EGZOTİK ŞARK İMGESİ POPÜLER EDEBİYATIN GÖZDESİ (mutluluk romanında egzotik şark)

EGZOTİK DOĞU İMGESİ / POPÜLER EDEBİYATIN GÖZDESİ…

 

Batı’da yapılan Doğu araştırmalarından doğan ve giderek bizi de çevreleyen tüm kültürel alanlara uzanan “Egzotik Doğu” imgesi son yüzyıllarda popüler edebiyatın da gözdeleri arasındadır. Silvester Sacy, Renan, Lane gibi resmi ve yarı resmi araştırmacılardan Chateaubriand gibi düşünürlere, Flaubert, Hugo, Nerval, Lamartine gibi yazarlara, “Egzotik Doğu” imgesinin çekiciliğine kapılmamış Batılı kalmamış gibidir…

“1836 yılında subay olan babasıyla birlikte İstanbul’a gelen ve dokuz ay bu kentte kalan İngiliz kadın yazar Julia Pardoe, ‘Sultanlar Şehri İstanbul’ adlı seyahatnamesinin ‘Türk Karakteri’ adlı bölümünde Batılı gezginlerin Doğu’yu anlamak yerine keyfi bir Doğu kurguladıklarını ironik bir dille anlatır.  ‘Şark’ın esrarları, Batıniliği ve ihtişamı’ hakkında söylenenlerin, Batılıların bilincini ve kolektif belleğini güdülediğini, ‘alışılmış eski fikir kalıplarının’ varlıklarını sürdürmelerini sağladığını belirtir.” (Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm, İş Bankası Yayınları, 1. Basım 2011, Giriş, s 32)

Zaman içinde, Batı’nın Şark üzerindeki emperyalist güdümlü ekonomik ve kültürel girişimlerinde yaşanan değişimle birlikte, “alışılmış fikir kalıpları” farklı alanlara doğru evrilme gösterecektir. Perry Anderson, Batı dünyasında çok önemli etkileri olan tarihçi Toynbee’nin postmodern çağa başlangıç olarak gördüğü saptamalar arasında yer alan ve üzerinde önemle durduğu bir olaya vurgu yapar: “…Batı dışındaki entelijansiyaların, modernliğin sırlarına vakıf olup bunları Batı’ya karşı kullanma yolundaki çabaları… Toynbee’nin, postmodern çağın başlangıcı konusundaki düşünceleri, bu ikincisi üzerinde yoğunlaşıyordu. Verdiği örnekler, Meiji Japonyası, Bolşevik Rusya, Kemalist Türkiye ve yeni kurulan Maocu Çin’di.” (P. Anderson, agy, s 12)

“Egzotik Doğu” imgesi, Batı’nın 20 ve21 yüzyıl politikalarının kodlarını çözen Edward Said’in “Şarkiyatçılık” adlı çok önemli yapıtının yayımlanmasından sonra Toynbee’nin işaret ettiği “Kemalist Türkiye” coğrafyasını da kapsayacak biçimde yenileşip genişleyecek, çok zengin malzemeler içeren yeni bir alana geçecek, Batılı gözünde kalıplaşmış bir “Kemalizm” olgusu, Türkiye’nin kendi Kemalizm’i gibi donatılarak edebiyatta da yansımaları olan kültürel bir kurgu olarak piyasaya sürülecektir.

Yazınsal alanda türlü çeşitli yansımaları olan bu gelişmeler sırasında, kuşkusuz ki, en ilginç yapıtları kendi edebiyatçı kimliğinin kurulumunda Batılı kodları önde tutan ve aynı zamanda bu kodlamadan belirli yararlar uman Şark kökenli yazarlar verecektir.

