TAHSİN YÜCEL'İN ANISINA

Tahsin Yücel’in “Haney Yaşamalı” nın Can yayınları tarafından yapılmış 1991 tarihli  Öndeyi’sinden de öğreniyoruz; Haney Yaşamalı’nın ilk basımı 1955...  Son yapıt Yalan’ın yayın tarihi 2002. Neredeyse elli yıllık bir yazın ömrüdür bu, dile bile kolay değil. Anlamı dilden neden koparıp da, neden, “dile kolay” deyiverelim ki! En azından, yazar olana değilse bile, dilbilimci Tahsin Yücel’e karşı ayıp etmiş oluruz.

Yazarın neredeyse bir insan ömrüne uzanmış bu yazın sürecinin ardından gitmek, kendini sorgulamayı hep yaşam ilkesi edinmiş bir bilim adamı, bir yazın ustası için büyük sözler etmeye çalışmak, onun yapıtlarını, tümevarımcı bir bakışla genele indirgemeye, çözümlemeye, değerlendirmeye kalkışmak, akıl işi olmasa gerek... Yine de denenmeli...

1958’de yayınlanmış Düşlerin Ölümü adlı kitabındaki sekiz öyküyle bu ilk basımdaki dokuz öyküyü birleştirmiş Tahsin Yücel, “Haney Yaşamalı” adı altında, tek kitap olarak önce 1981’de, sonra da 1991’de yeniden yayınlanmış öyküler. 1991 basımı Öndeyi’sinde o eski öykülerini dokuz yıldan sonra yeniden ele aldığında, içinde, kendi öykülerini değil de bir öğrencisinin öykülerini okuyormuş gibi bir duygu uyanmış olduğunu söylüyor Tahsin Yücel. Öyküleri beğenmemezlik etmiyor, küçümsemiyor da, sanki onlardaki kurgunun kendi kurgusu, kendi anlatımı olmadığı kanısına varıyor. Bugün yazdıklarıyla o öyküler arasındaki uzaklığın düşündüğünden çok daha fazla olduğunu savlıyor.

            Tahsin Yücel’in bu yargısına katılmadığımızı söyleyerek başlayalım onunla ilgili bu yazıdaki kendi kanımızı sıralayan ilk sınama satırlarına. Daha sözün başında bildirmek istediğimiz, Tahsin Yücel ustaya, öykülerini beğenmeme, küçümseme yargılarında değil, o öykülerin ona ait olmadıkları sanısına katılmadığımızdır. Elbet anlatımdaki çoğulluk, akıcılık, akışkanlık, uçuculuk ve kalıcılık, özetçe devinim artmıştır, vurgular belirgindir, sözcük dağarcığı gelişmiştir, sözcük diziliminde estetik seçki olgunlaşmış, sesle söz arasındaki bağıntı yetkince kurulmuş, uzamla, zamanla olan dil ilişkileri olabildiğince özdeşleştirilmiştir; tüm bunlar, yazın dünyasında yazarlığı elden bırakmadan canlı varlığını sürdüren bir yazar için beklenen gelişmelerdir... Ancak, ilk öykülerinden son romanına, değişmeyen, Tahsin Yücel’in yazınsallığa bakışı, kendi soyut yazın kuramına somut yapıtında can verişi, anlatısı ile o anlatıda kullanacağı malzeme arasındaki ilişkiye duyduğu saygının yapıtlarında hiç eksilmeyişidir. Tahsin Yücel’in bir ayağı yaşanan toplumsal gerçekliğe insanca karşı duruşu anlamlandıran, bir ayağı estetik özerklikten hiç kopmayan canlı anlatısı, onun yazınsal tininin odağında durur, yazın türü, olaylar, kahramanlar değişir ama Tahsin Yücel tözü hep aynı kalır. Bizim durduğumuz yerden ilk görünen, kendini duyumsattıran “şey” bu yazınsal Tahsin Yücel gerçekliğidir. İlk öykülerini topladığı “Haney Yaşamalı”dan, büyük yankı uyandıran ve medya dünyasında olmasa da yazın dünyasında oldukça popüler olan ( Tanrı tüm yazarlarımızı, yazın dünyasını henüz tümden ele geçirememiş medya dünyasında popüler olmaktan korusun!) son yapıtı, Yalan romanına kadar, Tahsin Yücel’e ait ortak yazınsal töz, kendini hiç sarsmadan, inançla, kutsal bir söyleyiş gibi sürdürür.

            Tahsin Yücel’in yazın kişiliğini belirleyen en önemli niteliği, yazar Tahsin Yücel’le vatandaş Tahsin Yücel ve dilbilimci Tahsin Yücel arasındaki ayrımları, yazınsal biçeminde hep bilinçle önde tutabilmesi, gündelik popüler karmaşa, bilim gerçekliği ve yazınsal gerçeklik arasındaki o ayrımı hem kendi duyması, hem okuruna duyumsatabilmesidir. Başka bir deyişle, yazar Tahsin Yücel, kendi yaşamından kopmadan kendi yaşamına yabancılaşmayı başarmıştır.

