SAĞLIK MAĞLIK OLSUN BURSA!

 

 

Ne anıların kaldı... Ne yaşanmışlıkların... Sığar mı satırlara… 
Sağlık mağlık olsun Bursa.
İkinci sınıf tıbbiye öğrencisi olarak gelmiştin ilk kez Bursa’ya… 1970 yazı olmalıydı. Maksem’in oralarda bir yerde tekel müfettişi dayının bir süreliğine tuttuğu evde konuksunuz. Dayının küçük oğlu Atilla sünnet oluyor. Kalın siyah çantalı bir sünnetçi geliyor eve. Karışmak olmaz, öyle uygun görmüş büyükler. 
Kırıkkale’nin tozlu sokakları, Ankara’da Cebeci’nin sırtları ve kayalıklarından sonra Bursa bir başka güzel. Ne şimdiki gibi teneke trafik curcunası ne AVM furyası. Geniş bulvarlarda, Maksem’in parke taşlı sokaklarında şen çocuk sesleri; göğe yükselen çınarlar, çeşmelerde şırıl şırıl sular. Arkanızda kapı gibi, başı karlı Uludağ var!
Sünnetçi sünneti bu; oldu ya, kanar… Durmayınca kanama yara tozlarıyla, pudralarla… Apar topar gidilen devlet hastanesinde tıbbiye öğrencisi olduğun öğrenilince ameliyathanenin içine kadar çağrılmalar. Kanamayı durdurmak için kolları sıvamış cerrah abinden bitip tükenmeyen laf atmalar… 
Bursa’ya cerrah olarak gelmek de varmış meğer kaderinde. 1996 yılının yağmurlu bir 29 Ekim günü, Cumhuriyet bayramı kutlanırken ülkede, Karabük’ten gelen kamyondaki eşyalarınız Mudanya Yolu, Çağrışan Köyü karşısına, Eczacılar Sitesine inmede…
Karabük’te onca yıl, hastaneyle yan yana, karşı karşıya gibi yaşarken gece gündüz, bir ayak ilkyardımda, ameliyathanede, polikliniklerde... Şimdi Eczacılar Sitesi’nden Çekirge SSK Hastanesine giden yirmi kilometrelik yolda önce trafik çilesi aşılacak. Nerede kaldı astığı astık kestiği kestik cerrah pozları; sabahın 07.30’unda, karga bokunu yemeden ameliyata başlamalar. Önce yolu aşacaksın, sonra hastanede personel ve ameliyathane ayarlayıp hastanın üstünde olacaksın… 
Dünyanın en büyük insan hakları ihlalleri o Çekirge SSK ilkyardımlarında yaşanırmış meğer; yüz metreyi aşan hasta kuyruklarında ne kıpırdayacak yer ne zaman var. Yüzlerce kişi birden homurdanmakta. Ölümcül olan da kuyrukta, canı sıkılıp hastaneye uğrayıp doktora kafa tutan da…
Her nöbette başka bir hikâye…
Hastanenin büyük kapısından girerken başlar koku! Sulu, kirli paspasın yerde kalmış çamurlu iplerinden belli, temizlik yapılmış! Islak zeminden yükselen o bildik buhar... Ve ayak izleri... Büyük kapı açık. Yeri temizleme, yani, kiri ıslatıp çevreye yayma görevi yerine getirilmiş ama kapıyı kapatma görevi kimseye verilmemiş olmalı! Duvarlarda, giriş kapısının camında duyurular... 
"Güvenlik nedeniyle ziyaret saatleri dışında girilmemesi!/ Hastaneye paket, poşet sokulmaması!" 
