GOETHE'DEN YAŞAR KEMAL'E...

Batı Rönesansı’nın ve kültürünün en önemli adlarından olan Goethe, Batı ve Doğu kültürlerini harman ederek bir ve büyük insanlık düşüncesi oluşturma çabasının da öncülerinden sayılabilir. Goethe, yazınsal uğraşlarının en başında, Almanya’da köylü savaşlarının önderi olmuş bir soyluyla, Berlichigenli Götz ile tutkuya varan imgesel bir ilişki kurmuştur. Gözden düşmüş feodalitenin orta zümrelerinin temsilcilerinden, özgür ruhlu bir şövalye olan Götz, hak ve hukuku kendi geleneksel kuralları içinde gerçekleştirmeye çalışır; Almanya’daki 1515 tarihli köylü ayaklanmalarında köylülerin önderi olarak seçilmiş ve kendi kökeninden olan kalantor derebeylerle kiliseye kafa tutmuştur. (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, s 289…) İmparatorluk ve piskoposluk ile kavgasında kapitalist geniş yeniden üretimin ve sınıflar demokrasisinin temellerini atacak bir kültürel kavganın bayraktarlığını üstlenmiştir.

Goethe, dostu Salzmann’a yazdığı mektupta Götz’e olan tutkusunu şöyle betimler: “Beni çok tanımanıza karşın, niçin yazmadığımı bilmediğinize iddiaya girerim. Nedeni bir tutku, hem de beklenmedik bir tutku. Böyle bir tutkunun beni ne duruma soktuğunu bilirsiniz. Güneşi, ayı ve güzel yıldızları bile unuttum… Homer’i, Shakespeare’i ve her şeyi unutturan bir girişim üzerine yoğunlaştırdım bütün yaratıcılığımı. Çok soylu bir Almanın tarihini dramlaştırıyorum; övgüye değer bir adamın anısını kurtarıyorum; bu çalışma için harcadığım bütün emek hoşuma gidiyor…” (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, s 287)

Goethe’nin “Demir Elli Berlichingenli Gottfried’in Tarihi” adlı yapıtı 1832 yılında yayımlanır…

Gothe, Götz’ün şatosundaki yalın ve kentsoylu izler taşıyan yaşam biçimiyle, Bamberg’deki başpiskoposun sarayındaki yaşam biçimini karşılaştırır; Başpiskoposun sarayında şaşaa düşkünlüğü, zevk ve eğlence, ikiyüzlülük, ruhsuzluk, yanlışlık ve yalan vardır; amaçlara ulaşmak için zehir ve öldürümlerden çekinilmez… “Götz çökerken bile ahlaksal bakımdan utkuludur, üstündür; çünkü onun çöküşü diyalektik bir yaklaşımla tarihsel bir gereklilik olarak algılanır ve yapıta yansıtılır.” (Onur Bilge, agy, s 289)

Benzer bir imgesel seçimi Çukurova’nın ve Anadolu’nun destansı romanlar yazarı Yaşar Kemal’de de buluruz. Yaşar Kemal de Anadolu’nun kimi soylu beyleri ile imgesel ve yazınsal bir gönül bağı kurmuştur. İnsan yozlaşmasının zirvesi demek olacak olan ve Türkiye’de kapitalizm öncesinin tefeci bezirgân zümresi ile et ve tırnak gibi iç içe geçerek bugünlere ulaşan bir gerici sömürünün temsilcisi finans beylerine, pamuk ağalarına karşı at binip kılıç çekecek soylu beyleri kahraman olarak romanlarına konu eder... Yaşar Kemal’in Akçasazın Ağaları’ndaki Sarıoğlu Derviş ve Akyollu Mustafa’yla, İnce Memet’teki Kerimoğlu’yla kurduğu ilişki de bu türden bir romantik ve diyalektik bir ilişkidir. Hem paradoksal, aynı zamanda karnavalcı, tuhaflıkları, terslikleri barındıran bir yenileşmenin, değişimin edebiyata sıçramış diyalektiğidir söz konusu olan… 
Goethe'nin Goetz'ü, feodaliteye ve kiliseye karşı devrimci kapitalizme gidecek yolda savaşırken, Yaşar Kemal'in beyleri emperyalist çağa ulaşmış gerici kapitalizmin talanına karşı kavgaya girişmişlerdir. 