Taha Parla’nın nesnel son derece zengin bir Ziya Gökalp araştırması olarak başlayıp Batılı kodlarla tamamlanmış bir yapıt olarak yayınladığı “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm” adlı yapıtta somutça ortaya konduğu gibi, MHP’den İlhan Selçuk gibi Cumhuriyet gazetesi yazarlarına kadar birçok siyasal kesim ve anlayış “Ziya Gökalp paltosu”ndan çıkmış tekçi ve totaliter faşist korporatizm olarak aynı başlık altında toplanacaktır.  Bu toplanışın taçlanışı, “ulusalcılık” denen bir kavramın içinin arzulanan biçimde doldurulması, ısrarla vurgulanması, yaygın kullanımının sağlanması ile tamamlanacaktır. Günümüzde de siyaset sahnesinde kendisinin ve liderinin adı sıkça anılan bir siyasi partinin ve aynı adla anılan televizyon kanalının somut örnek olarak gösterildiği, Kemalist baskıcı devletten yana olanları, Anadolu topraklarında Kürt millet varlığını, yüzyıl başındaki techirin yol açtığı kırımları tanımayanları anlatmak için kullanılan “ulusalcılık” kavramı ile solun büyük bir kesiminde emperyalizm olgusu üzerine konuşmanın güncelliği ve fazlaca anlamı kalmamış, silahlı kuvvetlerden eğitime, devlet kurumları üzerine yoğunlaşmış birçok operasyon, ulusalcılığın önünde en büyük engel olarak görüldüğü “demokratik açılımlar” uğruna görmezden gelinmiş, ya da alkışlanarak kutsanmıştır.  

Emperyalist kültür odakları ve yarı resmi yayın kuruluşları tarafından her bakımdan desteklenen bu süreç, edebiyatın zirvesini de etkileyecek ve en çok satan kitaplar benzer bakış açılarıyla kaleme alınacaktır. 

Bu ilginç yapıtlar arasında Kar romanın tartışılmaz bir yeri ve iktidarı vardır. Eski solcu, yeni gizli devlet görevlisi, İslamcıların ve Kürt milliyetçilerinin gözü dönmüş düşmanı, katil Z. Demirkol, tiyatro salonuna zorla getirilmiş imam hatipli masum çocukların üstüne ateş ettiren Mustafa Kemal gibi kalpak giyinmiş eski solcu, sarhoş tiyatrocu Sunay Zaim, tiyatroda devlet telkini ile çarşafını çıkaran bir kadını oynayan ve bir yerlerine sucuğa benzer bir şeyler sokmaya çalışırken açık gerdanı ve çıplak tombul kolları ile aynı dindar çocukları tahrik eden, ağzı hep içki kokan Funda Eser gibi kahramanların kol gezdiği Kars’ta kız öğrenciler türban takabilmek için intihar etmekte, dindar insanlar üzerine büyük baskılar uygulanmaktadır.  

2002 yılında piyasaya sürülmüş, AKP iktidarı ile yaşıt olan bu roman ABD’de en çok satan on kitap arasına girmeyi de başarmıştır.

Yine aynı yıl piyasaya çıkmış Zülfü Livaneli’nin Mutluluk romanında da benzer “Egzotik Doğu” imgeleriyle kurulmuş sahneler bulunmaktadır.

Din dersinin bulunmadığı laik Cumhuriyet okullarında eğitim görmüş ve sokaklarında imam ve müezzinlerin dini giysiler giymelerinin yasak olduğu Kemalist Cumhuriyetçi çevrelerde yaşayan kahramanımız Prof. Dr. İrfan Kurudal’ın içinde hiçbir dine ait olma duygusu gelişmemiştir. (s 165) Katıldığı uluslararası toplantılarda O diğer dinlerden, uluslardan bilim insanlarını Hıristiyan ya da Yahudi olarak algılamamakta, ama kendisinin Müslüman olarak görülmesini yadırgamaktadır. (Oysa ki, romanın yaşandığı yıllar koşut olaylar ışığında ele alındığında profesörün eğitim gördüğü yıllarda -1946’dan sonra seçmeli başlayıp 1950 yılından sonra tümden olağanlaşan- Cumhuriyet okullarında din dersi olduğu bilinmektedir. Kurgudaki bu seçim, romanın tarihsel gerçekliği üstüne öylece oturtulmuştur.) 