Son romanı Yalan’da bir dilbilim tartışması açmaktadır T.Y. hocamız. Romanla ilgili çözümlememizde (8, Bursa Edebiyat Günleri’ne sunduğumuz bildiri- Yalanlanamayan Bir Yalan) romanın derin katmanlarında yapısalcı dilbilimin savlarıyla ona yönelmiş eleştirileri bir arada ustalıkla verebildiğini gözlemlemiştik.

            “Edebiyat, anlatı (içerik) düzleminde yapıntısal, kurgusaldır. Yazınsal söz, doğru olmak zorunda olan bilimsel sözün tersine yanlış olabilen ya da yanlış olmak zorunda olan bir söz değildir; ama gerçeklik ve doğruluk sınavına sokulmasına kesinlikle izin verilmeyen bir sözdür. (....) Edebiyat, anlatım düzleminde yazınsal söylem kullanır; yazınsal söylemin dilsel bildirisi kendine yöneliktir; kendi üzerine odaklanmıştır,” diyor Özdemir İnce (Özdemir İnce Yazınsal Söylem Üzerine, Can Yayınları, 1993, s. 121-122) Tam da bu noktada Tahsin Yücel’in Haney yaşamalıdan başlayıp Yalan’a uzanan yazınsal serüvenini göz önüne getiriyoruz. Tahsin Yücel, yazınsal kurgusallıkla bilimsel gerçekliği birbirine düşürmeden, birbiriyle karıştırmadan birinden öbürünü görünür kılabilecek bir ustalıkla kullanır dili. Todorov’un “Poetika Giriş”te sözünü ettiği edebiyat poetikasını kaneviçe işler gibi işler yapıtlarında. “Poetika, edebiyata dair soyut ve içsel bir yaklaşımdır. Tek tek yapıtları yorumlamaya karşıt olarak, anlamı anlamlandırmayı değil, her bir yapıtın ortaya çıkışını yöneten genel yasaların bilgisine ulaşmayı amaçlar. Ancak, psikoloji, sosyoloji v.b. bilimlerin aksine bu yasaları edebiyatın içinde arar” diyerek betimliyor Todorov edebiyat poetikasını. Tahsin Yücel’in yapıtları, bir yazınsal metin olduklarını hiç unutmadan, günlük yaşamdan selamı sabahı kesmeden kurgulanırlar, yapılanırlar; ama gerçekliği de “dört yön on altı rüzgâr”la deşeleyip dururlar. Orada deşelenen gerçeğin kendisinin tanımı, savı değil, başka bir gerçekliktir. Her okuyana, her yorumlanana ayrı bir iletisi olan, kaba gerçekliğin yazına yakışmayan düz çizgisini hiç ilgilendirmeyen, ona hiç benzemeyen bir gerçeklik...

            “Bir resme günlerce bakamam; ama o resme baktığımda neler görmüş olabileceğimi öğrenme umuduyla günler boyu o resimle ilgili yorumlar okuyabilirim. Sanat Yapıtı, sanat ile böyle bir işbirliğine (yakınlaşma) davet ediyor bizi” diyor Mehmet Ergüven, Beatrice Lenoir’in Sanat Yapıtı adlı kitabıyla ilgili olarak Virgül Dergisi Kasım 2003 sayısına yazdığı yazıda. Tahsin Yücel’in yazınsal yapıtları daha ellili yıllardan başlayarak her bakan için ayrı anlamlar doğurabilen bir çoğulluktadır, bireyin ve sanatın özerkliğine, özgünlüğüne öyle saygılıdır.

            Tahsin Yücel, tüm yapıtlarıyla, günümüz kültür endüstrisinin de pompaladığı kimi yazarların metnin özerkliği arkasında yazını güncelden kaçırma, muhalif kimliğinden arındırma çabalarının karşısına da dikilir. Yalnız güncel politikayı da ilgilendiren makalelerinde, bilimsel bildirilerinde değil, öykülerinde, romanlarında da yaşamsal olanın, yaşamdan gelenin derin izleri vardır. “Yaşanası”dır Tahsin Yücel’in kullandığı edebiyat yalanları.

Tahsin Yücel yazın serüveninde en çok dikkat çekilmesi gereken nokta, yazarın kendi bilimci kimliği karşısındaki tutumudur. Bir dilbilimci olarak uzun yıllar yapısalcı dilbilim savunuculuğu yapmış, Saussureci akımın bir temsilcisi gibi davranmış Tahsin Yücel’in sanatçı-yazar kimliği, deyim yerindeyse, Tahsin Yücel’in bilimci kimliğine karşı çıkar, ya da onunla tartışır. Yalan romanında dilbilimsel bir tartışma olmaktan çok yazınsal bir tartışmaya dönüştürülen yapısalcı tezler arkasında, belki de T. Y. biraz da kendi içselini kurcalar. Okuru önünde yapısalcı dilbilimin eşsüremli dil çözümlemesi içinde düştüğü kimi açık noktaları görmüş olarak bir çeşit kendi özeleştirisine de uzanır. Kim bilir?..

