KÜLÜN ALTINDAKİ ATEŞ

~~                                                                               Alper Akçam
KÜLÜN ALTINDAKİ ATEŞ…
Çocukluk yıllarımın sabahlarını toprak zeminli köy evinin gerisindeki ocakta yakılan ateş büyülü bir havayla süslerdi. Sessiz olmaya çalışan kıpırtılar, üflemeler, yanan ateşin çıtırtıları; ocaktaki parlayan alevlerden evin taş duvarlarına doğru dalga dalga akan renkler… Konuk olarak hangisinin evinde kalıyorsam, Nenem Seyhat ya da Bibim Sultan, daha gün ışımadan yatağından kalkar, ateş bekçisi tüm kadınların binlerce yıldır yaptığı o kutsal işi yerine getirirdi. Ocakta bir gün önceden kalmış kül yığınını kurcalar, altta bulduğu bir köz parçasının üzerine tezek kırıntıları, kurumuş çalı ve çam yaprakları koyar; yaz kış çalışmaktan ateşin yakmayı başaramadığı kat kat nasır tutmuş ellerini ve onlarca yıl türküler söylemiş, masallar anlatmış bilge nefesini kullanarak ateşi canlandırır, sonra günün diğer işlerine geçerdi…
Külün altındaki ateşi bulup onunla bütünleşmek, ona söz yerindeyse canını da katarak yaşamın yenileşmesinin, değişiminin bir parçası olabilmek insanoğlunun toplumsal gelişiminin en az bilinen gizlerinden biri olmalıdır… Bu gizin taşıyıcısı da, yaşamın doyuranı ve doğurup çoğaltanı olmayı üstlenmiş olan kadınlarımızdır.
Kültürel alanda külün altındaki ateşi gizlerken beslemek, gözlemek, yenilemek de edebiyata düşüyor olmalı… Yaşamın ve kuşaktan kuşağa geçen dil birikimlerinin derinliğini bulup çıkarabilmek, ona yeni anlam alanları açabilmek de edebiyata özgü bir güç ve zenginliktir diye düşünüyorum.
İnsanoğlunun, yapısı ve ilgi alanları gereği, edebiyat dilini ve o dilin işaret ettiği göstergeleri başkaca düz anlamlı alanlara aktararak dolaştırdığı, gösteren ile gösterilen arasındaki bağıntıları birbirine karıştırdığı da oluyor hiç kuşkusuz…
Şu ara elimde Ernst Bloch’un iki ciltlik Umut İlkesi adlı kitabı var. Ernst Bloch, büyük bir iştahla ele aldığı insanlık bilim, felsefe, sanat ve genel kültür tarihini bütünüyle baştan aşağı gözden geçirmeye, yorumlamaya çaba göstermiş. Antik Yunan kültüründen Marksizm dahil tüm ideolojilere özgün ve eleştirel bakış açısıyla yaklaşan ve inanılmayacak ölçüde bir okuma çabası ile hayatın ve düşüncenin yazıya geçmiş her alanına geniş boyutlarda ulaşmayı başarmış Bloch’un kimi noktalarda kül yığınının altındaki ateşi aramak yerine o yığını kül diyerek tanımlayıp geçiyor olduğunu görmek edebiyata gönül vermiş birileri için önemli bir hayal kırıklığı yaratabilir… Kendi adıma ikisi de dokuz yüz sayfa dolayındaki bu iki inceleme kitabında kimi eksiklikler ve mekanik tanımlamalar görmüş olmanın şaşkınlığını yaşadım diyebilirim.
Bloch’un özellikle Batı Rönesansı’nın arka planına ve kültürel altyapısına yeterince derinliğine bakabildiğini söyleyebilmek mümkün değil… Rönesans Felsefesi (Hüsen Portakal Çevirisi, Cem Yayınevi, 2. Basım, Eylül 2010) adlı yapıtta da aradığım bir şeyleri bulamamıştım…
Ne arzuluyorsak, öncelikle onu işaret etmenin yararı olacak… Ernst Bloch’ta, Rönesans’ın temelini oluşturan ve binlerce yıllık ortaçağ boyunca tekil dillere karşı direnen Halk Gülmece gelenek ve kültürü ile proletaryadan köylülüğe isyankâr halk hareketleri ve toplumsal değişim üzerine kurulmuş ayrıntılı bir değiniye rastlayamadım.
“Rönesans Felsefesi” adlı yapıta başlarken yazın alanının tümünü kapsayacak bir bakış açısı eksikliğinin de harbiden duyurusunu yapıyor gibidir: “Ama bu Rönesans, yaygın şekilde yorumu yapıldığı gibi, geçmişteki bir şeyin, Antik Çağ’ın yeniden ortaya çıkışı değildir. İnsanoğlunun hiçbir zaman tasarlamadığı bir dönemin doğuşudur; yeryüzünde hiçbir zaman görülmeyen kişilerin ortaya çıkışıdır.” Ernst Bloch, Rönesans Felsefesi, Giriş, s 7) Böylece sözcüğün etimolojik kökenindeki vurgu yok sayılmış, toplumsal yaşamda insanın (kendi tanımıyla) ana hareket itkisini oluşturan “Umut İlkesi” de toplumcul bağından koparılmış, evrenin, düşüncenin ve felsefenin değişimindeki ana etken yalnızca bireylerin kendi kişicil çabalarına aktarılmış, Rönesans da bir tür “Zuhurat”a dönüştürülmüş olur. Ernst Bloch, Rönesans Felsefesi adlı yapıtında düşünür ve sanatçılar üzerinden Rönesans’ın söylem ve kişicil eylem kaynaklarını tek tek değerlendirmeye alır. Bu düşüncelerin yorumlanışında da koşut toplumsal olaylar ve gelişmeler görmezden gelinerek, dil ve kültür oluşumu bilgi dili tarafından kurulmuş kimi kategori ve kavramları da kullanılarak, öznel çabalar üzerinden çözümlenmeye çalışılır.
“Umut İlkesi” adlı yapıtın ikinci cildinde ele aldığı, Don Kişot üzerine yaptığı yorumlamada Cervantes’in kahramanı Don Kişot aracılığıyla kurduğu soyut apriorist dünyayı onlarca sayfa boyunca eleştirir. Don Kişot’ta canlanmış, insan kültürünün değişimci ve yenileştirici gücü olmuş groteske ve gülmeceye “battal edici” bir işlevsellik yükler (Umut İlkesi, II. Cilt, s 419) Don Kişot’un “Sadakat, şeref, önderlik, öndere bağlılık” gibi karakteristik özelliklerini “feodal büyüler” olarak tanımlar (Umut İlkesi, II. Cilt, s 417)
“Onun şövalyelik düşünde hep bir altın çağ düşü soluk alır,” dedikten sonra Don Kişot’tan yaptığı alıntıya ilişkin yorumlarına geçer… “’Düzeltilecek hatalar, giderilecek haksızlıklar, cezalandırılacak suçlar, ödenecek borçlar çoktu.’ 1, Bölüm 2) Bu düş ne denli yamuk ve işe yaramaz olsa da, soyut-romantik mevzileri dünyadan ne kadar kolay sökülebilir olsa da, böyle bir davanın şehitleri asla tamamen cerh edilemezler.” Ernst Blocah’a göre bu düş aynı zamanda “canı sıkkın kofluğun” (s 424) işaretidir; “kendi içini doldurduğu illüzyon veya sanat bile hiçliktir.” (s 424)
Ernst Bloch’un, iki bin sayfaya yaklaşmış yapıtta ve Rönesans Felsefesi adlı diğer kitabında, kendi çağdaşı olan ve ancak Bloch’un yaşamdan ayrılışından hemen sonra yapıtları Batı dillerine çevrilecek olan Bahtin’in yorumlarıyla tanışamamış olmamasını büyük bir talihsizlik olarak görmemek elde değil… Ya da ben böyle bir yorum getirmeyi gerekli görüyorum. Mihail Bahtin’in Rönesans’ın kurucu romanı olarak gördüğü, Cervantes, Goethe ve Shakespeare öncülü saydığı Rabelais adının Ernst Bloch’ta hemen hiç geçmemiş olması (satır aralarında yalnızca bir kez gördüğümü anımsıyorum), Bahtin’i ve Rabelais romanını birazcık olsun tanıma olanağı bulmuş okur kitlesinde önemli bir şaşkınlık yaratacaktır… Bloch’un bakış açısı içinde Grotesk Halk Kültürü ve Halk Gülmece Kültürü”ne hiç yer verilmemiş olmasının yapıtlarının tümüne yönelik bir sarsılmaya yol açması da kaçınılmazdır.
