu Üyesi olur. Klasiklerin çevirisi işinde de öncü gibi çalışır; TERCÜME dergisini çıkarır. 1939 yılında toplanan Birinci Maarif Şurası’nda Tonguç ile tanışır. Bu tanışma, Eyüboğlu ailesini Rönesansçı halk kanatlarıyla uçma gücüyle iyice donatacaktır. 

1942 yılından sonra Yüksek Köy Enstitüsü’ne Metinlerle Batı Edebiyatı öğretmeni olur. Bu arada Pertev Naili, Cevdet Kudret ve Mustafa Nihat ile birlikte liseler için Türkçe Dersleri adlı kitabı yazarlar. Kitap Reşat Şemsettin Milli Eğitim Bakanı olunca toplatılır.

1946 yılında CHP yön değiştirmiştir. Hasan Ali Yücel’in görevden ayrılmasından sonra o da Yüksek Köy Enstitüsündeki görevinden ayrılır. Kendi maaşı ile Paris’e gider ve Magdi Rufer ile evlenir; bu arada Köy Enstitüleri’ni savunan yazılar yazmaktadır.

1948 yılında Türkiye’ye döndükten sonra müfettişlik görevini sürdürür. Orhan Veli’nin de katkısıyla o sıra Yaprak dergisi yayımlanmaya başlanmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyeliği, Teknik Üniversitede Sanat Tarihi okutmanı olarak görevler alır. İstanbul Üniversitesi Röktörlüğü Film merkezinde filmler hazırlamaya başlar. Hitit Güneşi, Nemrut Dağı Tanrıları, Anadolu’da Roma Mozaikleri, Karagöz’ün Dünyası onun döneminde çekilen filmlerden bazıları...

Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda sanat tarihi okutmaktadır. M. Ali Cimcoz’la Platon’dan yaptıkları DEVLET çevirisi Türk Dil Kurumu çeviri ödülü alır.

Hep “Büyük dost” diye seslendiği Tonguç’un ölümü üzerine onun için bir kitap çıkarmak üzere imece çalışması başlatır. Bu çalışma İMECE dergisinin de çekirdeğini oluşturacaktır. 

31 Mayıs 1947 tarihinde Paris’ten Tonguç’a yazdığı “Büyük Dost” diye başlayan mektupta şöyle diyor: “Bir de en büyük konser salonlarından birinde halk musikisi ve dansları gördüm. O akşam da hep sizleri düşündüm. ‘Auvergue’ köylülerinin türküleri ve dansları vardı. Bir kısmı aynen, bir kısmı da harmonize ve stilize edilmiş olarak. Güzel şeyler olmakla beraber bizim folklorun yanında çok fakir. Koroları dinlerken hep Hasanoğlan’ı düşündüm. En ileri Avrupa’yı en kısır toprağımıza götürmenin yolunu bulmuş olan sizi düşündüm ve öfkemden tekrar ağladım. Her şeye rağmen yanınızda kalmadığım için kendime kızdım. Tekrar bir gün yolunuzda ve emrinizde faydalı olmaya çalışacağım, acemilikle de olsa büyük kervana katılacağım günü nasıl bekliyorum bilseniz.” (M. Başaran, Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, s 71)

Yine aynı zaman dilimi içinde Paris’ten Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Arif Balkır’a yazdığı mektupta da şunları söylemektedir: “Yani köy oyunlarının seviyesini yükselteceğiz. Bu ikinci tip faaliyette çocukları icat etmeye, sözleri istedikleri gibi söylemeye davet etmeliyiz.” (S. Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, s 54) Dekora kostüme fazla önem vermeyen, katılımcı ve halk kültürüne ayak basan bir tiyatro anlaşışıdır onun savunduğu.

Eyüboğlu kardeşlerin Anadolu aydınlanması üzerindeki ışıltılı adlarını anarken bir yandan da 20. Yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başında Batı esintileriyle başlatılmış bir şaşkın aydın ördekliği içinde kişilikleri üzerinde açılmış yaraların acısını duymaktayız.