Paketler ve poşetlerle, görüş zamanının saatler öncesi... Koşarak giriyor görüşçüler ana kapıdan. Gruplar, aileler, akrabalar, komşular, sokaklar, semtler... Ne dur diyen vardır, ne elde taşınana bakan! Bu ülkenin en büyük yüzsüzlüğü, kâğıtlara yazılanların arkasında kimsenin durmaması, yasaları, duyuruları, yönetmelikleri yazanların, yazdıranların, uygulamaya aldırmaması, ya da kendilerince aldırması değil midir? Torbalarla, poşetlerle, kucakta çocuklarla akın akın geliyor hasta yakınları. Tüm semtlerin, tüm varoşların belediye otobüslerinin son durağına, Sigorta Hastanesi'ne geliyorlar. Soğan taşan lahmacunlarla, tas tas ekşi çorbalarla, indirimli, "bedava sürpriz!" kapaklı renkli gazozlarla, altı bok kokan bebeklerle, beli bükülmüş nenelerle geliyorlar! Günlük karmaşa çoktan başlamış.
Servislere doğru yiyecek kokuları, tuvaletlerden yükselen yoğun sidik kokuları, koğuşların önünde ter, osuruk kokuları. Koridor uçlarındaki ve koğuş yanlarındaki camlar kapalı. Hasta odalarında sekiz hastaya sekiz "refakatçı!", yani hasta eşlikçisi, yakını, yardımcısı, hastanın ayrılmaz parçası... Sekiz, sekiz daha on altı. On altı kişinin teri, edep yeri... Hastaların burunlarındaki sondalardan, karınlarındaki hortumlardan gelenlerin kokusu. Paketlerde, bayatlamış, kurumuş yiyecekler. Yatak altlarında temizlenmemiş sürgüler. Duvarlarda, yatak kenarlarında, yerlerde, köşelerde, çekmecelerin içinde, ekmeklerin arasında, her yerde, hastaların ve hastanenin değişmez parçaları, hamamböcekleri. Kahverengi... Önlerinde sürekli oynayan irili ufaklı antenleriyle sürekli koşturuyorlar. Sonra durup antenleriyle sana bakıyor, seni kokluyorlar. 
Koridorlarda ve odalarda egemen çoğunluk, hamamböceklerinin. İnsanlar da çok ama, hamamböceklerinin yanında hiç! Hiç eşittir, on altı; o da eşittir camlar kapalı. "Soğuk alırız!" Bu ülkenin insanları hep soğuk alırlar. Otobüste, evde, işyerinde, hastanede... Kokularla, havasız yaşamayı severler. Tutkunudurlar havasızlığın. Bir de susuz yaşamanın... Su boldur da, altına girmek gelmez kimsenin aklına. Tek bir gerekçesi vardır yıkanmanın: "Gusül abdesti!" Cenabet olursa yıkanır insanımız; o kadar! Kirmiş, tozmuş, kokuymuş, pislikmiş, umurunda bile değildir. Cinsel boşalma, yıkanma gerektiren tek durum, tek pisliktir onun için. O "sorun" çözüldü mü, gerisi önemli değildir! Aslolan, öbür dünyada iyi bir yer kapmadır! Aydınlarınızınsa, böyle küçük şeylerle uğraşacak zamanları yoktur. Başka softalıklar ardındadır! Postmodernizmin soyut çemberleri, bilinç ve inanç gereksizliğinin o yükseklerdeki sorumsuz sarmallarında dolanırlar. Halk dediğin nedir ki? Pislik, aymazlık, komiklik, sıradanlık. Öğrensinler efendim! Öğrenip aydınlansınlar! Bize ne? Kahrolsun ekmek isteyenler! Kahrolsun kentleri kirletenler! Varoşlara dolup arabeski, pis görüntüleri üretenler!
Koridorda, görünür yerlerde yok, bir gün önceki, nöbetini bitirmiş mutlu insan. Bu hastanede nöbet tutmanın en güzel anını, yani sonunu yaşayan, insanın kendi derisini soyarak pisliklerden ancak kurtulabileceğini sandığı o güzel zamana ulaşmış, nöbeti bitirip duş almaya, tıraşa yönelmiş olması gereken kişi yok! Nöbet odasında da yok! Çantasıyla özel eşyaları, ekmek kırıklarıyla okunmuş gazetelerin arasında saçılmış durduğuna göre henüz gitmemiş. Sen, hemen nöbet için hazırlanmalısın! Üstündeki giysileri, kirlenmesin, hastaneden mikroplar bulaşmasın diye sağa sola fazla dokundurmadan, dolabına tıkıştırıp savaş giysilerini giymelisin. Aha çaldı telefon! Daha odaya girer girmez... Patladınız mı? 
