KUYUCAKLI YUSUF'TA KARNAVALCILIK

1950’li yıllara kadar, romanımızın birincil sorunsalı Batılılaşma’dır. Yazarlarımızın Batılılaşma sorununa yaklaşımlarında öne çıkan da, kendi duruş ve düşünüşlerini kahramanları aracılığıyla topluma sunma, öğüt verme çabasıdır.  

Bu genel çizginin dışında kalmış yazar ve yapıtlar da vardır… Halide Edip’in ilk romanlarıyla Halit Ziya Uşaklıgil’in romanlarında, Mehmet Rauf’ta, belli ölçüde Tanpınar’da toplumsal sorunlar birincil önemle anılmaz. Batılılaşma çabaları karşısındaki birey duruşu da dolayımlı olarak yer alır tema içinde. Kimi kez, toplum dışında yaşıyormuş izlenimi veren bireyler arasındaki öznel ilişkilerin öne çıkarıldığı yapısal kurulumlar  egemendir.  Andığımız yapıtlar, yayınlandıkları dönemde, kendi dönemlerinin özelliklerini taşıyabilecek, sürükleyecek güçlü etkiler de bırakmamışlardır. 

Tanpınar romancılığı 12 Eylül sonrasi kültür ortamında yeniden keşfedilmiş, hatta yüzyılın en önemli romancısı olarak da anılır olmuştur. “Türk edebiyatının yirminci yüzyıldaki en büyük şairiyle en büyük romancısı olacak Yahya Kemal ve Tanpınar bu hüzünlü, ücra semtlerde dolaşırken sanki kaybettikleri şeyleri ve melankoliyi daha da fazla içlerinde duymak istiyorlardı.” (Orhan Pamuk, İstanbul, Hatıralar ve Şenir, YKY2. Baskı Ocak 2004, s. 235)

Sebahattin Ali’ye gelinceye kadar, hatta daha sonraki dönemde de Tanrı bakışlı anlatıcı tarzı yaygındır. Güncel toplumsal sorunlara ilgi duyan yazarlarda da, uzak durma çabasında olanlarda da, “toplumda var olan ayrı düşünceleri kahramanları aracılığıyla temsil ettirme, anlatıcıyla ayrı düşüncedeki kahramanlara aynı düzeyde yer verme kaygısı” olarak tanımlayabileceğimiz ve Bahtin’in Dostoyevski romanının çoksesliliği için en önemli yapısal özellik olarak gördüğümüz “teğet duran yazar” tarzını bulabilmemiz olası değildir. “Dostoyevski’nin yaratıcı dehası, din, kültür, siyaset konularındaki oldukça tutucu görüşlerine baskın çıkar ama bunun nedeni romanlarında kendi görüşlerini dile getirmemesi, kahramanlarının hepsine aynı uzaklıkta durması, dile getirdikleri düşünceler konusunda tümüyle tarafsız kalması değildir. Bunların hiçbirisini yapmaz ama anlatıcının sesiyle kahramanların seslerini aynı düzlem üzerinde yan yana getirerek, hiçbirine fazladan bir otorite barındırma olanağı tanımayarak romanda dile gelen karşıt bakış açılarını daha yüksek bir düzeyde senteze ulaştıran bir anlatı yapısından özenle kaçınarak çoksesli bir özgürlük ortamı yaratır.” M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 97)

Dönemin hemen tüm romanlarda, kahramanlardan birisi, iyiyi, doğruyu, yazara yakın olan düşünceyi savunur. Her şeyi bilme, her şeyi görme yetisindeki anlatıcı, açıktan, ya da dolayımlı olarak bir olumlama – olumsuzlama arkasındadır.