Yaşar Kemal’deki yeniyetme ağalığın, soysuzluğun soyadı da ilginçtir: “Aslansoypençe!” Yeniyetme ağaların arasındaki Hacı Kurtboğa, Yemen savaşı sırasında tüm erkekleri askere alınmış bir köye gelmiş birisidir. Kuran okuyarak, dinden iman söz ederek güven kazanmış, arkasından köyün kadınlarını tek tek üstüne nikâhlayarak topraklarına konmuş alçak bir açıkgözdür. Sonradan tüm köyü ve çevresini ele geçirmiş, kadınların bir kısmını öldürüp bataklığa gömmüş, bir kısmını da köyünden kovalamıştır. Hacı Kurtboğa, aynı zamanda, diğer yeniyetme ağaların birçoğu gibi müthiş bir Türkçü’dür. Beylerin kasabadan sürülmesi için çaba göstermekte, beyler karşıtı kampanyanın önderliğini yapmaktadır. Kabakçızade ise, tüm Ermeni mallarının, tarlalarının üstüne konmuş bir yeniyetmedir. Köylülerden birinin deyimiyle, “Yeniyetme beylerin gözünde insanın it kadar değeri yoktur” (Demirciler Çarşısı Cinayeti, s, 273). Hileyle, alavere, dalavere ile zengin olmuşlardır. Kasabadaki devlet görevlilerini de avuçlarına almışlardır. Kürt Mehmet’in karakoldaki ölümüne işkencesi sürerken, yeniyetme ağalar, jandarma yüzbaşısı, savcı, kaymakam birlikte ağalardan birisinin evinde yiyip içmekte, sırayla karakoldaki işkenceyi denetlemeye gitmektedirler.

Demokrat Parti iktidarının arkasında da onlar vardır. Rüşvetçi jandarma onbaşısı sonradan faizciliğe geçmiştir... Tefecilik yapmaktadır. Köylüleri, tarımcıları sömürmektedir. 14 Mayıs sabahına gece boyunca radyo başında içerek, Halk Partisi’ne söverek, yaşasın özgürlük, yaşasın demokrasi diye bağırarak varmıştır. On Sekiz Mayıs sabahı da Ankara’ya varmış, Menderes’i, Bayar’ı tek tek kucaklamıştır. Bankalardan istediği kadar kredi alır olmuştur. Kaymakam, yargıçlar, milletvekilleri onun insanlığından söz etmekte, etrafında dönmektedirler.

Birbiriyle kan davalı Sarıoğlu Beyliği ile Akyollu Beylikleri’nin geçmişleriyse, Horasanlara kadar uzanmaktadır. Her iki beylik de kısa bir süre önce yerleşik düzene geçmiş göçer aşiretleridir. Farklı bir geleneğin o günlere ulaşmış soylu temsilcileridir.

Sarıoğlu Derviş Beyin adı, onun soy ağacını da çağrıştırır: “Üç Oğuzun, Yüreğirlinin, Cengiz Handan kopup gelen Yüreğirli Beylerinin, hem de ulu Avşar’ın, hem de Kayı boyunun, hem de Osmanlının dedesi olan obaların, aşiretlerin soyundan akıp gelen, hem Dulkadirlinin yeğeni olan Dervişten başka...” (Demirciler Çarşısı Cinayeti, s, 314).

Bu dizgelem, göçebe boyların, kardeşliğin egemen olduğu kan toplumunun insan ilişkileri zincirini görünür kılan tarihi bir çemberi aydınlatır…

Soylu beyler Sarıoğlu Derviş ile Akyollu Mustafa arasındaki kan davasına dönüşmüş çatışmanın arkasında yaşam tarzı ve dünyaya bakışın getirdiği gizli bir sevgi, saygı da vardır.  Barışmaları için aracı olan Vali’nin önerisini geri çeviren, barışı istemeyen Akyollu Mustafa, içinden de “Evet Vali Bey, bu dünyada yalnız iki, iki tek kişi sıdk ile candan dost olabilir. O da Derviş Beyle ben. Dost olacak, düşman olacak, sonuna kadar, köküne kadar dost düşman olabilecek insan soyu tükendi. Şu ot gibi yaşayanlar, şu beşe alıp da ona satanlar ne dost olabilirler iliklerine kadar, sırılsıklam, ne düşman olabilirler ölümüne. Ne sevgi, ne mertlik...” demektedir (Demirciler Çarşısı Cinayeti, s 188).

Sarıoğlu Derviş Bey, al bir at binip yakınları tarafından terk edilmiş, çökkün, konağı harabeye dönmüş, hasta yatağında yatmakta olan kanlısı Akyollu Mustafa’nın yanına gider…

“Al atlı adam gözlerini kırpmadan bu adama bakıyor. Acımakla, şefkatle, pişmanlıkla, belki de sevgiyle. Gözleri kapalı, ölü gibi uzanmış yatan bunu biliyor, yüreğinde duyuyor, kalkıp bu adamın boynuna sarılmak geçiyor içinden. O ne düşünüyor, öteki ne duyuyor, ikisi de düşünceleri birleşmiş, her şeyi aynı anda düşünüp duruyorlar.

