ORHAN PAMUK VE “KARANLIKTA GELEN ÖDÜL”E “BURUK KUTLAMA”*

Orhan Pamuk’un aldığı Nobel Edebiyat Ödülü yalnız edebiyat çevrelerinin değil, ülkedeki hemen her kesimin üzerinde düşünce bildiriminde bulunma gereği duyduğu çok önemli bir gelişme oldu. Orhan Pamuk’a karşı topluca bildirge yayınladı kimi yazar ve şairlerimiz. Ödülün Orhan Pamuk tarafından alınmadığı, kendileriyle aynı dili konuştuğu için Batılı egemenlerce kendisine verildiği söylendi. Devletin, hükümetin en yetkili ağızlarından kutlama sözcükleri duyuldu… Artistler, futbolcular, öğrenciler; herkesin bir bakışı, bir değerlendirişi var Orhan Pamuk’u.

Neler konuşulmadı ki? Nobel Ödülü almış bu yazarımızın kusursuz bulduğu, Fransız parlamentosunun da kararıyla karşı çıkışların yolunu kapattığı bir tarih araştırması için onun sözleri bir başvuru kaynağı, tanıtım aracı olabilir miydi acaba?

Tartışmaların özellikle de edebiyatla ilgili bölümünün göbeğine oturacak iki yazı yayınlandı Virgül Dergisi’nin Kasım 2006 tarih, 101 sayılısında… Orhan Koçak’ın Buruk Kutlama’sı ile Aydın Çubukçu’nun “Karanlıkta Gelen Ödül”ü iç sayfalarda birbirine komşu edildiler.  Koçak’a göre, Aydın Çubukçu’nun yazısı enternasyonalist sol kesim bakış açısını yansıtıyordu. Orhan Pamuk’u eleştirenlerse Muhsin Yazıcıoğlu’yla aynı şöven tarafta yer almışlardı. Orhan Koçak’a göre Orhan Pamuk, barış ve demokrasiden yana Türkiyeli yurtsever bir yazar. “Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin… her ulustan her halktan, her dinden, her dilden Türkiye halklarının barış içinde, eşit ve özgür yaşamasını isteyen bir aydın” idi.  (Virgül, adı geçen yazı).

Aydın Çubukçu, “ödülün anlam ve gerekçesi” başlığı altında, İsveç Akademisi’nin Orhan Pamuk romanları için “kültürler arası çatışmaları gideren semboller yaratan metinler” değerlendirmesini aktarır. Evet, en iyisi işe oradan başlamak. Orhan Pamuk’un barıştan, özgürlükten yana, kültürlerarası çatışmalara karşı çıkan metinlerinden…

Orhan Pamuk üzerine yapılacak bir tartışmada, anahtar Kar romanı olmalıdır. Yazarımız bu romanda kendi yazınsallığıyla, başarı, ödül, ün beklentileri arasında bir köprü kurma çabasına girmiş gibidir.  Orhan Pamuk üzerine yapılan tartışmaların eşik mekânı ve kriz ânı orasıdır… Kar romanı, Orhan Pamuk’un önceki yapıtlarının tersine, estetik işlev hiç önemsenmeden, çalakalem yazılmış politik bir romandır. Bir yazarın politik bir roman yazması kadar doğal bir şey olamaz; ancak, Kar’da büyük bir kırılma gözlenmektedir Orhan Pamuk yazınsallığı ve edebi değerler açısından. Yapısal bozukluklar da cirit atmaktadır metin içinde. Romanda kullandığı, "ilham, zarafet, ihtimal, hafiye, hassasiyet, meram, mahremiyet, hayatiyet, tahripkâr, âlem, mükemmeliyet, manevi mertebe" gibi Arapça kökenli sözcükleri, içeriğe uygun düşmesi için mi seçti O. Pamuk bilemem ama, 90. sayfada art arda iki tümcede "mısra" ve "dize" sözcüklerini birlikte kullanılmış olması, Kars’ta hiç bulunmayan çınar, kestane ağaçlarıyla coğrafyanın süslenmiş olması özensizlik için önemli ipuçları vermektedir. 