 Profesör sığ ve köksüz bir kültür ortamından geliyor olmanın acısını hissetmektedir. “Çeşitli ülkelerden bilim adamlarıyla bir araya geldiğinde konuşmayı bir süre götürebiliyor ama iş Latince ya da eski Yunanca kavramlara dayanınca susmak zorunda kalıyordu. Çünkü bu kökten gelmiyordu. Toplantılara katılan Arap aydınlarıyla da anlaşamıyordu; çünkü Doğu dünyasından da gelmiyordu (Doğu neden salt Arap olsundu ki – bizim notumuz). Dolayısıyla Latince, Yunanca ve Arapçanın, birbiriyle ilişkili, yüzyıllar içinde geliştirdiği ortak felsefi ve bilimsel terminolojiden yoksundu. Kelimesi olmayan kavramları yok sayıp hep beylik klişeleri tekrarlayan, gündelik, sığ ve köksüz bir kültür ortamından geliyor olmanın acısını hissediyordu Profesör…” (Mutluluk, s 66)

Vanlı kahramanlarımız Meryem ve Cemal’in uzun tren yolculuğu sırasında karşılaştıkları Amerikalı gazetecinin ilginç gözlemleri vardır. Gazeteci Peter, gezdiği hiçbir ülkede Türkiye’de olduğu kadar çıplaklık görmemiştir. “Bir yandan başlarını örtmek isteyen üniversiteli kız öğrencileri polis okula sokmuyor ve onların üstlerine su sıkarak dağıtıyordu, öte yandan da ekranlar ve gazeteler buram buram seks teşhir ediyordu durmadan; kutsal Ramazan ayında bile böyleydi durum. Anlamak çok zordu bu ülkeyi…” (Mutluluk, s 194)

Amerikalı gazetecinin diğer önemli gözlemi, hemen herkeste sonu koyu bir milliyetçiliğe varan parçalanma ve bölünme paranoyası olduğudur. Hangi Türk’e Ermeni, Kürt ya da başörtüsü laflarını etse hemen sinirler gerilmekte ve Atatürk nutukları başlamaktadır.

Kuşkusuz ki, anlatıcımız Türkiye’ye getirdiği Amerikalı gazetecinin kendi kutsal günlerinde hangi muhafazakâr yaşam biçimine girdiğini, 12 Eylül 1980 Amerikancı darbesinden sonra çığ gibi çoğalmış İmam Hatipleşme olgusuna benzer bir durumun kendi ülkesinde de olup olmadığını, her yıl artan sayıda kadro açığı bildiren Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işe aldığı sayıları günümüzde yüz bini aşan din eğitimi almış kişilerin başta eğitim olmak üzere kamu kurumlarına dağıtılarak çalıştırılmasına benzer bir uygulamanın bulunup bulunmadığını sorgulattırmak zorunda değildir.

Güneydoğu’da komando olarak askerliğini tamamlamış, birçok ölümcül çatışmaya girmiş olan kahramanımız Cemal’in asker arkadaşı Selahattin’in kız kardeşi Saliha’da İstanbul’daki türban eylemlerine katılmış, yerlerde sürüklenmiş ve yüzüne aldığı bir cop darbesiyle yaralanmıştır. Selahattin İstanbul’da çok farklı bir tarikatın üyeleri arasındadır. Son derece hümanist bir dünya görüşüne sahip olan tarikat üyeleri türban eylemlerine karşıdır; ülkede yasalar neyi gerektiriyorsa öyle yaşanmalıdır. Tarikat şeyhi siyasetin dini bozacağından, içine nifak tohumları ekeceğinden söz etmektedir.

Selahattin bacısına “Saçın görünse namusun elden mi gidecek” diye sormaktadır… “Sizi kullanıyorlar; sizin sırtınızdan siyaset yapıyorlar,” diyerek kız kardeşine akıl vermeye çalışmaktadır.

