BU KABAK KİMİN

KABAK AĞACINDAKİ KABAK KİMİN?

 

Bu bir kabak ağacı değil elbette. Evimin karşısındaki dikenli boş alana yediğim kayısıların çekirdeklerini dikip sulamıştım. Hemen hepsi tutmuş, kayalık toprağa tutunup yükselmeye başlamıştı. Üç beş yıl içinde serpilip geliştiler. Boyumu da geçtiler, meyve vermeye bile başladılar. Şimdi orada otuz kayısı, otuz karaçam, yirmiye yakın da iğdeden akasyaya, akağaca değişik ağaçlarım var. Sağda solda toprağa tutunmuş bir körpe fidan görürsem de alıp getiriyor, bir yer açıp ona da bakıyorum.
Yaz mevsimleri çok emek ve sevgi istiyor ağaçlarım… Toprağı ve suyu yetmedi kayalık arazinin. Evimden su çektim karşıya; su faturalarım yüzlerce liraya ulaştı. Kamyonlarla toprak getirtip diplerine dağıttım ellerimle. Gübre attım. Çapaladım, suladım, ter döktüm, haz duydum onlarla uğraşmaktan, büyüdüklerini görmekten.
Üst komşum, ODTÜ emeklisi İlyas hoca işi iyice büyüttü; kuyu vurdu; kırıcı çalıştırıp tonlarca toprak attı, her türlü ağacın yanında sebze meyve de yetiştirmeye başladı. Ektiği kabaklardan biri de aldı başını, benim alana doğru yürümedi mi... Nereden aklına geldiyse, tırmanmış benim kayısıya, dalından aşağı sallanmış. Ne güzel de poz vermiş! Benim kayısı, oldu şimdi kabak ağacı!

Peki, şimdi bu kabak kimin? Benim mi, İlyas hocanın mı, bu küçük çorak alanı park olarak bırakmış belediyenin mi?

Kanımca bu ağaç ve kabak, tüm mülkiyet duygularını alt üst edecek bir anlam derinliğinde, doğanın kardeş ve eşitçe kendini bize sunuşunun işareti. Bu kabak da, bu kayısı da, bu toprak da, bu güneş de, bu su da hepimizin.

Yarin yanağından gayri, her şey de öyle olmalı…