12 Mart faşizminin “Türkiye’deki tüm son düşüncelerin arkasındaki güç,” diyerek onlarca yıl hapis istemiyle yargıladığı Sabahattin Eyüboğlu çok değil yirmi yıl kadar sonra, 20. Yüzyıl sonu, 21. Yüzyıl başında parlayan Cumhuriyet kurucu düşüncesi karşıtı kampanyaya elde tuz, koşarak katılan birilerine göre “tepeden inmeci”, “darbeci,” “seçkinci” bir anlayışın temsilcisidir.

Günümüzde kimi aydınların Cumhuriyet’in aydınlanma çabalarına hangi öngörülerle baktıklarının örneklenebilmesi açısından, Ali Galip Yener’in Virgül dergisi Kasım 2006 tarihli 101. sayısındaki bir yazısını değerlendirmek yerinde olacak. Yener, “Mavi Anadoluculuk çıkmazı” başlıklı yazısında Sabahattin Eyüboğlu’nun düşüncesini ”Etnosantrik milliyetçiliğin (Türkçülüğün) bu daha yumuşak, hoşgörülü, seçkinci versiyonu, gerçekte ötekini yok sayan, baskıcı tutumun kendini gizleyen bir türevi” olarak tanımlar… “Arapça kelimelerin Türkçe karşılıkları konusunda ise denemeci, ‘Atatürk’ün sağlığında oturum yerine in’ikad demeye yürek isterdi derken, ‘halk için halka rağmen’ deyişinde özetlenen, dil konusundaki Kemalist tepeden inmeci tutumu şöyle savunur:

‘İşin gerçeği şu değil mi? Oturum sözü demokrasiye uygun bir Türkçe politikasının, zorla da olsa doğurduğu, in’ikad sözü ise bir politika Türkçesi’nin, hürriyet adına da olsa hortlattığı bir sözdür. Türkçe politikasına karşı politika Türkçesi’ –S. Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler ve Eleştiriler, Cem Yayınevi, 1997, s 376-“ (Ali Galip Yener, Mavi Anadoluculuk çıkmazı, Virgül, Kasım 2006, s 58)

Sabahattin Eyüboğlu’nun in’ikad sözcüğünün “politika Türkçesi ile hürriyet adına” dile girmiş olduğu saptamasının ironik bir yaklaşım olduğu ortada… Hangi “hürriyet”tir bu? Ali Galip Yener, “in’ikad” sözcüğünün dilimize girmiş olmasında etken olmuş Osmanlı politikası için “tepeden inmeci” değil de, “demokrat”, “halkçı” bir kültür politikasıdır diyebilir mi? Kimden almıştır dilinde bu sözcüğü kullanma iznini Osmanoğlu? Yozlaşmayla birlikte, yüzlerce yıldır konuştuğu dilden, Türkçe’den “reaya dili” olarak söz eden, bir tür küçümseme, aşağılama ile andığı halk yığınlarından mı?

Atatürk’ün sağlığında kullanılmasını istediği “oturum” sözcüğü mü yakışmaktadır Türkçe’ye, “in’ikad”mı? Hangi sözcük Türkçe’nin üreme yollarına uygundur, dili ve kültürü zenginleştirmenin, ayrıca toplumsal iletişim içinde daha kolay ve anlaşılır bir biçimde kullanılmanın olanaklarını taşımaktadır?

Ali Galip’in alıntı yaptığı yazıda Sabahattin Eyüboğlu kendisini etnosantrik milliyetçi bulacak olanlara yanıt da vermektedir aslında: “Dil zorlanmazmış; kendi kendine gelişirmiş; devlet adamları bu işi bilimadamlarına bırakmalıymış. Doğru ama Atatürk’ün zorladığı milletin dili değil, küçük bir azınlığın diliydi, hem de yalnız dili. Bu içine kapalı dil asıl dilin, millet dilinin serbestçe gelişmesine engel oluyordu; çünkü gazeteler, kitaplar, kanunlar toptan bu azınlığın emrindeydi.” (Mavi ve Kara s 110)

Dil üstüne yazdığı başka bir yazıda sorar:“Üçgen yerine müselles mi olsun?”.