Mutluluk romanı da Kar gibi satış rakamları oldukça yüksek, yüz binlerce okura ulaşmış bir yapıttır (elimdeki kitabın kapağında 126. Baskı diye yazmaktadır)… Kar’da, Ka’yla birlikte Emniyet müdürlüğüne götürülen siyasal İslamcı partinin seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılan belediye başkan adayı Muhtar orada dövülmüş, ağzı burnu kan içinde bırakılmıştır. Ka’nın yanında Muhtar’a, “sana bu devleti teslim ederler mi sanıyorsun!” diye bağırmışlardır.

Kar’da eski solcu geçmişi de olan Siyasal İslamcı partinin çok sevilen ve seçimleri kazanacağına kesin gözüyle bakılan adayı Muhtar da, Selahattin’in temsil ettiği tarikat şeyhi ve mensupluğu da son derece sıcak, samimi, olumlu karakterler olarak kurulmuşlardır.

Mutluluk romanının en sevimsiz kahramanı Kemalist devlet görevlisi rolündeki Ekrem’dir. Tarihteki son Türk devletini tehdit eden Kürtler’e ve İslam şeriatçılarına karşı büyük bir öfke duymaktadır; Kar romanındaki Z. Demirkol’un yerini Mutluluk’un Ekrem’i almıştır. …

 

Her iki romanda da dışlanan, ötelenen, kurşunlanan İslamcı kesim mağdur ve mazlum olarak anlatı düzleminde yer alırken, her iki roman yazarının da uluslararası ilişkileri ve eğitim düzeyleri göz önüne alındığında habersiz kalmış olmaları mümkün olmayan bir ucu IŞİD’lere varan, bir ucu Deniz Fenerleri’nde ses veren, bir ucu 15 Temmuz 2016’da kanlı bir darbe olarak patlayan, onlarca yıl sürmüş emperyalist dini örgütlenmelere hiç değinmemiş olmaları çok ilginçtir.  

Profesör’ün ülke değerlendirmesine göre gençliğin ana sorunu polis ve devlet baskısıdır. Bu baskıya karşı gençlik ayaklanmakta, barikatları yıkmaya çalışmaktadır. 68 ve 78 kuşağı eylemlerinin, 80’li yıllardaki Kürt siyasi hareketinin karşısına dikilmiş devlet baskısı bu kez başörtüsü takmak isteyen kızlara yönelmiştir… “Değişmeyen şey ise bu kokuşmuş düzenden nefret eden gençlerin içlerindeki isyanı bir biçimde dışa vurma ve başkaldırı ihtiyacıydı. Bu kızlar, başlarını örtme kavgasını da sırf kurulu düzene başkaldırmak için veriyorlardı: Kişilik ispatı, hem aileye hem okula hem de kurulu düzene!” (Mutluluk, s 273-274)

Mutluluk romanının hemen tüm kahramanları bulundukları sosyal zümreye, ait oldukları gruba sımsıkı bağlarla bağlanmış, düşünce ve davranışları parantez içine alınmış özel roller biçilmiş oyunculardır. Anlatıcı, kahramanlarının iç dünyasına kadar kendisi olarak girmekte onların iç seslerinde de varlığını açıkça sürdürmektedir. Yaşar Kemal’de, Orhan Kemal’de ve edebiyat dünyamızın birçok yazarında neredeyse kahramanından bağımsız varlıklar olarak yaşayan kahramanlar, “Şarkiyatçı” öğelerin ağır bastığı romanlarda yazarın tornasından çıkmış olmayı ve benzer kalıplar içinde kalmayı yeğlemişlerdir.