Servis hemşiresi olacaktır telefondaki. Serviste yatan doksan ameliyatlı hastaya bakan iki hemşireden biri... Daha sabahın köründe, işe başlarken işten usanmış, yorgun bir ses. Hemen ameliyathaneden isteniyorsun! Bir gün önceki nöbetçinin çok acil bir ameliyat için orada olduğunu ve seni istediğini söyleyecektir. Demek sıkışmış adam. 
Bir gün önceki nöbetçi hekim oradaydı. Ameliyathanede. Ameliyat yapıyordu. Sesi titremekli... Solgun yüzlerin oradan, mavi maskelerin üstünden... Gözlerinde sıkıntı ışıkları... "Çok kanama var ağbi... Çok!"
Çoktu kanama. Hastanın ameliyatla açılmış karnından kanlar taşıyor! Yerler kan içinde! Hastanın kanı, üstüne örtülmüş yeşillere bulaşıp aşağı doğru akarak... Yerde göllenerek... Etrafa saçılmış kocaman kan pıhtıları! Elleriyle karnın içinden çıkarıp atmış olmalılar. Telaş ve şaşkınlıkla... O bildik kan kokusu. Ne iş bu? Bu adam yaşamaz! Yüzüne takılıyorsun hastanın. Kendiliğinden... Biraz yüzünü görme, biraz yaşıyor mu merakıyla... Yeşil örtülerin diğer yanındaki incecik hasta yüzü; kireç! Anestezi teknisyeni, iki eliyle sıktığı siyah balonun arkasında duruyor. Başını sallıyor iki yana, "umutsuz!"...
Hemen yıkanmalısın, hemen! Yıkanmakla yıkanmamak arası bir yıkanma olmalı. "Buraya mı geçersin, karşıya mı ağbi?" diye soruyor yorgun meslektaşın. Yanıt vermeden geç hastanın sağına! Yer aç kendine! Dünkü nöbetçi sola... Asistan yerine o geçsin. Kanın ve iç organların içine, ikişer elinizle, kompreslerle girin! Hemen... Yanındaki hemşirenin maskenin üstündeki gözlerinde, "iyi ki geldiniz!" bakışları... İyi hemşiredir. Onun iki eli de seninle birlikte giriyor hastanın karnının içinde. Çok kanama var. Çok! 
"Aspiratör! Hadi! Bir kompres daha!"
Elinin altında, kalbin büyük damarlara yansıyan vuruşu, sönmek üzere olan bir günün son ışıkları gibi! Umutsuz ve kaçınılmaz! 
"Hadi! Aspiratör! Şuraya bas! Bir kompres daha! Hemen! Hadi kardeşim! Koş, tampon aç! Bir kişi daha gelsin yetmiyorsan! Yok mu? Yokluğuna da..."
İşte kanayan yer! Karaciğer girişinde, safra kesesinin altında, karaciğere kan taşıyan ana toplardamar uzunlamasına yırtılmış! Bastır üstüne kompresi! 
"Büyük bir damar kıskacı, yoksa böbrek kıskaçlarından verin! Hemen!"
Koca damardan fışkırarak, göllenerek çıkıyor kan. Uzun bir yırtık... Patlamış damar! Bastırmak yetmiyor. Durmuyor kan. 
"Tamam, verin onu. Bir tane daha bulun bundan! Işık! Işık iyi değil. Biraz daha derine, sağa doğru... Hadi be kardeşim! Koş! Aspiratör kavanozu mu doldu? Çekmiyor! Çalışmıyor aspiratör! Yine kan göllendi içeride! Hadi, onu da... Değiştir! Hemen! Kan örneği alın oradan! Kan isteyin yeniden! Ne yapayım yalnızsan? Ölsün mü bu adam? Koştur! Hadi! Kan isteyin daha... Işık iyi değil dedim! Hangisini mi önce? Ulan yap işte! Birini yap! Hemen!"