Ali Galip Yener’in “etnosantrik milliyetçi”si Sabahattin Eyüboğlu, göreli bir düşünce özgürlüğünün geldiği 27 Mayıs 1960 öncesinde, 1958 yılında da Türk yerine Türkiyeli sözcüğünü kullanmaktan yanadır. “Biz Türkiyeliler öteden beri insanlık tarihinin en değişken örnekleri arasındayız,” der. ( Çocuk, Ana-Baba İlişkileri, Mavi ve Kara s 173)

1962 yılında yazdığı “Aşk Gelicek” başlıklı dergi yazısında kendisini tanımlarken önce “bir Türk” der, sonra, “daha doğrusu Türkiyeli olarak,” diye düzeltir. Açıklamasını da şöyle yapar. “Çünkü kimi aydınlarımıza göre Karadenizliler Türk değildir; bense Karadenizliyim; üstelik de atalarımın Orta Asya’dan gelme olduklarını bilsem de övünmem bununla; nereden gelmişlerse hoş gelmişler... ” (Mavi ve Kara, s 83)

Yener’in seçkin versiyonlusu Sabahattin Eyüboğlu, tüm sözlerinde yazılarında halka tepeden bakan aydınları şiddetle eleştirir. Montaigne tanımında bile öncelik halkçı anlayışındadır. “Paris’in sebze pazarındaki dille insanı konuşturan bir babacan adam Montaigne,” der. (Başaran, s 23)

1957 yılındaki bir yazısında, bir kasaba pazarında fotoğraf çekerken ihbar üzerine karakola çekilip sorgulanması üzerine şunları söyler: “Dedim kardeş, bir defa fakirlik ayıp değil, tersine, görmemek, gizlemek ayıp fakirliği. Sonra senin kaba saba dediğin köylülerin öyle güzel, öyle ince tarafları var ki, sende bende yok.” (Mavi ve Kara, s 178)

S. Eyüboğlu’na göre, halk, ümmet ve millet kavramlarından daha ileri bir kavramdır. (Mavi ve Kara, s 28) “Dil gibi sanat da halktan ayrı düşünülemez. Sanat halkı, halk sanatı çoğaltır ve besler. Üst tarafı züppeliktir. (…) Halkın hor görüldüğü yerde tiyatro gelişmemişti, gelişemezdi de. Tiyatrosuz demokrasi onun için olamaz. (…) Dante gibi Yunus Emre de şiirini halk anlasın diye halkın diliyle söylemiş değildir yalnız: Onun için en güzel söyleyiş böyle söyleyişti. (…) Gerçek sanatçı, çocuğa da halka da yapabileceği en güzel şeyi sunar.” (Mavi ve Kara s 29) 

Halk başlıklı yazısına şöyle başlar: “Rum, Ermeni, Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Çingene, Arap, Fars, Yahudi, Dönme, Arnavut, Giritli, Kıbrıslı, Rodoslu, Mısırlı yurttaşlarımıza, Romanya’dan, Bulgaristan’dan, Yugoslavya’dan, Türkistan’dan, Azerbaycan’dan, Kıpçakistan’dan, Kırgızistan’dan, dünyanın dört bir yanından gelenlerimize, ateşe, putlara, cümle Tanrılara tapanlara inandığımız inanmadığımız bütün peygamberlerin yolundan gidenlere, Mevlânâ’ya, Hacı Bektaş’a, bütün ulu kişilerin müritlerine (nursuz nurcular hariç, çağdışı, insaf dışı en kaba sağduyu dışı oldukları için hariç), biz Müslüman, Türk, Sünni, münni olanlardan, selam ola! (…) Atatürk Türk ırkının atası demek değil (böyle bir ırk, bir soy, bir kan yok ki zaten, olamaz ki zaten). Yeni Türkiye’nin, bu karışık karmaşık yeni ulusun atası, Yunan’ın Roma’nın, Bizans’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun hor gördüğü Anadolu halkının, çoğu köylü, ezelden beri ezilmiş insanların atası demek. Hor görülmüş Anadolu halkının İstanbul’da keyif çatan aşağılık sülüklerin kanını emdiği, köklerini dünyanın dört bir yanına attığı insanların atası demek. (…) Yeter çektiği bu güzelim yurdun saraylardan, krallardan, padişahlardan, soysuz soylulardan, göbekleriyle birlikte kafaları davula dönenlerden! İllallah başımıza geçip başımıza bela olanlardan!” (Mavi ve Kara, s 10)