Kar romanında, tiyatro oyunu sırasında, solcu kadar oyuncu Funda Eser çarşafını atan, özgürlüğü seçen bir kadını oynarken iç gıcıklayıcı, erkekleri tahrik edici sesler çıkarmakta, erotik davranışlarda bulunmakta, tombul ve çıplak kollarını, gerdanını izleyenlere göstermektedir. İmam hatip öğrencilerinin oyunu ve çarşafını açarak özgürlüğü seçmiş olduğunu gösteren bu kadını protesto etmeleriyle sahneye Mustafa Kemal’e benzer bir kalpak giymiş solcu artist Sunay Zaim ve askerler çıkarlar. Askerler imam hatipli öğrencileri kurşunlayıp öldürürler. Yalnızca Siirtli Kürt asker tüfeğinin namlusunu yukarıya çevirir ve onun attığı kurşun çeyrek yüzyıl önce köpeğiyle birlikte tiyatro seyretmeye gelmiş Sovyet Başkonsolosunun locasına denk gelir. “Siirtli Kürt asker”, “mazlum imam hatipli öğrenci”, Kars’ta hiç olmadığını Orhan Pamuk’un bile sormadan bilebileceği “köpekli Sovyet Başkonsolosu” imgeleri Orhan Pamuk’un hangi “özgürlükçü” “barışçı” amaçlar arkasında Kar romanını kurguladığını açıkça işaret etmektedir. Ödül gerekçesi içinde yer alan “kültürler arası çatışmaları gideren semboller yaratan metinler” bunlar mıdır acaba?

Kar romanındaki Siyasal İslamcılar, roman kahramanı Ka gibi, genellikle duyarlı, duygulu, hayatı sorgulayan kimselerdir. Solcularsa, ahlaksız, içkici, din ve insanlık düşmanı, katil ruhludurlar. Süreç içinde İslamcı politikanın içine girmiş olan, eski solcu şair, Ka’nın arkadaşı Muhtar... “Dindarlar, sağcılar, bu ülkenin Müslüman muhafazakârları... (...) ateist solculuk yıllarımdan sonra bana çok iyi geldiler. Onları bulursun. Sana da çok iyi geleceklerdir umarım’” (Kar, s. 63) demektedir.  

Kar’da romanında özel bir “siyasal İslamcı” imge kurulma çabası öne çıkar. Siyasal İslamcı militan Lacivert’in “Yahudiler bu yüzyılın en büyük mazlumlarıdır” (Kar, s. 228) sözü belki de romanın kilit söylemi olabilecek güçtedir. İslamcı militan Lacivert, Ka’ya sevgiyle yaklaşır: “sen yıllarını şiirin çilesine vermiş bir dervişsin.”  Sevgilisi Kadife’ye de Ka’nın bir derviş olarak Allah tarafından doğumdan ölüme kadar masum kılındığını söylemiştir (Kar, s. 221).

Orhan Pamuk, Kar romanının kahramanı Ka’yı söyleşilerinde romana bizzat girmiş yazar karakterinden daha yakın bulmaktadır kendisine. “Ka’nın içinden geldiği gibi, kendi olarak yaşayabilen gerçek bir şair olarak yaşayabilmesine karşılık, benim her sabah, her gece belirli saatlerde bir kâtip gibi çalışan, daha basit ruhlu bir romancı olduğumu acıyla hatırlatıyordu.” (Kar, s. 414-415)

Ka, eski bir solcudur ama hayatının o dönemini ve solcuları andıkça büyük bir eziklik ve utanç duymaktadır. “Bir zamanlar kendisini Nişantaşılı bir burjuva gibi gören siyaset meraklılarına duyduğu cinsten bir öfke geçti Ka’nın içinden. Lisede bu adamlar pandikleşerek sürekli birbirlerini ibne durumuna düşürmeye çalışırlardı. Bu faaliyetin yerini daha sonraki yıllarda birbirlerini ve daha çok da siyasal düşmanlarını polis ajanı durumuna düşürme oyunu almıştı.” (Kar, s. 54)*