Ooh... Tamam! Durdu kanama. Dikiş. İnce, yuvarlak iğneli bir prolen... Daha özenli olmalı dikişler. Uzan, uzan içeriye... Yüksel topuklarının üstünde. Bileğini çevirirken oynatma iğnenin ucunu, yeniden yırtma damarı, darlık da yapma! Yırtığı kapat iyice!
Çağrılan kalp-damar cerrahı geldiğinde kanama çoktan durmuş, damar dikilmiştir! Hastan cennetin ya da cehennemin kapısına kadar gidip geri gelmiş! Birkaç saniyelik bir geçişten geri dönmüş. Kurtulmuş... Herkes kurtulmuş. Ooh! Maskelerin üstünde ışıyan gözler. 
Oh ya! Öyle tepinmesen, bağırmasan olur muydu?
"Ne olmuş bu adama yahu?"
Bir yapım yerinde, toprak kazımında çalışırken, göçük altında kalmış olduğunu söylüyorlar. Tonlarla toprak göçmüş üstüne. Adını alabilmişler getirenlerden, o kadar! Ne sigortalı olup olmadığı biliniyor, ne de olayın ayrıntısı.
Yoğunbakımdaki yatağına yerleştirilirken de yanı başındasın. Aferin! Öyle olmalısın işte! Ellerinle tutuyorsun emekçinin çıplak ve titreyen bedenini. Ellerinde, soğuk ama artık canlanmış derisi. Minik, soğuk ter damlacıkları kalmamış. Isınıyor! Damarlarında güçlü vuruşlarla dönüyorum aranıza diyor. Kurtulmuş! Ölümden dönmüş. Bu iş, bu kadar! 
Boş dosyalarını da doldurmalısın. Yaz. Tüm ayrıntısıyla... Öyküsü, ameliyat öncesi, sonrası bulguları, ameliyat notu... Üşenme! Senin görevin. Ameliyatı yapınca, yaşamı kurtulunca bitmez iş! Günlük gözlem notu, izleme biçimi, sağaltım notları... Alacağı sıvısı, ilacı... En ince ayrıntısıyla yaz ki, yazılar gelecek savcılıktan, mahkemelerden... Onlara da yanıtlar vereceksin. Belki mahkemelere de çağrılacaksın. Ne olarak mı? Çoğunluk tanık, bazen de sanık olarak... 
İlkyardım telefonundan art arda çağırıyorlar seni. Aldırma! Çoktan orada olmalıydın ama üzülme. Nöbete bekliyorlar. İki saatlik ilkyardım sıran gelmiş. Patlıyor oradaki hekimler şimdi öfkeden! Seni bekliyorlar. Zamanında gidip oraya, yardım etmiyorsun diye söyleniyorlar bir yandan. Hasta kaynıyor olmalı... Muayeneye gelmiş hastaların oluşturduğu kuyruk, bahçe dış kapısına kadar uzanmıştır. İlkyardımlara olağan hastalıkları muayene ettirmek için hasta yağdığını, arada asıl ilkyardım isteyenlerin kaynayıp gittiğini, geç gittiğin için orada görevli hekimlerle tartışacağını da unut! Koş, şimdi İlkyardım'a koş! 
"Bizim paramızla..." / "Yapacaksanız adam gibi yapın!" / "Namussuzlar! Allah belanızı versin!"
İki saat önce, ellerinle, cennet ya da cehennemin kapısından bu yana çektiğin hastanın yakınları... Senin yetimin yakınlarıdır bağıranlar! Girişin, görüşün yasak olduğu cerrahi yoğunbakıma görüşe girip çıktıkları, ortalığı kirlettikleri yetmemiş, bakımı da beğenmemişler, hemşireyi tartaklamaya başlamışlar!