Sonunda al atlı adam elini uzattı, onun saçlarını, alnını yüzünü okşadı. Eli geldi, mahzun yatan ellerinin arasında durdu, usul usul eller birleşti, sıcacık, birbirlerinin ellerini sıktılar. İlk olarak yatan adam gözlerini açtı, sevgiyle, minnettarlıkla göz göze geldiler, belli belirsiz birbirlerine gülümsediler.” (Yusufçuk Yusuf, s. 628).

Yaşar Kemal’in soylu beyleri gerici kapitalizmin yeniyetme ağalarıyla meydan savaşındadır.

Yaşar Kemal’in büyük bir acıyla andığı soylu geleneğin temsilcisi Sarıoğlu Derviş Bey, soyluluk gelenekleriyle zamandaşlığın getirdiği yararcı düşünce gerilimi arasında değişen bir kişiliği yansıtıyor olmakla birlikte gençlere sürekli kitap okumalarını salıvermekte olan bir kahramandır. Onun için de kasabanın çıkarcı, gerici yeniyetme beyleri ve özellikle de kasaba savcısı tarafından sevilmemektedir. Çanakkale savaşına katılmıştır. Fransızlara karşı çete kurup savaşmıştır, binbaşı rütbesiyle terhis olmuştur; göğsünde İstiklâl madalyası taşıyan, aydın, ilerici bir insandır.

Soylu bey Sarıoğlu Derviş ile yeniyetme ağalığın ikiyüzlü, fesat, acımasız soygunculuğunu temsil eden Kabakçı Mahir arasındaki mücadele Gothe’nin Götz ile başkiskopos arasında kurduğu gerilimi anımsatan bir içerik taşır. Kabakçı Mahir aynı zamanda ırkçı-milliyetçi saldırganlığın, din istismarcısı siyasetin de bölgedeki en önemli temsilcilerindendir.

Derviş Bey, yeniyetme ağaların içinde en nefret ettiği tiplerden olan, politik kademelerde oldukça söz sahibi Mahir Kabakçıoğlu’nun oğlu Muzaffer aracılığıyla gönderdiği Akçasaz bataklığını paylaşmak, bataklığı bin bir emekle kurutup tarla açmış köylülerin topraklarına el koymak önerisine karşı çıkmıştır: “Birden ayağa kalkmış, çok soğukkanlı ve yumuşak, ‘Oğlum’ demişti, ‘onun Akçasazı almasına göz yumamam. Zaten üç yüz liraya aldığı milyonlar eden çiftlik de milletindir. Bundan sonra da onun bu fakir milleti soymasına göz yumamam. Yarısını bana mı verecek? İstemem ve onun gasbına ortak olamam. Sarıoğlu soyuna bu yakışmaz. Şimdiye kadar benim kursağımdan haram geçmedi. Milletin, şu fakir milletin toprağını çalmak için Mahirle bir hırsızlık çetesi kuramam. Zaten hiçbir işte, en küçüğünden en büyüğüne kadar, hiçbir şeyde onunla birleşemem. Son sözüm budur. Kusura kalma oğlum, ben bu haltları yiyemem.’

Bunları söyledikten sonra hızla merdivenleri inmiş, atına atlamış, kara bir top güllesi gibi Çukurovanın derinliklerine dalmıştı.” (Yusufçuk Yusuf, YKY, 1. Baskı, Ocak 2004)

Yaşar Kemal’in Akçasazın Ağalarında tarihi ve diyalektik bir bakış açısıyla, romantik bir sevdayla yakınlaştığı, çapulcu kapitalizme karşı yanlarında yer aldığı soylu beylerle Goethe’nin ortaçağ feodalizmine ve kiliseye karşı savaşan soylu Götz’ü arasında büyük koşutluklar olduğu çok açıkça görülebilmektedir. Hedefleri kapitalist ekonomi bizimi açısından paradoksal gibi görünüyor olsa da, her iki soylu sembolü de gelecek ütopik ve devrimci dünyalar için bir hareket noktası, dürüstlüğün, mertliğin, kan ve kardeş bir toplumun arketipleri olarak tarihsel mizansen içinde yan yana yer alırlar. 

 

gelelim eleştiriye…
Bizim kategoriler ve kalıplarla bakmayı, yönünü oralardan bulmayı çok seven eleştiri anlayışımız ise Yaşar Kemal’i Akçasaz’ın Ağaları ikilemindeki tutumundan ötürü geri üretim ilişkilerinin savunucusu olarak yorumlayacaktır. 

(yazının devamı yazarda...)