Hemen bu arada Rus edebiyat kuramcısı Mihail Bahtin’in bir sözünü anmanın çok anlamlı olacağı inancındayım: “Bir fikrin sanatsal temsili,  ancak fikir olumlanma ve yadsınmanın ötesinde terimlerle sunuluyorsa, ama aynı zamanda her türlü dolaysız anlamlandırma gücünden yoksun, basit fiziksel bir deneyime indirgenmiyorsa mümkündür.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 134) 

Kar romanı için, aradan yıllar geçtikten, Batı’nın siyasal İslam’a bakışı epeyce değiştikten sonra Orhan Pamuk şöyle konuşur: "Siyasi İslamcılık üzerine yazmak istiyordum. Bu işi bir romancı olarak yaptım. İslamcılar elbette ki düşmandırlar, tehlikeli kişilerdir. Ama ben bir yazarım, bunu insani açıdan ele almak, onları yaşadıkları biçimiyle anlatmak istiyordum. Pek çok Türk yazar, propaganda eşliğinde onların kitaplarını mahvetti. Kar, benim ilk ve son siyasi romanımdır. Ben bu romanı, propagandaya yer vermeksizin, muhtelif seslere onurlu bir saygı ilkesiyle yazdım (birisi romanda sol düşünce için en küçük bir saygı kırıntısı bulabilirse herkese haber versin lütfen – bizim notumuz). Bir anlamda, Dostoyevski'nin tüm şahsiyetleri özgürce konuşturması gibi. Dolayısıyla Kar, siyasi bir mesaj içermeyen siyasi bir romandır. Benim ilgilendiğim tek bir soru vardı: İnsanlar bu kadar yoksulken nasıl mutlu olunabilir?” (La Stampa dergisinde yayımlanan söyleşiden, Haber.com. 13 Ekim 2005, Perşembe).

Yeniden Kar’a dönelim… Romanda solcu bir kadın tipini temsil eden Sunay’ın karısı Funda Eser neredeyse sürekli sarhoştur. Oyun sırasında bile, perde gerisinde, elinde içki şişeleri ve bardaklarla gezmektedir (Kar, s. 400). Erkek izleyicileri tahrik etme, şehvetli gösteriler yapma çabası içindedir. “Gözlerinin çevresine sürdüğü boyalar, kalın ve ağır ruju, iri göğüslerinin üstünü gösteren açık kıyafeti ve abartılı jestlerine takılan Ka...” (s. 334) “Çünkü yirmi yıldır Anadolu’da mazlum ve ırzına geçilmiş kadın rollerine çıkan Funda Eser’in sahnede tek bir hedefi vardı: Kurban pozuyla erkeklerin cinselliğine seslenmek!” (s. 345) Üçüncü sahnenin başında Funda Eser ırzına geçilmiş kadının türküsünü söyler. Bu, oyunu yer yer fazla ‘entelektüel’ ve anlaşılmaz bulan seyirciyi sahneye bağlar. Funda Eser her zaman yaptığı gibi, bir yandan gözyaşı döküp erkek milletine söverken, bir yandan da başına gelenleri ballandırarak anlatır (s. 402).

Arada bir maske düşer, Şarkiyatçı Batılı kimlik görünür olur: “Ka hayatta tek gerçeğin mutluluk olduğunu geç de olsa öğrendiği bu aptal Kars kentinde, kendilerini saçmasapan siyasi kavgalara vermiş bu bahtsız insanlara bu yalanları zevkle kıvırdığı için şimdi memnundu.” (Kar, s. 331)

Nobel Ödülü’nü veren kurum ve burada görevli kişileri zan altında bırakmak düşüncesinde olmadığımı belirteyim. Türkiye gerçeği ve Orhan Pamuk üzerinde ayrıntılı bir bilgisi olmayabilir kurul üyelerinin… Aynı kurulun 2005 yılında Nobel Ödülü’nü açıktan ABD ve emperyalizm karşıtı bir tavır alan ve ödül toplantısına katılmayan Harold Pinter’e de verilmiş olduğu unutulmamalı... Ödülün verilişinde birçok edebiyat dışı etkenin de devreye girmesiyle, gerçekten de gerekçede yer alan anlayış egemen olmuş olabilir. Benim tartışmak istediğim, Orhan Pamuk’a ödülün veriliş mantığından çok yazarımızın kendi yazınsal çizgisi ve ülkemiz edebiyat ortamında onun yazınsallığıyla ilgili ayrıntılı çözümlemeler yapmak yerine “olumlama” veya “olumsuzlama” yanlarından birinde saf tutma anlayışıdır.  Orhan Pamuk yazınsal çizgisi üzerine konuşulmalıdır, edebiyat ile edebiyat dışı ikkidar ilişkileri üzerine konuşulmalıdır…