Sözgelimi, 1949 yılı yayınlanmış ve son yıllarda en çok okunan romanlar arasına girmiş, hakkında çok sayıda övgülü yazılar yazılan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda kahramanlardan Mümtaz ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Anlatıcıyla aynı düzlemde gibidir ve diğer kahraman ve karakterlerden hep bir adım daha yakındır okura…

Robert P. Finn, Halit Ziya Uşaklıgil’i Türk romanının ilk dönemindeki birikiminin ve sonraki gelişiminin en başarılı temsilcilerinden biri olarak andıktan sonra, “Kişileri dünyada dolaşırlar gerçi ama, özde, ‘dünyadan biri’ değildirler” (Robert P. Finn, Türk Romanı İlk Dönem, 1872- 1900, Türkçesi: Tomris Uyar, İkinci Basım, Agora Kitaplığı, 2003  s.139) saptamasını yapar. Servet-i Fünun yazarlarının çoğuna özgü bir durumdur bu… Kahramanlar, karakterler, bir düşüncenin taşıyıcısı olmaktan, bir söylemle belirlenmiş olmaktan çok, rastlantılarla karşılaşmış sıradan nesneler gibidir. Romantizmin iç derinlikleri göz önüne serilmeye çalışılırken kahramanların söylemini temsil eden bir düşünce sistemleri yoktur sanki. Bu biçem, Mehmet Rauf’un Eylül’ünde iyice belirginleşir... Kahramanlar, birey olarak ayrıntılarıyla resimlenmiş, nesnel birer varlık olabilmeleri için uğraşılmıştır ve neredeyse soyutlanmış, ayrı bir dünyada yaşamaktadırlar. 

Cumhuriyet döneminin kültürel karmaşası içinde, Anadolu kültürüne kendine özgü bir bakışla eğilen Kuyucaklı Yusuf’la birlikte, romanımız yeni bir çağın eşiğine gelmiştir. Birer söylem taşıyıcısı olarak yazardan belirli ölçüde bağımsızlık kazanmış kahramanlarıyla topluma bir öğüt, bir ders vermeye kalkmayan, gönderge nesnesi, konusu yanında, yazınsallığını, biçemini ilk sorunsalı olarak gören bir yapıttır. Bu eşikten sonra Anadolu halk kültürünün kendisi de yazınsallık alanında görünür olmaya başlamıştır. Kuyucaklı Yusuf’un açtığı yoldan, Bereketli Topraklar Üzerinde’nin İflahsızın Yusuf’u, Yaşar Kemal’in Yusufçuk Yusuf’u geçecekler, Anadolu çoksesliliği roman alanında boy göstermeye başlayacaktır.

1950 öncesinin ayrıcalıklı romanı, 1937’de yayımlanmış Kuyucaklı Yusuf’tur diyebiliriz. Romanın yazılma yılı, yazarı Sabahattin Ali’nin roman kahramanı yapacağı Yusuf’la Aydın cezaevinde tanışmış olduğu 1931 yılı olabilir. 1932 yılında Konya Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilen romanın kitap olarak yayımlanması 1937’yi bulur (Yeni Kitapçı Yayınevi).

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin yapıtları içinde de ayrıcalıklı bir yer tutar. S. Ali’nin bu erken dönem yapıtı, aynı zamanda en başarılı romanı olarak da anılır. Sosyalist gerçekçi tarz yazınsallığına henüz egemen değildir... Metin, anlattığıyla, anlatıcının ikiye bölünmüş gibi duran sözceleminden, biçemsel çabalarından çok etkilenmeden, kendi olgu malzemesiyle ve kahramanlarının söylemiyle anlamını serer.  Sabahattin Ali’nin sonraki romanlarında düzen eleştirisi daha ağır basacak, kimi yasaklamalar ve baskılar nedeniyle de alegori, parodi kullanımı öne geçecektir. “Sırça Köşk” ve “Bir Koyun Hikâyesi” adlı öykülerde alegori doruğa ulaşır.

Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf’ta çıkar ilişkileri içinde yozlaşmış, kimi insancıl özelliklerden yoksunlaşmış kasaba ticaret ilişkileri içindeki yapı ile Yusuf’un kişiliğinde temsil ettirdiği “soylu yaban”ın çatışmasını işlemiştir. Batılılaşma sorunsalının öne çıkmadığı, kahramanlar ve aydın karakterler aracılığıyla ülke üzerine tezlerin tartışılmadığı bir yapıttır Kuyucaklı Yusuf.

Sisteme yönelik bütünlüklü, tekil söylemli bir eleştiri yoktur. Köroğlu, Robin Hood hikâyelerini andırır bir yerel egemenler - ezilen halk karşıtlığı sergilenir.

