DAYAN BİBİOĞLU

DAYAN BİBİOĞLU / DAHA ÇOK RENK KATACAĞIZ HAYATA!

1968 yılı Haziran ayı ortası olmalı… Üniversite giriş sınavının öğlen sonu yapılan yabancı dil bölümünde sürenin dolmasına daha yarım saat kala aceleyle yerimden kalkıp sınav kâğıdını gözetmene uzatıyorum. 
-“Ne acelen var çocuğum, kontrol etseydin; daha yarım saatin var,” diyor tanımadığım kadın… 
“Önemli bir işim var,” deyip çıkıyorum salondan; kadının şaşkın bakışları arasında. Nasıl bir önemli ve acele iştir ki bu; bütün yaşamını etkileyecek bir sınavda daha yarım saati var iken, üniversite adayı kâğıdını vermiş, dışarı kaçıyor!
Gitmeliydim; hem de koşa koşa. Bibimin oğlu Hafız geliyordu; Ankara garında onu karşılayacaktım.
Analar anası, babamın ablası Sultan bibimin neredeyse birlikte büyüdüğümüz, mavi gözlü, sarıya çalan saçlı, pırlanta yürekli, serüvenci oğlu, benim de kardeşimdi gelen… Yemez yedirir, içmez içirirdi. Köye gittiğimde, birlikte gezerdik yaylaları, dağları, ormanları… Birlikte tırpan çeker, mal otarır, at biner, içinde ala gözlü balıkların oynaştığı çaylarda çimerdik. Yaban yemişleri toplardı ormanlardan, kırlardan, sarp kayalıklardan; kendi yemez, avuçlarını doldurup bana uzatırdı. Gece karanlığından, köpeklerden korkmamayı, aklına ne estiyse onu yapmayı, düğünlerde kızlarla el ele tutup türkü söylemeyi, gecenin bir yarısı yayladan kalkıp köye gitmeyi, oyuncaklarımızın ve çocukluk masallarımızın kurucusu Rıza Dede köy evindeki kapıyı kilitleyip başka bir yere gitmişse, merekte samanların içinde yatmayı, at binmeyi ondan öğrenmiştim.
Becerebildiğim en büyük hızla doldurup üniversite giriş sınav kâğıdını (en yüksek notu da yabancı dilden almıştım o sınavda!) onu karşılamaya koştum gara. Okulu, köyü, baba ocağını bırakmış, İstanbul’a artist olmaya gitmişti Hafiz! Artistlerin birçoğuyla mektuplaştığını biliyordum. 
Umduğunu bulamamış, cebinde parası bitmiş, geri dönüyordu. 
O yıl, on beş yıl sonrasında kötü bir hastalığın elimizden alıp götüreceği, bize hep büyük ağbimiz gibi davranmış ve o ara nedense Ankara’ya gelmiş Kerim amcamı da alıp yanımıza, Ankara’dan Kars’a kadar, hayatımın en güzel yolculuğunu yapmıştık birlikte. Bir tren dolusu türkü olarak gittik de gittik… Kara trenin geceyi ıslıklarıyla delerek ilerleyen lokomotifi, ise pise bürünmüş vagonlar, yukarıdaki yıldızların, Anadolu bozkırlarındaki ateş böceklerinin ışıltısı, yanından geçtiğimiz derelerin şırıltısı, söğütlerin hışırtısı, kompartımanlarda sonuna kadar açılmış pilli radyolardan ve yolcuların seslerinden yükseler türküler, türküler… Hep birlikte, hiç bitmeyecek bir umut yolculuğu, bir kavuşma coşkusu gibiydik… Doğu ekspresinin koridorlarında gece yarılarına kadar ayakta, sonrasında sığınabildiğimiz bir kompartımanda neredeyse hiç uyumadan, koca bir tren olarak efkârı, coşkuyu, hasreti, ayrılığı, kavuşmayı, sevdayı birlikte soluduk. Yol arkadaşlarımızın çoğunluğu memleketine dönen yapı işçileri, komşu köylülerimizdi… 
O üretken, dayanışmacı, öğrenmeye açık insanımızı birer açgözlü sadaka arayıcısı, alkış delisi durumuna getiren politika cambazlarının gözü kör olsun!
Bir gözü takma cam olan bir yapı işçisi kardeşimizin sesi halâ kulaklarımda:
“Lamba da şişesiz yanmaz mı / Cicim bana bir yar bulunmaz mı”
Bibioğlu Hafiz, “bulutlar nem alır kara topraktan,” havalarında… 
Her bir araya gelişimiz dünyanın en büyük sevinci, her ayrılış, büyük bir yürek acısı olarak büyüdü içimizde. Yılları yıllara ekledik. Benden çok önce evlendi Hafiz. Dünya güzeli, pırlanta yürekli karısı Şeker de katıldı, tat kattı hayatımıza.
Hafiz’in kapısı, çevremizdeki ailelerin de yedi yabancının da gelip geçerken, hiç çekincesiz konaklarken yiyip içtiği, gülüp konuştuğu bir mertler durağı, bir bereket sofrası oldu hep.
Hafiz kardeşim zor bir ameliyat geçirecek bugün. Sekiz saat süreceğini söylemiş ameliyatını yapacak cerrah; belki de mesanesinin tümü birden alınacak…
Dayan bibioğlu; daha çok renk katacağız birlikte bu hayata. Dayan; seninleyiz!