Hele de kendilerini “solcu” hatta “enternasyonalist” diye tanımlayan, ya da başkalarınca öyle tanımlananların bir alkış goygoyu içinde yan tutmaları anlaşılır bir durum değildir.

Orhan Koçak, kültür ve edebiyat tarihimiz üzerine yazdığı yazılarda Cumhuriyet döneminin kültürel bir kırılmaya yol açtığına ilişkin önemli yorumlar yapar. Tarihsel gelişim içinde, Tanpınar’ın tutumunu çok daha iyiniyetli, sentez çabası içinde bulur: “Bir yanda öbür yarımın bayağı ve şekilsiz görünmesine yol açan yabancı bir ideal,  öte yanda, idealin hep ulaşılmaz ve sahte görünmesini garantileyen bir yerli gerçek. Bu açmazı en iyi gören Tanpınar’dı; ama tam da bu yüzden anlamamak zorundaydı. (…) –kendi ‘sentez’ çabasının sentetik niteliğiyle yüzleşmek durumunda kalırdı eğer anlasaydı” (Orhan Koçak, Toplum Bilim 70, Güz 1996, s 147, anan A. Galip Yener, Eleştirinin Eşiğinde Edebiyat, Hece Yayınları, Birinci Basım Ocak 2006, s.118). Koçak, Tanpınar yerine Fakir Baykurt’un yerlilik payesine uygun görülüyor olmasını da eleştirel bir bakışla anar: “Aslında Türk ulusçuluğuna bağlı olup da sadece daha geniş ve daha dolayımlı bir yerlilik düşünmeye çalışan Tanpınar, bir yabancı yazar gibi okunuyor, yerlilik payesi Tanpınar’a değil, örneğin Fakir Baykurt’a uygun görülüyordu.” ( Orhan Koçak, Defter, 1997, sayı 31, s. 90, anan A. Galip Yener, Eleştirinin Eşiğinde Edebiyat, Hece Yayınları, Birinci Basım Ocak 2006, s. 98).

 “Yerlilik payesi” nin Tanpınar’a mı, Baykurt’a mı daha çok yakışacağını tartışmak istemiyoruz. Bir ayağı Osmanlı Divan Edebiyatı, bir ayağı Fransız sembolizmi, Bergson, Bachelard olan Tanpınar’ın aynı zamanda belli ölçüde “biz”e ait olduğunu da yadsıyamayız. Ancak, Anadolu’da bu andığımız çeşitli kültürel kökenlere yaslanmış, yerlilik ile Batılık arasında, önbilinçteki kültüre geç kalmışlığın etkisinden kendisini bir türlü kurtaramamış, “tereddütçü İstanbul kültürü” dışında da bir “biz” olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Osmanlı üstyapısının görmezden geldiği, baskıladığı Anadolu Türk kültürü, diğer kültürel çeşitlilikler, genel olarak “çoğul halk kültürü” bize ait değil midir acaba? Erken Cumhuriyet dönemi, Orhan Pamuk’un da söyleşilerinde sıkça eleştirdiği bir kültür kesintisine yol açmış gibi görünse de, halk kültürünün üstyapıda temsiline olanak tanıyarak kültürel ortamımıza bir açılım sağlamamış mıdır?

Yalnızca Türkçe’nin yazı dili olarak kullanılır olması bile Anadolu için büyük bir Rönesans adımı neden sayılmasın?