Birinci Basımı 2002 yılında yapılan “Yalan” romanının haberini, muştusunu daha 1958 yılında yayınlanmış Düşlerin Ölümü’ndeki Yastık öyküsünde bulabiliriz. “Yaşamanın her türlüsü güzeldir, ama kokmuş bir yalana koca bir yaşam verilmez, kokmuş bir yalanla geçen yaşam yaşam olmaz kardeşlik. (.....) O resmi at bir köşeye, bütün o kokmuş kitapları kafandan çıkar, kendin uydurup kendin inandığın yalanları unut. Bak bütün insanlar nasıl yaşıyorlar! Sen de biraz insan gibi yaşa” diyerek öğütler vermektedir yararcı aklı savunan anlatıcı, öykü kahramanı arkadaşına. Arkadaşınsa umurunda bile değildir verilen öğütler... Bir güzellik kraliçesi ile yan yana oturtulmuştur bir yemekte, birlikte fotoğrafları çekilmiştir. Tüm bunlar bir kurmaca, bir eğlenti düzmecesidir. Kör gözüm parmağına dercesine belli olan bu oyunu kendi yaşam gerçekliğine dönüştürmüştür öykü kahramanımız. Güzellik kraliçesinin bir garibana vurgunluğu oyunu, gariban için, yıllarca anlatılacak, anlatıldıkça usandıracak düşsel bir öykünün kaynağıdır artık. Yaşanan gerçeğin çok başka oluşu, öykü kahramanı Ahmet için hiç de önemli değildir. Bir yalan üzerine yapılandırmıştır kendi gerçeğini, düşler dünyasında yaşamaktadır. Anlatıcı Tahsin Yüce ile Tahsin Yücel’in yarattığı öykü kahramanı Ahmet, Tahsin Yücel’in içindeki iki kişilik olarak gerçekle kurgunun betimlemeyle özgün yaratının yandaşları olarak tartışırlar sanki. Yararcı aklıyla kahramanına öğütler sıralayan anlatıcı, bir yandan da düşleriyle yaşayan kahramanının gözüyle kendi gerçekliğini eleştirmektedir. Yazınsal gerçekliğin örtülü bir anlatımıdır bu... “Düşler güzel. Gerçeğe boş ver” diyor “Resim ile Elişi” adlı öykünün kahramanı Ahmet Elden. Her iki Ahmet de düşleriyle yazınsal olanın nasıl olması gerektiğine işaret ederler sanki.

“Haley Yaşamalı” nın “Eski Öykü”sünde anlatıcının sevgilisi bir başkasına nişanlanmıştır. Anlatıcı, büyüklerini de enişte dediği anlatıcıdan başkasıyla evlenmeye razı olmuş ablasını da umursamayan evin çocuğuyla yakındır, en çok onun tarafından sevilmektedir.  Yaşamın şimdiki olumsuz gerçekliğine karşı, sevdiği kızla çıktığı bir boğaz yolculuğu sırasında birbirlerine daldıklarından kaçırdıkları vapurun kaptanının onlar için vapuru geri döndürüşü, vapuru yeniden iskeleye yanaştırması anısıyla, artık düş gibi gelen bir geçmişle ayakta durmaktadır.

“Tahsin Yücel Öykücülüğü” diye bir kavram kurmaya çalıştığımızda, onu kendine en yakın anlamlandıran öykülerden birisi de, “Hayristan’ın Altın Çağı” öyküsü olabilir. Öykü, Hayristan denen kurmaca bir ülkede, yeni resmin yasaklanması üzerine kurulmuştur. Yasaklanan resim değil, “yeni resim”dir. Bu anlatım biçimiyle, içerik, bir iktidar-sanat çatışmasından çıkarılmış, eski sanat- yeni sanat çatışmasına taşınabilecek bir kayganlığa, akıcılığa ulaştırılmıştır. Yasağın arkasında, sanatlardan birisini seçme varmış gibi görünürken, aslında, iktidarın, sanatın muhalif tutumunu yok etme çabası vardır. Yeni resmin yasaklanmasından sonra alanların yeniden kendilerine kaldığını düşünerek sergi açan eski resmin bir temsilcisi, kucağındaki zayıf bir çocukla yağmur altında yalınayak yürüyen bir kadını canlandırmış olduğu için tutuklanır. Savcılığın ülkede artık böyle yoksul insan kalmadığı, ressamın böyle bir resim yaparak gerçeği bozup soyutlaştırdığı, böylece soyut resim yapma yasağına karşı gelmiş olduğu savına yargıçlar da uyarlar. Sanatın bir türüne karşı olmadığını savlayan iktidarların aslında sanatın kendisi olan tüm sanatlara karşı olmaları kaçınılmazdır. Öykünün yan anlamlar içinde gizlediği gerçekliklerden biri de bu olmalı...

 

(devamı yazarda...)