Meryem’in iç sesinde anlatıcının müdahil tarzı çok açıkça ortaya çıkmaktadır. Meryem biraz düşünse, Türkiye’yi bilmediğini, çocukluğundan başlayarak köyünün önündeki tepenin arkasını İstanbul sanmış olmasının saflığını, göğe uçan Ermeniler’e inanmış olmasının saçmalığını görebilecektir. Oysa ki o, uğursuz olduğuna inanmaktadır ve kendisine “çok cahilim” diyebilmektedir. Karşılaştığı açık saçık giyinmiş kızların kim bilir ne çok şey bildiklerinden de dem vurmaktadır (Mutluluk, s 290).  Romanın daha önceki bölümlerinde de aynı Meryem, kafasının hurafelerle, hayallerle doldurulmuş olduğundan yakınmıştı (Mutluluk, s 212). Meryem’in iç sesine göre, yaşadığı kasabada mucizelere “tanık olmamış” insan yok gibidir (Mutluluk, s 53)

Karısını dövmeyen Türk erkeği yok gibidir. Yengesi Nazik ile birlikte istenmeyen gebeliklere uğramış kadınların salonunu doldurduğu “ebe kadın”a giden Meryem, bekleyen tüm kadınların yedikleri dayak üstüne konuştuklarını görür. Kadınlar çok da yakındıklarından değil, dayağı kutsar gibi, gülerek konuşmaktadır. Bu kadınların arasında en ilginç olanı ise başı açık duran, daha önceki gelişinde kocasının kendisini çok sevdiğini ve kıyıp kendisini dövemeyeceğini bildirmiş genç ve güzelce kadının orada söyledikleri kocasına ulaştırıldığı için kıyasıya dövülüp yüzü gözü morartılmış kadındır. Bu genç kadın kürtajcı ebenin bekleme salonunda abone olarak bulunuyor olmalıdır…

Romanın son bölümünde yer alan Livaneli kitaplarına yönelik övgü metinlerinden birisi de Mutluluk üzerinedir. Martine Laval şunları söylemiştir… “Mutluluk, yalnızca harika kurgusuyla heyecanlı ve sürükleyici bir macera romanı değil; bunların ötesinde gelenek ile modernlik, tarih ile bellek yitimi, din ile laiklik arasında bölünmüş Türk toplumu üzerine son derece güçlü bir analiz. Livaneli çok güçlü bir anlatıcı. Mutluluk ile okuru kavrıyor ve onu anlaması, tahammül etmesi zor gerçekliklerle yüz yüze getiriyor.”

Romanın yazıldığı 2002 koşulları düşünüldüğünde, Kar ve Mutluluk romanlarında o günkü Türkiye gerçekliğinin değil, Batılı Şarkiyatçı kültür tarafından ülkeye giydirilmiş kaftanın tanımlanmış olduğu görülecektir…

Orhan Pamuk ve Livaneli gibi popüler yazarlarımızın Anadolu halk kültürü, gelenekleri, tarihi gerçekliği ile ilgili olarak yaptıkları müthiş analizler, geleceğimizi belirlerken de kuşkusuz bizlere çok yardımcı olmuştur ve olacaktır…  Metin And’dan İlhan Başgöz’e, Pertev Naili Boratav’a halkbilim araştırmacılarının belgelediği zengin oyun, sözlü kültür geleneklerimiz ve Anadolu’nun birçok yöresinde hâlâ sımsıkı gözlenebilen geleneklerimiz Şarkiyatçı yazarlarımızın, liberal aydınlarımızın görüş ufku dışındadır; kurdu kuşa yem ettirilmesi gerekmektedir…

Sonuçta bize kalmış olan, mazlum ve mağdur İslam üzerinden yürütülen politikalarla Batı emperyalizminin Orta Doğu’daki kimi girişimlerine gönüllü olarak destek vermeyen kimi güç odaklarının hakkından gelinebilmiş olduğu gerçeğidir…  

Ne diyelim; yaşasın popüler edebiyatımız…

29 Ocak 2019, Alper Akçam

 

 Kaynakça:

Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm, İş Bankası Yayınları, 1. Basım 2011,

Orhan Pamuk, Kar, İletişim Yayınları 1. Baskı, Ocak 2002

Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, Çeviren Elçin Gen, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2002,

Zülfü Livaneli, Mutluluk, Doğan Kitap, 126. Baskı