Bu tartışmayı bir kenarda kendi haline bırakıp Orhan Pamuk’a dönelim diyorum. Orhan Koçak,  Orhan Pamuk’un Kar dışındaki çoksesli yapıtlarında da (Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı) Tanpınar’ı andırır bir ikircimliğin, ikili duruşun varlığını görebilmiştir sanırım.

Orhan Pamuk, Beyaz Kale’de içindeki bir çatışmayı Venedikli kahramanının iç sesi aracılığıyla açığa vurur sanki: “Yoksa, yıkım, insanların ve inançların farkına varmadan değişmesi anlamına mı geliyordu? (…) Belki de yıkım, ötekilerin üstünlüğünü görerek onlara benzemeye çalışmak demekti.”-(Beyaz Kale, s. 122-), Kara Kitap’ta “Kendisi olma” ve “öteki karşısındaki duruş”, Şehzade’yle söyleme taşınır: “Şehzade eğer bir gün kendisi olamazsa, eğer bir gün kendisi olabilmenin gücüyle Osmanlı tahtına oturamazsa, İstanbul’un soysuzlaşacak sokaklarında yaşayacak şaşkınların başından geçecekleri hikâye ediyor, ‘kendi hayatlarına başkalarının gözüyle bakacaklarını, kendi hikâyeleri yerine başkalarının masallarını dinleyeceklerini, kendi yüzleri yerine başkalarının yüzleriyle büyüleneceklerini,’ anlatıyordu...”  (Kara Kitap, s. 412). Şehzade, kendisini Batılı ya da Doğulu yapmak için oraya buraya çekiştiren tüm kitapları yaktırtmıştır. O, yalnızca kendisi olmak istemektedir.

Yeni Hayat’ta Yeni Hayat’ın da yazarı Demiryolcu Rıfkı Amca’nın “son” yazısıyla biten çocuk kitaplarındaki “son” sözcüğü, kitabın anlattığı dünyaya girmenin olanaksızlığının işaretidir. Rıfkı Hat’ın Tommiks, Teksas, Teks gibi resimli romanlardaki yabancı kahramanlar yerine Türk çocuk kahramanları kullandığı, “ahlâki ve milli değerleri” yaşatmaya çalıştığı çocuk kitapları arasında Mari ile Ali, Peter ile Pertev gibi kitaplar vardır. Bu kitaplarda Amerika’ya kadar giden Türk çocuk kahramanlar orada Amerikalı arkadaşlarıyla birlikte kızılderililere yardımcı olmakta, demiryolları yapımı için uğraşmakta, petrol milyarderleriyle din sömürücülerinin elinden halkı kurtarırken Batılılaşmacı, Aydınlanmacı, Atatürkçü bir nutukla yatıştırıcı olmaktadırlar. Yeni Hayat’ın kahramanlarından Dr. Nadir, Batı’nın ekonomik ve kültürel yayılmacılığına karşı savaşım verirken yalnızca sineklerin uğradığı geleneksel mallarla dolu dükkânlar işletmektedir. Koka Kola’ya karşı da MR TÜRKKOLA adlı bir ürün pazarlamaktadır.  “Yerlicilik” çabası parodiye uğratılırken ikircilik sürmektedir… Orhan Pamuk’un MR TÜRKKOLA’sı da gelecekte KOLATURKA olup vitrinleri ve formaları süsleyecektir. Yeni Hayat karamelaları birkaç kez üretim yeri değiştirdikten sonra büyük markaların pazar saldırısından kendisini koruyamamış, yok olup gitmiştir. Sahibi Süreyya Bey, PKK’nin pek etkili olmadığı bir Güneydoğu kasabasında yaşamaktadır. Satranç oyununun bir zamanlar içimizdeki iyi ile kötünün savaşının sembolü olarak bizim tarafımızdan bulunmuş olduğunu, Farsça “şah” ile Arapça “mat” (öldü) sözcüklerinin birleştirilerek Almanca “Schachmatt” haline getirildiğini, vezirin kraliçe, filin piskopos yapıldığını ve Avrupa’nın satrancı kendi akıllarının ve dünyadaki akılcılığın zaferi olarak bize geri verdiklerini, bugün onların aklıyla kendi hassasiyetimizi anlamaya çalıştığımızı, bunun uygar olmanın gereği olduğunu sandığımızı söyler Süreyya Bey. Ona göre bu toprakların kendi özerk tarihlerinin sonuna gelinmiştir (s. 263).