Gizlenmiş “etnosantrik milliyetçi” ve “seçkin” Sabahattin Eyüboğlu’ndan okumayı sürdürüyoruz: “Zevksizliklerimizin sorumluluğunu halka değil kendimize yükleyelim (…) Biz aydınlar, kendimize halkçı dediğimiz zaman bile, hatta belki en çok o zaman, halkı kendimizden ayrı bir dünyada yaşayan dumanlı bir kalabalık sayarız,” der (Mavi ve Kara, s 7, 9) “Bizim için milliyetçilik halkçılık demektir.” (Mavi ve Kara, s 11)

Rönesansı antik dünyanın yeniden bulunuşundan çok halkın uyanışı olarak tanımlar (Mavi ve Kara, s 48) Sabahattin Eyüboğlu’nun en çok yadırgadığı olgulardan birisi de solcu geçinenlerin halka tepeden bakması, seçkin bir tavır almasıdır. “Bence solcuların halkı hor görmeleri sağcıların hor görmelerinden çok daha ayıp ve dünyamız için çok daha tehlikelidir. (…) Gerçek sosyalist halkı gerçekten sevendir. Gerçek sevgiyle saygısız olmaz ve sopaya başvurmaz.” (Mavi ve Kara s 20-21)

Seçkinci tutuma, Batı kültürünü zenginlerin beslediği dahi tek insanlara bağlayan aydınlara şiddetle karşı çıkar. “Kuyruklu yalan! Batı’nın gerçek aydınları, Renaissance’dan bu yana gittikçe daha geniş kalabalıklara yayılan, sarayların, kiliselerin kara aydınlığını yırtan, Latince yerine kaba halk dilini kullanan, her yerde her türlü kültür imtiyazlarıyla çekişen, kendilerini devletlere yalnız değerlerinin zoruyla kabul ettiren, arkalarında uyanan kalabalıklar olmasa bir kaşık suda boğulacak olan halk adamları ya da halktan yana adamlardır.”  (Mavi ve Kara, s 204)

Bu “ötekini yok sayan”, “baskıcı” tutumunu gizleyen Sabahattin, kardeşi Bedri Rahmi’yi Yüksek Köy Enstitüsü’nde çalışmaya çağırdığı mektubunda “Yüksek kısmın programları vekillikçe kabataslak tespit edilmiş olmakla beraber, tedrisata asıl istikametini verecek olan orada çalışacak insanlardır,” diyor (Mehmet Başaran, Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, s 48)

Liberal aydınlarımızın hangi kıbleye doğru durarak kendi tarihlerine baktıklarını örneklemek açısından Etienne Copeaux’dan bir alıntı yapmak istiyorum. Copeaux, “Türk Tarih Tezinden Türk İslam Sentezine” adlı tarih ders kitapları üzerinden hazırladığı bir Türkiye kültür tarihi çalışmasında Eyüboğlu ve arkadaşlarına da değinir. Copeaux, “Anadolu’nun Geçmişi Nasıl Ulusal Bir Geçmiş Haline Getirilebilir?”  başlığı altında, “Mavi Anadoluculuk” başlığı altında nitelenen, Sabahattin Eyüboğlu, Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat, Vedat Günyol gibi adların temsilciliğini yaptığı akımı eleştirir… Kendisinin de alıntısını yaptığı bir yazıda Eyüboğlu şöyle seslenmektedir: “Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten de biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye yurdumuzda öz malımızdır bizim.” (Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,VI. Baskı, Şubat 2011, İstanbul, s 1) Copeaux’a göre, Yunan kültürü kaynağının da Anadolu olduğunu söyleyen Eyüboğlu ve diğer Mavi Anadolucu düşünürlerin şoven bir yaklaşım içindedirler. “Eski Yunan dünyasını her milletle birlikte okul saymamız, insanlığın malı olduğu için benimsememiz bir yana, Anadolu olarak bizim bu kültürdeki payımız en az Yunanistan’ınki kadar büyüktür.” (S. Eyüboğlu, agy, aktaran E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 352)