                                                * * *

 

Başın ağrıyor. Nöbetin yorgunluğu üzerinde... Dökülüyorsun. Poliklinik de çok kalabalık. Bitecek gibi değil. Hasta, hasta, yazı, yazı...
"Sayın kardeşim! Hele az gel!"
O güneydoğulu meslektaş... Hani o dinlerken anlatılanın özünü boş verip, yalnızca gülmene bakacağın, o uzamış "ğğğ"lı sözcüklerin, "a"dan bozma, incelmiş "eee" lerin şirinliği, abartılı ama kulağa hoş gelen öyküler... 
"Tanıştırayım. Bu sayın doktorumuzdur. Ameliyatı başarıyla yapmıştır ve inan ki hastaya iyi bakacaktır Mahmutcuğum. Bir noksan, bir terslik oldu mu, hemmen arıyasın arkadaşımızı! Gereğini yapacaktır! Sen merak etme. Sevğki de helbet uygunsa..."
"Mahmutcuğum", senin yetim emekçinin patronudur! Koyu renk (pahalı markalardan birisi), güneş gözlüklüdür. Bir eli pantolonunun cebindedir. Diğer elini, evin önünden arpalık bağışlar pozda sana uzatmıştır. Parmaklarının arasından otomobilinin anahtarı sallanmaktadır. Anahtarın zinciri altın olmalı. Yakası açık gömlekten taşmış, kara kıllarıyla kucaklaşmış boynundaki kolye gibi. 
"Hastaya eyi bakılmıyor doktorcuğum! Sevğkini istiyoruz. Fakülteye gönderesin istiyoruz!"
Koyu camlı güneş gözlüklerinin arkasından sana değil, otomobil parkının yasak olduğu, Başhekimliğin kapısına dayadığı lüks Mercedes'ine bakmaktadır. Ola ki bir yeri çizile, üstüne toz kona! 
"Siktiret!" Kurtardığın yaşam karşılığı, bir teşekkürü, bir demet kır çiçeğini bile çok görmüşlerse, sevgiyi, saygıyı çok görmüşlerse de aldırma! Bu ülkeyi yönetenler, finans kapitalin televizyonları, gazetecileri, şu karşında gördüğün müteahhitin, tefecinin, bezirgânın, soyguncunun adamları değil mi? Kızma, sinirlenip kalp damarlarının birini daha tıkama! Sen daha gereklisin... Ülkeye ve insanlara değilse bile, kendine gereklisin. 
"Hastanın yaşamını kurtarmış olmaktan dolayı bana bir teşekkür bile edilmemesi hiç önemli değil Mahmut Bey! Çok iyi bakıldığı, ölmek üzere olan bir insanın bir gün sonra ayağa kaldırıldığı ortadayken, bakılmadığını savlamanız da hiç önemli değil. Onu sigortasız çalıştırıyor olmanız da beni ilgilendirmez. Fakülteye sevk konusuna gelince, ben onuruna düşkün bir hekimim. Oradaki meslektaşıma sevk gerekçemi nasıl açıklarım? Hastada çözemediğim, bizim hastanemiz olanaklarıyla ulaşamadığımız bir karanlık yok ki, sevk edeyim. Zaten sigortası yok, vizite kâğıdı yok. Sevk için belge bile yok elimizde. Ha, istiyorsanız götürmeyi, basarsınız dosyaya imzayı, kendi isteğimizle çıkıyoruz dersiniz, alıp istediğiniz yere götürüsünüz. Fakülteye de, İstanbul'a, İnternational Hospital'e, ya da Amerikan Hastanesi'ne de... Onu da ağa keyfiniz bilir."