Gönen’de yapılan bayiler toplantısına katılan Yeni Hayat kahramanı, 11 Eylül sonrasına ilişkin, gelecekle ilgili ilginç düşlemler de kurmaktadır. “Öyle anlaşılıyordu ki, tarih denen kumarı kaybetmiş olan biz sefil mağluplar, en azından bir şey kazandığımıza kendimizi inandırabilmek, bir zafer duygusu tadabilmek için yüzyıllarca birbirimize bomba atacak, Allah, kitap, tarih ve dünya aşkından şeker paketleri, Kuran ciltleri ve vites kutularına yerleştirdiğimiz bombalarla ruhlarımızı ve gövdelerimizi bir iyice havalandıracaktık. Bu bana çok kötü gelmiyor, diye düşünürken…” (Yeni Hayat, s. 105).

Benim Adım Kırmızı’da Doğu minyatür sanatı içinde etkili olmaya başlamış Batıcı bakış açısıyla geleneksel bakış, ironik, parodiye dayalı bir ana doku içinde diyalojiye girer.

Kar’da tüm çatışmalar bitmiş, Orhan Pamuk, önbilincindeki “kendisi olma” kaygısından kurtulmuş, daha doğrusu kendisini bir Batılı gibi görmeye başlamıştır. Tanpınar’dan kopuş noktası, tam da burasıdır!

“Ka hayatta tek gerçeğin mutluluk olduğunu geç de olsa öğrendiği bu aptal Kars kentinde, kendilerini saçmasapan siyasi kavgalara vermiş bu bahtsız insanlara bu yalanları zevkle kıvırdığı için şimdi memnundu.” (Kar, s. 331)

Kara Kitap’ın “Şehzade”sini, Yeni Hayat’ın Amerika’da Türk çocuk kahramanlarıyla yerlilerin yardımına koşan resimli romancı ve demiryolcu Rıfkı Amca’sını sırtından atmayı başarmıştır yazarımız!

Nobel konuşmasında şunları söylüyor Orhan Pamuk:

“Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler. Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.” (Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/)

Bu açıklama, yazarın içindeki ikiliği bir kez daha açığa vurmanın dışında bir tür arınma, adı konmamış utangaç bir özeleştiri ile kendi toplumu ile barışma çabası olarak da değerlendirilebilir. Son yaptığı konuşmalarda artık siyasi roman yazmayacağını söylemiş olması ve İsveç Bilimler Akademisi’nin Nobel gerekçesinde Kar romanı üzerinde fazla durulmamış olmasından duyduğu hoşnutluğu dile getirmesi de aynı kapalı özür dilemenin bir başka yorumu olarak değerlendirilebilir. Ama bir kez ok yaydan çıkmıştır! Geriye dönüşü olmayan bir yolda en sona kadar gitmiştir Orhan Pamuk. Kar romanındaki Kars olacaktır Türkiye’nin ve Kars’ın gerçeği. Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda bir kültür yapılanmasında Kar’ın hiç etkisi olmadığını ya da yazılışta böylesi bir bakış açısının düşünülmemiş olduğunu kim ileri sürebilir ki?...

Yıllarca Kars ve Ardahan’da öğretmenlik yapmış annem Perihan Akçam’ın Ankara’daki Kar romanını okuyan komşusu annemin kapısını çalıp kızların örtünebilmek için intihar ettikleri bir bölgede uzun yıllar çalışmış olduğu için onun adına çok üzüldüğünü söyleyecektir. Perihan Akçam’ın gerçekliğin hiç de öyle olmadığını, o yörede kadının oldukça özgür yaşadığını söylemesi neyi değiştirecektir ki? Kar’ı dünyada milyonlarca insan okuyor bugün… Yazarının açıktan yandaş olduğu siyasal İslamcı düşünce Kar’ı da tanık tutarak kültürel ve politik egemenliğini gün geçtikçe biraz daha perçinliyor. Edward Said’in deyimiyle, “Doğu, hızla Batı’dan yazılan metinler” durumuna gelmektedir. 