Sabahattin Ali’nin erken ölümü ile, üç cilt olacak roman birinci cildinde kalmış olsa da, romanın çıkış noktası, hangi yörünge üzerinde yürüyeceği belirlenebilmektedir. Kuyucaklı Yusuf’ta, sözlü kültür geleneğinin “soylu haydut” teması zamandaş bir yapıya taşınarak romanlaştırılmıştır. Edremit esnafının ve kirli ilişkilerinin karşısında, romantizmin aşkın kahramanı, olağanüstü dürüst, paylaşımcı, yiğit Kuyucaklı Yusuf vardır.

“Soylu haydut” teması, Bahtin’in modern romanın kaynaklarından biri olarak gördüğü menippea’nın sık kullandığı bir temadır: “Menippea keskin tezatlar ve zıt kavramlardan oluşan kombinasyonlarla doludur: erdemli orospular, bilgenin gerçek özgürlüğü ve kölece konumu, köle olan bir imparator, ahlâksal çöküntüler ve arınmalar, lüks ve yoksulluk, soylu haydut vb. Menippea, ani geçişler ve değişikliklerden, iniş çıkışlardan, yükselip düşmelerden, mesafeli ve bölünmüş şeylerin beklenmedik bir araya gelişlerinden, her tür uygunsuz birleşmeden hoşlanır.” (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 232)

J. J. Rousseau’nun (Toplum Sözleşmesi -1762’de), Montesquieu’nun tanımladığı ‘soylu haydut’lara benzer bir kişiliği vardır Yusuf’un. Bireyci öznelciliğin, romantik tutumun da etkili olduğu karmaşık bir düşüncenin ürünüdür Yusuf. Hemen hiçbir eğitimden geçmemiştir, kişiliğini oluşturan öğeleri edinebileceği bir yaşamı da olmamıştır ama içinde bulunduğu toplumdan çok ayrıdır; derinliğine düşünme yetisi olan, kendine özgü bir kahramandır. Kasabaya evlatlık olarak gelmiştir, uzun yıllar boyunca bir yabancı gibi kalmıştır. Yeniden kırsala, dağa döner romanın sonunda... İçinde bulunduğu kirli ve karmaşık dünyadan kurtulup saf ve temiz olana, doğala yeniden kavuşabilmesi için başka çıkar yolu kalmamıştır.  

Sabahattin Ali’nin Alman romantiklerinden ve özellikle Schiller’den etkilendiği bilinir. Aslında siyasi görüşleri, sosyalist yapısı nedeniyle ömür boyu sıkıntı çekmiş, yargılanmış, hapis yatmış, hatta bu nedenle de öldürülmüş bir kişidir ama diğer yapıtlarında da romantizmin izleri belirgin biçimde görülebilir. 

Roman, Yusuf’un kişiliğinde, romantik bir biçemle kurulurken, Edremit esnaf, tüccar çevresi anlatıya girdiğinde, çoğul gerçekçi, çoksesli bir biçeme geçilir. Edremit’teki sosyal yaşamın insan üzerindeki etkileri karakter tiplemeleyile, anlatıcıyla aynı düzlemde yer alan kahraman konuşmaları aracılığıyla canlandırılır. Tüm kahraman ve karakterler, içinde bulundukları sosyal-kültürel ortamın ürünüdürler, yazardan bağımsız gibi hareket ederler, yargıları ve diğer kahramanlar karşısındaki tutumları değişebilir...

Fethi Naci, “S. Ali’nin kişilerine karşı davranışı ilginçtir. Gerçekten kendi dışında, gerçekten kendinden bağımsız kişiler gibi görür onları. Davranışlarına müdahele edemediği bu insanlara kimi zaman kızar, kimi zaman onlara yardımcı olmak için çırpınır. Ama karışmaz -sanki- onların davranışlarına” diyerek, Sabahattin Ali’nin romandaki karnavalcı yaklaşımı bir başka söylemle anlatıyor. Bu durum, Fethi Naci’ye Kafka’nın Max Brond için söylediklerini, gerçek bir yazarın kişilerini yazardan bağımsız kıldığını, kendi içlerinden gelen bir güçle devinimde bulundurduğunu, bu kişilerin alın yazılarının yaratıcılarını şaşırtan eğriler çizdiğini anımsatıyor. Kuyucaklı Yusuf’ta ustalıkla çizilmiş ayrıntıların romana tam bir somutluk kazandırdığını, romandaki dünyanın roman çerçevesini kırıp kendi dünyanıza karıştığını ekliyor... (Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Adam Yayınları, 4. Basım, s. 268-69)