                                                       * * *

 

Aynı yer, aylar sonrasıdır. Muayene yerinin o gürültülü, uğultulu ve kokulu bölmesinde, kırk çeşit kâğıtla, art arda giren hastalarla sürmektedir çile. Kızmadan, öfkelenmeden, yorgunluğa aldırmadan çalışman gerek. Şu kapı kapalıyken girilmese bari! Tam iğreti bir paravanın arkasında birinin edep yerini muayene ederken açılır bu kapılar. Üç polikliniğe birden bakan görevli göğüsleyemez olur bazen saldırıyı. Yahut dalgındır, göremez geleni, açılıverir kapı. İşte yine... Hem de dışarda bekleyen hastaların ve görevlilerin, "girme kardeşim, hasta var!" uyarısına karşın... Bir de silkelenerek, sarsılarak, vurularak açılır kapı. Kızmış, sinirlenmiş olmalı kapıyı zorlayan! Kapının dili biraz takıldı, kolay açılmadı diye... Kara bir yüz karşında. Kara bıyıklı, kara gözlü, ince bir yüz. Bildik biri ama?
"Dışarı çık kardeşim! Kadın muayene ediyorum."
Çıkmaz gelen! Niye çıksın ki? Muayene olmaya gelmemiş o! Öyle diyor. Kadının edep yerlerine bakmaya da hakkı var o zaman!
"Ben rapor paramı alamadım. Gittim sigorta müdürlüğüne, git doktorundan rapor getir dediler. Rapor istiyorum!"
Kim ulan bu? Bildik biri ama? 
Hah tamam be! Bu o! O vefasız yetim! Yaşamını kurtardığın, elini sıkıp bir "sağ ol!" demeyi bile çok görmüş, taburcu dosyasını alıp yitiklere karışmış emekçi! 
Minnet duymuyorsun, saygı duymuyorsun, bari kurallara uy! 
Kızma! Senin halkının bir parçası o. Yanlış koşullanmış. Eğitimden, görgüden uzak kalmış.
"Sana rapor veremem canım. Çünkü, sigorta belgesi, vizite kâğıdı getirmedin bize. İşin kuralı bu. Çalışma belgesi olmayana, çalışmama, çalışamama belgesi düzenlenemez ki! Ayrıca muayene olmasan bile, işim bitene değin dışarda beklemen gerekirdi. Burası poliklinik. Gördüğün gibi bir kadın muayene etmekteyim. Çıplak da olabilirdi bu kadın. Yaptığın yanlış."
"Girdik de, yemedik ya! Soru soruyoruz. Rapor verilmemiş diye konuşma hakkımız da mı yok?"
Dikleşiyor hem emekçi hem yetim! Sesi kalın, hem de kalın. Kara kaşlarından biri yukarı kalkmakta. 
"Bak canım; senin yaşamını kurtardım ben. İki saniye oyalansam gitmiştin. Bana saygı duyman gereken yerde, meydan okumaya kalkıyorsun. Hak aramaya çıktıysan, önce patronunun yanına gidip neden sigortasız çalıştırıldığını, yahut hastaneden çıkmadan önce olsun neden sigorta işleminin yapılmadığını sormalısın. Suçlu birisini arıyorsan önce patronuna git!"
Bir elini de kaldırıyor yukarı yetim. İyice öfkelendi! Vuracak ha!
"Mahmut ağabegimi karıştırma! Sen kendi işine bak! Hem burada bizim paramızlan çalışıyorsun, hem bize ukalalık ediyorsun! Yapacaksan, adam gibi yap işini!"
O ana kadar iyiydin. Oraya kadar iyiydin de... Sonrasını tam anımsamıyorsun sanırım. 
"Ulan senin de, Mahmut ağabeyinin de, ananın da, avradının da... Yettiniz ulan, yettiniz!" deyip saldırmışsın üstüne! Muayene masasının üstündeki kadın, dışardaki hastalar, görevliler gelip ayırmışlar. En çok da sen bağırıyormuşsun! Elbet seni ayıplamış toplananlar.
"Senin de, senin halkının da, sınıfının da, inancının da..." diyormuşsun. Pek anlamamışlar! 
Yakıştıramadım, hiç yakıştıramadım sana!

02 Şubat 2016, Ankara… (Bursa Olay Gazetesi Sağlık Ekinde yayımlanmıştır; öykü olarak Doktor Civanım adlı kitapta)