Orhan Pamuk için Kar romanı önemli bir talihsizlik gibi duruyor. Ana soru şu olmalıdır: Kar’ı yazmasa, Ermeni ve Kürt sorunu ile ilgili bazı açıklamalarda bulunmasa, Orhan Pamuk, Nobel Ödülü’nü alabilir miydi?

Kanımca, Orhan Pamuk, özellikle çoksesli dört yapıtıyla (Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı) Nobel Ödülü almayı çoktan hak etmiş bir yazardı… Bu dört yapıt ta, F. Moretti’nin “Modern Epik” kavramı ile tanımladığı tarihsel kültür ile güncel arasında sağlam köprüler kurmayı başarmış, yazarına tartışılmaz bir yer kazandırmışlardı. Orhan Pamuk’un aldığı birçok diğer ödüle karşın tatmin olmaması, daha da büyük başarı arzusu, hırsı ve bu hırsla birlikte ortaya çıkan siyasal tutumu kendi edebi duruşuna ve yazınsallığına gölge düşürmüştür. 

Son bir söz de Orhan Pamuk’un dili üzerine olmalı. Orhan Pamuk’un ne kadar bize ait bir yazar olduğuna ilişkin bir tartışma da sürüyor… Orhan Pamuk seçkin, seçkinci bir yazardır. Anadolu halk kültürü ile tasavvuf aracılığıyla, ne kadar ilişki kurulabilirse o kadar kurmuştur. Mevlana, Şeyh Galip, Attar, Fazlallah, Yahya Kemal, hatta Ahmet Mithad Efendi nasıl bizim kültürümüze aitseler Orhan Pamuk da bize aittir. Ama onda kuttöreleri, dramatik köylü oyunlarını, halk âşıklarını, Keloğlan’ı, Karagöz’ü, Nasreddin Hoca’yı bulabilmek olası değildir. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde Yard. Doç. Dr. Nemci Akyalçın tarafından yapılmış bir çalışma bu konuda önemli bir gerçeği aydınlatmıştır. Söz konusu çalışmada Türkçe’de vurgu ve anlam bakımından çok önemli bir yeri olan ikilemeler araştırılmış, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal yapıtları karşılaştırılmışlardır.

Türkçe için bir dil karakteristiği ve özgünlük sayılabilecek “ikileme”, aynı sözcüğün yinelenmesi, iki ayrı anlamlı sözcüğün art arda getirilmesi, karşıt anlamlı iki sözcüğün yan yana kullanılması, aynı anlamlı sözcüklerin peş peşe dizilmesi, bir anlamlı bir anlamsız sözcüğün art arda yazılması biçiminde yapılmaktadır. Yaşar Kemal’in 423 sayfalık Tanyeri Horozları adlı romanında 497 çeşit ikileme ile sayfada 1.17 ikileme ortalaması sağlanmışken, Orhan Pamuk’un 442 sayfalık Kara Kitap’ında 231 çeşit ikileme ile sayfa başına 0.52 ikileme çeşidi saptanmıştır. (Necmi Akyalçın, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un Romanlarında Kullanılan İkilemeler, KIBATEK – Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi 11. Edebiyat Şöleni Kitabı, s. 352)

İkileme karşılaştırması, salt filolojik, dilbilimsel bir çaba olarak görülmemelidir. İkilemeler sözcük vurgusu açısından büyük değer taşırlar. “…bir sözcüğü yaşayan bir şey kılan tam da vurgusunun çoğulluğudur (multiaccentuality). Sözcüğün vurgusunun çoğulluğu sorunu ile anlamların çoğulluğu sorunu arasında yakın bir bağlantı kurulması zorunludur.” (V. N. Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi –Dil İncelemesinde Sosyolojik Yöntemin Temel Sorunları-, Ayrıntı Yayınları, 2001, s. 139)

Yandaşlık kavgasının edebiyata yakışmadığı inancımı bildirerek bitireyim sözümü…

*Bu yazı, Virgül Dergisi’nin Aralık 2006 sayısında yayınlanmıştır.

alperakcam@gmail.com ,