BEN BİR ÖĞRETMEN ÇOCUĞUYUM

BEN BİR ÖĞRETMEN ÇOCUĞUYUM
ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

Ben bir öğretmen çocuğuyum. 
Ardahan Ölçek köyünde on üç doğum yapmış, altısını yaşatabilmiş Seyhat’ın dördüncüsü Dursun’la, Kurtuluş Savaşı’nda binbaşı rütbesi ile çarpışırken 26 Ağustos gecesi büyük bir karmaşa yaşayıp Sinop cezaevine atılmış, aftan sonra bireyi olduğu Bekdik ailesine, Boğazdaki yalılarına dönmeyip köy öğretmenliği istemiş, Hanak’ta Kayaların kızı Selvi ile evlenmiş, Artvin tapu müdürü iken Hanak’ta ailesini ziyarete geldiği bir kara kış günü zatürreden ölmüş, “müstafi” addedilerek beş parasız Hanak’ta gömülmüş Kemal Akıncı’nın ikincisi Perihan’ın oğluyum.
Dursun, Cılavuz Köy Enstitüsü’ne girebilmek için ilkokul diploması uğruna okulsuz köyünden Ardahan’a, on dört kilometre yolu yırtık çarıklarla yürüyerek yamalı üst başıyla başvurduğu Ardahan 23 Şubat İlkokulu kapısından üç kere dilenci diye kovalanmış, kendi direnci ve babalar babası İsmail Hakkı Tonguç’un desteği ile Cılavuz Köy Enstitüsü’ne girmiş…
Perihan, annesinin karşı çıkmasına karşın dayı evine sığınmış yoksul ve yetim bir kız çocuğu olarak Hanak’tan Ardahan’a yirmi kilometreye yakın yolu sırtındaki tahta bavulla geçmiş, Ardahan’da emanet edildiği bir “Postacı amca”nın atının terkisinde Yayla Karakolu’nda bir gece konakladıktan sonra Cılavuz’a ulaşmış…
Perihan’la Dursun Cılavuz’da tanışmış, evlenmişler. 
Dursun Akçam’ı 2003 yılında geldiği Kaf Dağı’nın ardına, bu kez çarıksız uğurladık. Perihan, Ankara Çiğdem Mahallesin’deki evinden seksen üçe ulaşmış yaşına aldırmadan her sabah çıktığı yürüyüşlerde karşısına çıkan herkese “Günaydın” diyerek yaşam aydınlığını ve hayata ışık içinde bakmayı öğretmek için yaşamını sürdürüyor. 
Onların hikâyesinin karanlıktaki bölümleri daha yeni yeni tamamlanıyor. Üç yıl önce İstanbul’da karşılaştığımız yaşça benden çok büyük birileri, “Bizler Dudunalıyız” demişlerdi. Duduna, Ölçek köyüne yakın, Kür vadisinde yer alan bir köydür. “Bizler okumak için annenizin babanızın öğretmen oldukları Ölçek köyüne giderdik; önlüklerimizi anneniz dikerdi. Başımızdaki bitleri de onlar ayıklardı.”
Aldıkları üç kuruş aylıkla Ardahan’dan kireç aldıklarını, okullarını kendi elleriyle badana yaptıklarını ve daha birçok şeyi de ondan önce öğrenmiştim.
Perihan Akçam Ardahan 23 Şubat İlkokulu’nda üç yıl öğretmenim oldu. En çok bana ve amcamın kızı Hatice’ye karşı acımasız, disiplinli bir öğretmendi. Kulağımız çekilmeden, küçük tokatlar yemeden gün geçiremezdik. Ardahan’da, Kırıkkale’de, Ankara’da, ilkokuldan çıkıp ortaokulda derse koşardı. Ancak geçinirdik. Evdeki dört çocuğun ve dışarıda mücadele insanı, evde bakıma muhtaç bir çocuktan farkı olmayan Dursun’un yemeği, çamaşırı, bulaşığı, ütüsü, alışverişi onun ellerine bakardı… Ütüsüz, bembeyaz yıkanıp kolalanmış yakalar takmadan göndermezdi bizi okullarımıza.
Dursun hayatı boyunca evine bir ekmek dahi almamıştır. Öğretmen sendikalarında, partilerde, kültür etkinliklerinde koştururdu. Akşamları da yanına yemek için birkaç arkadaş takıp geldiği olurdu. Kitap, dergi, gazete taşırdı durmaksızın. Hemen her gün yeni bir kitapla gelirdi eve ve bize uzatırdı.
Yaz tatillerinde köye giderdik çoğunluk. Babam Dursun’u akşam evlerine davet için sıraya girerdi köylüler. Büyük bir saygıyla karşılarlardı. Kandiller yanar, lüksler parlatılır, bişiler, keteler açılırdı. Sonra bitmeyen söyleşiler... Öğrenme açlığı içindeki Ölçek köylüsüne hayatı öğretebilmek için çırpınıp dururdu Dursun... Doğa olaylarında politikaya her şey konuşulurdu o sofralarda… 
Öğrencilerin yazılılarını okurdu evde Dursun… Sobaya yakın bir yerler bulup ders çalıştığımız, Dursun öğretmenin masada yazılı okuduğu bir akşam onun kahkahalarıyla sarsılmıştı ev. “Ne oldu baba” dedik. “Bir öğrenci 120 aldı” dedi. Merak edip sorduk; anlattı. Çok beğenmiş yanıtlarını öğrencinin. Şimdiki gibi kutu doldurmak, test çözmek yok… Anlatmalı öğrenci, yazmalı, kendi birey varlığını da katmalı öğrendiklerine… Yanıtları çok beğenince, iki soruda hakkı olan 30 yerine 40 vermiş Türkçe öğretmeni Dursun. Notları toplayınca da 120 çıkmış. Alınabilecek en yüksek not 100 olduğundan, 20 puanı silindi kâğıdın. 
