ARDAHAN’DAN SİVAS’A…

Etkinlik programlarından konukların ulaşımı için biletlerin alınıp ilgililere aktarılmasına, tanıtım metinlerine, resmi başvurulara, duyuruların yapılmasına, konukların taşınıp ağırlanmasına, katılımın çoğaltılabilmesi için çırpınmaya, sunumundan sahne hazırlıklarına, metni de zamanında kaleme alınmış tiyatronun dekoruna, provasına, etkinlikler sırasında hem adım adım işleri yürütmeye çalışırken hem cep telefonuyla fotoğraf çekilip bilgisayara e posta olarak atılmasına, o fotoğrafların düzenlenmesine, kolumdan çeken, uzaktan bağıran, kendisiyle ilgili bir şeyler söyleyen ve kendisine zaman ayırmamı, sıcak ilgi göstermemi bekleyen çevremdeki insanları kırmayacak biçimde yanıtlar verilmesine, etkinlik bittikten ve herkes evine gittikten sonra Google grupları aracılığıyla basın duyurularının yapılmasına, insanın tüm kapasitesini alt üst eden neredeyse yeter be artık diyecek ölçüde bunaltan o temponun biraz durulduğu, birazcık kafa dinleme olanağı noktada da yaşama bir şeyler katabilmiş olmanın iç huzurun duyuyor gibi olmanın, karmakarışık ve çok yoğun duyguların ağırlığı altında kaldım…
Bana kalan tek düşünme zamanı sabahın çok erken saatleri oldu. Bu arada olanak buldukça yirmi beş yıl önce yaptırdığım ve küçük bir bölümünü elden geldiğince temizleyip yalnız başıma yaşamaya çalıştığım Ölçek Köyü’ndeki evimin arkasındaki karış karış kazma kürekle alt üst edip küçük bir çamlık oluşturduğum tarlanın yanından dik yokuşu tırmanıp köyün yaylasına doğru yürüdüm… Çocukluğumuzda taşla ezerek elimize kına yaktığımız kayaların çukurlarında birikmiş yağmur sularından mal otardığımız günlerde yaptığımız gibi su içtim; arada bir koşup çok sevdiğim yalnızca bizim yöreye özgü kmi kopardım, sapsarı açmış yemlik çiçeklerinin tadına baktım… Kimi günler diz ve kalça protezleri, protez adayı diğer kalça eklemindeki ağrılara aldırmayıp iki saate yakın çiçek kokuları ve kuş sesleri içinde Küçük Meşe’nin yokuşundan Yol Ayrımı’nı geçip Göller’e kadar uzandığım, yürüme zamanın iki saati aştığı da oldu. Protezlerin ve eklemlerimin ömrünü kısaltacağını bile bile yaptım bunu; o zamanlar kendime ayırabildiğim tek zamanlardı ve kendimi o güzel doğanın bir parçası gibi hissedebildiğim, yalnız kalmış olmanın da hazzını yaşayabildiğim çok eşsiz ve benzersiz mutluluk anlarıydı benim için…
Bu sabah yürüyüşlerinde yaşamım bir kez daha sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti… Bizim kuşağın çektiklerini, ülkemiz ve insanımız için katlandıklarımızı, yapmaya çalıştıklarımızı düşündüm.
Çocukluğumda, gençliğimin tüm tatil ve izin zamanlarında köyümün insanlarının arasında yaşadım, tırpan çekip ter döktüm, gün boyu boyunduruk üstünde oturup gece hasırın üstünde yatarak hotaklık yaptım, daha ortalık ışımadan kalkıp öküz arabasıyla ot ve sap getirdim, bavullar dolusu dergiler, gazeteler, ilaçlar taşıdım, hastalarına baktım, köylümün örgütlenmesi, bilinçlenmesi için çalıştım, kooperatiflerde birleşerek ürününü değerlendirebilmesi için konuştum; babam Dursun Akçam’ın sonsuzluğa göçüşünden sonra da o mücadele sembolü adın arkasında yapımına büyük emekler verdiğim Kültürevi’nde ve düzenlediğim Kültür Sanat Günleri’nde çabalayıp durdum.
Yirmi altı yıl önce Sivas’ta yakılan, dumanlarda boğulan aydınlar ve sanatçılar arasında sınıf arkadaşım Behçet Aysan da vardı. Emperyalizm ve onun kirli tuzaklarına düşmüş, öteki dünyada cennete ulaşmak uğruna bu dünyada kendi gibi düşünmeyenleri yakmaya, Maraş’ta olduğu gibi kesip doğramaya çıkmış gözü dönmüş bencillik ve gericilik bize tüm yaşamı zehir etmeye kalktı; büyük ölçüde başardı da bunu… Kimimiz yıllarca zindanlarda kaldık, kimimiz ipin ucunda sallandık. Çıkar ve iktidar hesapları ile halkın inançlarını kullanarak onları aydın zümrenin üstüne kışkırtanlar katil de olsalar, her gün yeni yeni yalanlar söyleyip olmadık çirkinlikleri de yapsalar çoğunlukla kazançlı çıktılar; hemen tümü bir eli yağda bir eli balda yaşadı, büyük koltuklara oturdu, ölenleri büyük kahraman ilan edildi, bulvarlara, caddelere, köprülere, hatta havaalanlarına adları verildi. 
Birazdan yine yürüyüşe çıkma kararındayım. Her şeye karşın bir ömrü mücadeleyle geçirmiş olmanın, bir ömrü birlikte yaşanan insanların, ezilenlerin, tutunamayanların iyiliği, güzel doğanın korunması için adanmışça geçirmenin yorgunluğu ve iç huzuru içindeyim. İnsana en çok koyan şey, yeterince anlaşılamamış olmak, zaman zaman da en yakınındakiler tarafından bile haksızlıklara uğratılmak,,,
Selam olsun iyilik için, güzellik için, ötekinin mutluluğu için geçirilmiş ömürlere; selam olsun bu yolda bizi bırakıp gidenlere; selam olsun Madımak’a, selam olsun tutkulusu olduğum güzel doğaya ve Ardahan’a…
Ve selam olsun değer bilenlere; sese ses, ele el, gönüle gönül verenlere…