Eyüboğlu ve arkadaşlarını Ali Galip’e benzer bir şekilde eleştiren Orhan Koçak’ın esin kaynağı da çevirisinden önce okuduğu Copeaux kitabı olacaktır.

Sabahattin Eyüboğlu’nun Anadolu kültürü içinde yar alan uygarlıklar ve halklar arasında Ermeniler’i hiçbir yerde anmamış olduğunu ısrarla ve defalarca (s 355, 357, 366, 404 vb) söyleyen Copeaux’ya yanıtı da onun kitabından epeyce yararlanmış olan Orhan Koçak verecek ve Eyüboğlu’nun 1965 yılında yazdığı “Halk” başlıklı makalede Ermeniler’i de Rumlar’dan hemen sonra saymış olduğunu belirtecektir (Orhan Koçak, Kemalizm, İletişim Yayınları, 1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları, s 417, dipnot)

Orhan Koçak da, “1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları başlıklı makalesinde Eyüboğlu’nun Anadolu hümanizması kavramında Yunan kültürünü Anadolu kültürü dışında bırakmış olduğunu, Hıristiyanlar’ı ve Bizans’ı dışarıda bırakan softalarınkine benzeyen bir “biz” oluşturma çabası gösterdiğini söyler…

Nasıl başarmış bu işi softa, etnosantrik milliyetçi Sabahattin; kendisinden okuyalım: “Bu memleket bizim olduğu için bizim. Fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelenler çoğunlukta olsa bile –ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. (…) Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra Hıristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de camileri de…” (Mavi ve Kara, s 1)

Tarihi zaruretlerle  uzak ve meçhul ülkelerde vatan arayan Ziya Gökalp’e, “Türkiye’nin asıl kökleri Türkiye’dedir” der (Mavi ve Kara s 5) İda’yı da Homeros’u da Ergenekon kadar benimseyebilmekten yanadır (Mavi ve Kara s 249)

Liberal aydınlarımız arasında adı anılan Hasan Bülent Kahraman, Yücel’in önderlik ettiği Türk hümanizmi ve Sabahattin Eyüboğlu’nun çevresinde oluşmuş “Mavi Anadoluculuk” akımlarını Kemalist eğitim politikalarının “gizli Oryantalizm” kanıtları arasında sayar… (H. B. Kahraman, “İçselleştirilmiş Açık ve Gizli Oryantalizm ve Kemalizm”, Doğu Batı dergisi, sayı 20, s 161)

Sabahattin Eyüboğlu’nun 1967 yılında Yeni Ufuklar dergisinde çıkmış “Emperyalizm ve Kültür” başlıklı yazısında söylediklerini anmadan geçmeyelim: “O Pierre Loti ki batı kültürünü benimsemek isteyenlere karşı çarşaflı peçeli, inşallah’lı maşallah’lı doğu kültürünü sürdürmek isteyenleri tutuyordu. Batı emperyalistlerinin istediği buydu zaten; aman, doğulu doğulu kalsın.” (Aktaran Orhan Koçak, 1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları, Kemalizm, İletişim Yay, s 417) Sabahattin Eyüboğlu’nun bu saptamayı yaptığı tarihte, Edward Said henüz “Şarkiyatçılık”ı yazmamıştır… Gizli Oryantalist Eyüboğlu, Oryantalizm’i kitabının yazılmasından önce tanımlamış da bizim “Ol Mahyiler ki derya içredür deryayı bilmezler,” suyunda yüzen aydınlarımızın umurunda bile değildir.

........................... (devamı yazarda...)