Davut Köksoy adlı öğrencisinin bir anısı yayınlandı geçen günlerde Bağlaç dergisinde. Talip Apaydın’ın kendisine imzalayıp verdiği bir kitabı, alacak param yok öğretmenim diyen Davut’a kendisi de imzalayarak armağan etmiş. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında yurtta yapılan bir aramada “Çift Komünist İmzalı” o kitap derdest edilip götürülmüş.
Annemin ve babamın dersleri, öğrencileri bizim yaşamımızın bir parçasıydı. Gece gündüz onların sorunlarıyla ilgilenir, onlara bir şeyler katabilmek için çabalarlardı. Evimizde köyümüzden çıkıp gelmiş konuk öğrenciler eksik olmazdı. Yatılı kalırlardı yurt bulununcaya, bir akraba evine yerleştirilinceye kadar. 
Olmadık şeyler geldi başımıza tüm yaşamımız boyunca. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin, darbecilerinin, "Milliyetçi Cephe" militanlarının, açık ve gizli faşist güçlerin aranacak, zulme uğratılacak adreslerinin en başında Akçamların oturduğu ev yer alırdı. Kendilerini milliyetçi, bizleri vatan haini sanan, özünde CİA’nın örgütlediği karşı devrimci, karanlıkçı, ortaçağa giden bir yolda gözünü kırpmadan aydınları öldürenlerin listesinde de hep bizler yer aldık. Cebeci’de oturduğumuz ev biz taşındıktan sonra da üç kez bombalandı. Kendi adıma kimseye şahsıma yönelik bir saldırı olmadıkça fiske vurmadığım ve kötülüğünü istemediğim, karşıma çıkan her insana sevgiyle yaklaştığım, bana gelmiş her hastaya siyasi düşüncesine, yoksul ya da zengin olduğuna filan aldırmadan yardım ettiğim, gereğinde kanımı verdiğim halde en az üç kez, beni öldürmekle görevlendirilmiş namlu ve bıçaklarla burun buruna geldim. Çalıştığım hastanelerde olağanüstü bir özveriyle geceli gündüzlü çevreme bir şeyler katmaya çalışırken ciğeri beş para etmez, bir çıkarı olmadan yaralı parmağa işemeyecek kadar vicdansız yöneticilerin yanına mitten, itten, bitten görevliler gelip beni sorarlar, izlediklerini belli ederlerdi. O yönetici de büyük bir cakayla anlatırdı hakkımda söylenenleri. 
Kardeşlerim de benden farklı yaşamadı. Aylarca işkence görüp ölümlerden döndükten sonra 9 yıl Mamak cezaevinde yatan Cahit hepimizin önüne geçti. 
Dursun Akçam’ın sonsuzluğa göçüşünden sonra Ölçek köyüne gittim. Köydeki ilkokula onun kitaplarından bir takım armağan ettim. Dursun’la Perihan yüzlerce yoksul çocuğa iki öğretmen olarak yardımcı olmaya çalışmışlardı. 2003 Ekiminde köyün nüfusu azalmış, öğretmen sayısı ona yaklaşmıştı. Hiçbir öğretmende ve masalarda gazete, kitap yoktu. İki öğretmenin cebinde “foto maç” duruyordu, biri de “loto” dolduruyordu. Yıllar sonra okula yeniden gittiğimde, bıraktığım kitapların yok olduğunu gördüm. 
Bir gidişimde, Ardahan’da Dursun Akçam anısına yaptırdığımız Kültürevi’nde öğrenciler sıraya girmişti… Merak edip sordum görevliye. “Ödev basıyoruz hocam” dedi Kültürevi çalışanı. “Yazıcıdan çıkan şey nasıl ödev olur; öğretmenler kabul eder mi?” diye sordum. Öğretmenler özellikle öyle istiyormuş meğer! İnternet sayfalarından bulunan yanıtlar hiç okunmadan götürülüp öğretmene teslim ediliyor; görevler yerine getirilmiş oluyordu!
Denizli’de yapacağım bir konuşma için araştırırken ben de gördüm. Milli Eğitim atama listesinde en başta ve açık arayla “Din Bilgisi ve Ahlâk” öğretmenliği yer alıyor. Müzik, resim, felsefe gibi derslere ve eğitimde sanata ayrılan yer yitip gidiyor… Bir adım ötesi de var bunun. IŞİD, Suriye ve Irak’ta kelle keserek, ırza geçerek ilerlerken, okullarda resim, müzik derslerini, beden eğitimini yasaklıyormuş. Geçen gün de akşam haberlerinde okul ikincisi olduğu, KPSS’den çok yüksek bir puan aldığı halde dört yıldır atanamayan, atanamamış 30.000 felsefe öğretmeni adına konuşan ve “altmış puan alan imam hatipliler atanıyor” diye ağlayan bir öğretmenimizi gördüm. 
Atanamayanların sayısı yüzbinlere varmış. Boğaz tokluğuna çalışan insanlarımız yerin yüzlerce metre altında yanıp kavruluyor, suda çamurda boğuluyor. Aralarına öğretmenler de katılıyor artık. 
Ormanlar kesilip saraylar yapılıyor bir yandan; milyar dolarlık özel uçaklar alınıyor, lüksten, şatafattan, kibirden, zorbalık gösterilerinden geçilmiyor…

Öğretmenler günü üzerine yaptığımız bir toplantıda üç beş kelime etmek isterken geliverdi bunlar aklıma. 
Eli öpülesi öğretmenlerimiz… Bu halka ve kendimize gerçekleri nasıl öğreteceğiz?

28 Kasım 2014, Alper Akçam,
ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN...