KARAKIŞ KARADAN GİTSİN

yetmiyorsa eritmeye / karakışın güneşi
küsme buzlara / soğuklara 
söndürme yüreğindeki ateşi
gün gelir / bir yudum su olur yaralı bir ceylana
hayat verir / çölde kalmış küçücük bir serçeye
sevdalı bir bulut olur belki / göklerinde gezmeye…

Karakış ve ülkenin kara gündemi tüm ağırlığıyla çöktü üstümüze. Amansız karakışların imececi direnişçileri, Ardahan köylülerinden duyduğum bir umut tekerlemesi gelip yerleşti dudaklarıma. 
“Karakış karadan gider / Zemheri aradan gider / Gücük zaten küçük / Mart geldi – yaz geldi…”
Ahırların bir başına, yamaç yere, toprağın iyice içine yapılmış “küçük ev”lerde geçirirdi köylümüz karakışları. Çok eski yıllarda soba bile yoktu. Ahırdaki hayvanların nefesiyle, tezek ateşi sürekli yanık tutulan gerideki ocağın ısısı ve insan kardeşliğinin sıcaklığıyla direnirdi kışlara, o aman vermeyen kara ve soğuğa. Hele de sıkça davet sofralarına oturduğumuz kaz eti ve yattığı yeri dümdüz edip sonraki yaza armağan bırakan koyunun “kerme” dediğimiz tezeği eşsiz birer ısı kaynağı idi. 
 Dedem Deli Eyüp ahırdaki direklerin üstüne sekü kurar, oraya sererdi yatağını, hayvanların içinde yatardı. Geçmişe ilişkin yazılarımda ve kimi öykülerde bu “deli” sözcüğünü ve benzerlerini lakap olarak kullandığımda, şimdi kentlileşmiş eski köylülerim arasında alınanlar, bağırıp çağıranlar oluyor… Epeyce bir sürgün serüveni yaşadıktan sonra atandığım, hiç tanımadığım Karabük’teki sigorta hastanesinde ziyaret saatlerine, acile, ameliyathaneye giriş çıkışlara düzen getirmeye, hastaların başındaki küllükleri kaldırıp sigara yasağı koymaya çalıştığımda olaylar çıkmış, arka arkaya kavgalara girmek zorunda kalmış, üst üste mahkemelik olmuştum. Bir kavga sırasında, dışarıdan yükselen seslerden biri, “uymayın bu doktora, delinin biri bu adam” diye bağırınca çok mutlu olmuştum. Köydeki ocağın iki yanındaki “gera” dediğimiz sıcak boşluklardan biri hep dedeme aitti. Başkalarını oraya oturmuş görünce kızar kaldırır, yalnız benim oturmamdan hoşnut olurdu. Delilik mertebesine çıkarak onun lakap geleneğini üstlendiğim gün, dedemi andım; içimde onun hayat ışığı parladı.
 Bu yıl da eski karakışları aratmıyor Ardahan’ın kışı. Geceleri eksi otuza kadar iniyor ısı, gündüz eksi onlarda geziyor. Kar dersen diz boyu. Ümit Kaftancıoğlu’nun o ünlü Ulgar öyküsü (bir kar ve kış trajedisi demek daha doğru) gelir aklıma böyle mevsimlerde. Şimdi olanaklar çoğaldı. Karakışa karşı daha donanımlı insanımız. Kara günlere karşı dayanışmamız, birbirimizle kucaklaşmamız ise, azaldı ne yazık ki…
Televizyonlar ve siyaset bezirgânlarının aramıza soktuğu soğukluklar eski günlerin insan sıcaklığını çok aratıyor. Evden eve kaz davetleri, geceyarılarına kadar süren sohbetler, odalardaki âşık söyleşileri, atışmalar, tulum eşliğinde kız oğlan el ele oynamalar, yılbaşı erfeneleri, bacalardan sepet sarkıtmalar, yüz boyamalar, şenlikli günler kalmadı… Ülkenin Orta Doğu bataklığına sürüklenmesine yol açan siyaset bezirgânlığı, tüm insanlarımızı da bölüp parçaladı. Düşmanlıklar, kırgınlıklar, kasvet, korku çoğaldı.
Yeniden eski günlere dönelim demiyorum elbette. Yeniden dayanışmaya, yardımlaşmaya, barışa, kardeşliğe, sevgiye dönelim yalnızca. İnsanlığın emek ürünü, göz nuru eseri olan teknik olanakları, refah ortamını daha adaletli paylaşalım. Ayrı gayrı olmasın; bezirgânlar her şeyimizi satıp savmasın, biri yerken biri bakmasın. Din istismarcılarının, mezhepler ve diller üzerinden kışkırtıcılık yapanların oyununa gelmeyelim. 
Bu gece, en uzun zamanını yaşayacağız karakışın. 
Haydi dostlar; el ele verelim; bu karakışı da karadan götürelim…

21 Aralık 2016, Alper Akçam