KARABÜK'TE BÜYÜK BULUŞMA

 

KARABÜK YOLLARINDA

 

İsyankâr ruhumun açtığı bir yoldan, siyaseten açığa alınmalar, sürgünler, dosyasında bakan eliyle konmuş “büyük hastanelerde çalışması sakıncalıdır,” notlarıyla 19 Şubat 1979 günü inmiştim ilk kez gördüğüm Karabük’e…

26 yaşında bir genel cerrah… Kimdir, neden ve nereden gelmiş; herkeste bir merak. Telefon da etmişler Ankara’ya, elinde tayin yazasıyla gelen bu çocuk yüzlü kişi gerçekten de cerrah mı diye…

Ben de kısa bir süre çalışıp askerlik görevine geçeceğim…

İki yıl sonra gelecek Erzincan’daki yedeksubaylık görevi dışında tam 17 yıl oldu o kısa süre... 17 yıl çalıştım Karabük’te. O günkü “Tam Süre Çalışma Yasası”nın boşalttığı çevre il ve ilçelerdeki hekim ve hastane boşluğunu tek başına karşılayan, yalnızca Zonguldak yeraltı madenlerinin kömür ışıltısıyla Divriği cevherinin öpüştüğü, Kars’tan Bayburt’a Sürmene’den Van’a, Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş alnı ak çelik emekçilerinin, demir çelik işçilerinin değil, özel haddanelerde sabahlara kadar üç kuruşa kızgın çelikle kucaklaşan, parça parça olup hastanelere taşınan Ulus’un, Bartın’ın, Eskipazar’ın, Çatalzeytin’in, Taşköprü’nün, Çaycuma’nın emekçilerinin, yörede yaşayan neredeyse iki milyona yakın insanın gece gündüz başvurduğu. Sekiz dokuz saatlik dağ yollarından hastaların aktığı bir imdat merkezi, bir cankurtaran ışığı olmuştu Karabük SSK Hastanesi…

Bir avuç insanla birlikte direniyordu onca iş yüküne. Günlük poliklinik sayısının 250’yi bulduğu, gece sabahlara kadar ameliyathane ışıklarının yandığı, gece altı, gündüz sekiz ameliyatın üst üste bindiği inanılmaz bir tempoda koşturuyorduk.

Üç ameliyathanede dört hemşire ile çalıştığımız günler olmuştu. Onlara iki günde, üç günde bir nöbet geliyor, bize günlerce başını rahat yastığına koyup uyuyamamak düşüyordu. Ne saati belliydi çalışmanın, ne işin biteceği vardı. Kan bankası yok, birer ikişer röntgen teknisyeni, laboratuvar teknisyeni, yorgun, uykusuz, gereğinde kendi kanımızı vererek hastalara; çalışıyor, çalışıyorduk.

İlk yıl anestezi uzmanını bıraktık, anestezi teknisyen bile yoktu; emekli Bayram Kara’yı (ışıklar içinde olsun) bulamamışsak ya da getirtememişsek, hasta çok acilse, kendim entübe edip balonu veriyordum personelin eline, ben diğer tarafa, ameliyata geçiyordum. Kırıkları da sardım, sezeryan da yaptım, göğüs de açtım… 

Sonra Recep ve Rabia kardeşler, anestezi teknisyeni olarak gelip yetişti.

Boş zamanlarda birlikte içtiğimiz birer bardak çay, verdiğimiz bir dost selamı ile kardeşçe dayanışarak, birbirimizden güç alarak dayanıyorduk o zor koşullara…

Çoğunluğu Karabük Demirspor’da, iki yıl da Esnafspor’da on beş yıl lisanslı olarak futbol da oynadım…

Tam yirmi buçuk yıl geçmiş Karabük’ten ayrılalı. Arada bir dost çağrılarına, bir kez Şalter Kitap adlı futbol öyküleri kitabımın imzasına, değerbilir insanların düğün, sünnet davetlerine gittiğim oldu ama, hastane personeliyle, ameliyathanede kan revan içinde sabahı karşıladığımız o güzel insanlarla yıllar öncesinde kalmış bir iki uzak rastlaşma dışında yüz yüze gelmemiştik.

Efkârlandım geçen gün… Sosyal medyada yeniden yazışmaya başladığımız, bazıları büyük acılar geçirmiş o insanlarla oturup iki laf edelim, eskileri analım istedim. Kitaplarını da getir dediler.

Karabük yolcusuyuz; sabahlara kadar yanmış ameliyathane ışıklarının aydınlattığı, bir hemşireye yüzü aşkın yatan hastanın düştüğü, yerlere taşmış ek yataklarda sağlık hizmeti vermeye çalıştığımız yılları, o yorgun günleri anmak için buluşacağız.

Saat 14.00’de İşçi Lokali’nde olacağız.

Ne mutlu o güzel yorgunlukları birlikte yaşamış, hayata ve insana bir şeyler katabilmiş olanlara…

 

19 Mart 2017, Alper Akçam