Anlatıcı zaman zaman kahramanlarından birisine yakınlaşır, bir diğerine serzenişlerde bulunur sanki. Yansızlığını yitirmek istemeyen yazar içsesi, susmayı da yedirememektedir kendisine… Anlatıcıyla yazar arasındaki aralığın en aza indiği anlarda bu durum iyice belirginleşmektedir. V. V. Vinogradov’un Gogol anlatıcısıyla ilgili benzer bir saptaması vardır: “V. V. Vinogradov, Gogol’da anlatıcının sözünü ‘yazardan karaktere zikzak yapan’ söz olarak tanımlar.” (V. N. Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, s. 195)

Temiz doğa ile kirlenmiş kent ve insan çelişkisi romanda her adımda kendini duyumsatır. Yusuf’un babalığı, Edremit Kaymakamı Salâhattin Bey, amaçsızca kırlara çıktığı bir gün kanında yeni bir gücün dolanmakta olduğunun ayrımına varır. Yenilenmiş, yıkanmıştır sanki. Sonra durur, bulunduğu tepeden Edremit’e bakar:

“Salâhattin Bey, başının dönmeye başladığını farketti. Bu kadar geniş, güzel ve sıcak bir tabiatın ortasında kendini şaşırmış gibiydi. Fakat gözlerini tekrar etrafta dolaştırırken, aşağıda mor bir duman tabakasıyla örtülmeye başlayan kasabayı gördü ve irkildi. Oraya, o küçük ve çukur yere gidip gömülmek mecburiyeti ona pek acı geldi. Fakat bunun üzerinde düşünmekten korkarak çabuk adımlarla derhal aşağı inmeye başladı.” (S. Ali, Kuyucaklı Yusuf, Cem Yayınevi, İstanbul 1991, s. 142)

Kuyucaklı Yusuf’un ve Kaymakam Salâhattin Bey’in doğa tutkuları, Goethe’nin doğada bulduğu karnavalcı ruhu anımsatmaktadır:

“Doğa... Etrafımız onunla kuşatılmış, kucaklamış bizi, ne o kucağın içinden çıkabiliriz ne de daha derinlere nüfuz edebiliriz. İstemediğimiz, beklemediğimiz bir anda bizi dansının hortumuna çeker, bizle beraber uçuşur, ta ki canımızdan bezmiş halde elinden düşene kadar.

Doğa konuşmaz, dili yoktur, fakat binlerce dil, binlerce kalp yaratır, onlar kanalıyla konuşur, hisseder...” (Goethe, nesir şiir Doğa; anan: M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 282)

Edremit çözümlemelerinde sınıfsal bir altyapı kurma çabasının bulunmaması romana kendince bir özgünlük kazandırmıştır. Esnafın iyisi de vardır kötüsü de...

Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf adlı yapıtı, kendinden sonraki edebiyat ortamında büyük etkisi olmuş bir yapıttır. Sözgelimi, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i ile Kuyucaklı Yusuf arasında birçok koşutluklar kurulabilir (İki roman da soylu eşkıya sözlü anlatı geleneğini kullanırlar, her iki romanın kahramanı da babasız büyümüş, evlat edinilmiştir, sevdikleri kız, zorba, sömürücü kişiler tarafından ya da onlarla girişilmiş silahlı çatışmada öldürülmüştür. Kahramanlar rakiplerini öldürüp dağa çıkarlar).

Kaynakça:

Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, Cem Yayınevi, İstanbul 1991

Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev.: Cem Soydemir, Metis Eleştiri, İstanbul 2004 

Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Çev.: Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005

Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev.: Cem Soydemir, Metis Eleştiri, İstanbul 2004 

V. N. Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, Çev.: Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001

Orhan Pamuk, İstanbul, Hatıralar ve Şenir, YKY2. Baskı Ocak 2004,

Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Adam Yayınları, 4. Basım

Robert P. Finn, Türk Romanı İlk Dönem, 1872- 1900, Türkçesi: Tomris Uyar, İkinci Basım, Agora Kitaplığı, 2003