Yeri gelmiş iken. Bahtin’in Batı Rönesansı ve Dostoyevski üzerine yaptığı değerlendirmeler ile Latin ve Batı Avrupa Kültürü üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanıdığımız Octavio Paz arasında büyük olasılıkla birbirlerinden habersiz gelişmiş “KARNAVALCI-FİESTACI” yaklaşımların oluşturduğu müthiş yakınlığı anmadan geçmemeliyiz… Bahtin’in çoksesliliğin ve kültürel özgürlüğün temeli olarak gördüğü “Karnavalcı kültür”ün yerini Paz’da “Fiestacı” anlayış alır…  Octavio Paz’ın, özgün çalışmasında Bahtin’e ilişkin bir değini bulunamaz… Birbirinden bağımsız ortaya çıkmış iki farklı çalışmada bir ve büyük insanlık kültürünün derin izlerini görürüz.
Ernst Bloch’un Faust ve Don Kişot üzerine yapılmış yorumlarda kimi “Doğu Bloku” ülkelerinde görüp karşı çıktığı düz mantıkçı ve mekanik bir bakış açısının yer aldığını görmek ironik bir tablo oluşturmaktadır. Bloch, Faust ve Don Kişot değerlendirmelerinde sık sık “feodal” sözcüğüne başvurarak Mephisto’dan Don Kişot’a hayalci bir örtüyle can bulmuş grotesk ve halk gülmece kültürünü mekanik bir bakış açısıyla örter. Bu örtü, insanlık kültüründe zaman zaman önemli durgunluklara yol açmış tekil dillerin kül örtüsünü andırır. Neyse ki, bu öznel bakış açısı altında Faust az buçuk kendini kurtarır; yaşamsal gerçekliğe doğru kendine bir anlam katı bulur. “Faust soyut hayalcilikten uzak olarak Don Kişot’un çok üzerindedir.” (Umut İlkesi II. Cilt, s 428)
Bloch’un bir pasajda aktardığı Marks’a ait bir değerlendirme de insanlık tarihinde çok önemli bir çağ açmış bir düşünürün edebiyat karşısındaki uzak kalışın tanıklığını yapıyor gibidir. “Marks, Don Kişot’un yanlış bilincin bir ölüm sonrası dirilişi olarak dünyanın soyut ilkelerle yorumlanması olarak tasvir eder.” (Umut İlkesi, II. Cilt, s 418)
Oysa ki Ernst Bloch’un yaptığı alıntılardan birinde Don Kişot, şövalye hikâyelerinin poradik yelpazesinde çok daha farklı bir yere dikkat çekmektedir… “Dostum Sancho, şunu bilmen gerekir ki, Tanrı beni bu demir çağında altın çağı dediğimiz çağı geri getirmem için yarattı…” (Umut İlkesi, s 411) Külün altındaki ateş, Don Kişot’tan yapılmış bu alıntıda gizlidir. Don Kişot, yalansız, yalın, adaletli insan karakterinin başat olduğu kan toplumu geleneğinin ortaçağa, yahut Marksist bir söylemle “feodalizm”e uzanmış hayalperest altın iplikçiği gibidir. 
Çoksesli edebiyatın büyük kurucusu Dostayeski’nin Don Kişot’a bakışı çok daha farklıdır. “Kıyamet günü geldiğinde, insanlar tüm kitapların en hüzünlüsü olan bu eseri yanına almayı unutmayacaktır.” (Umut İlkesi, II. Cilt, s 421)
Külün kökenini, ya da altında sakladığı ateşi görememek yalnızca Ernst Bloch’a özgü bir basmakalıplık olmasa gerek.
Bizim edebiyat tarihimizde de nice benzer çamlar devrilmiş, küller içerdiği zenginliklere bakılmaksızın göklere savrulagelmiştir…
Edebiyatımızın en gözde çınarlarından ve yaratıcı ustalarından Yaşar Kemal’e yönelik kimi eleştirilerde de benzer bir mekanikliği görmek hiç zor olmayacaktır…
Berna Moran’ın ve Fethi Yaşar’ın eleştirel metinlerinde Yaşar Kemal’in „soylu beyleri“ tarafından taşınan kandaş topluma ait mertlik, dayanışmacı karakter özellikleri kaba bir “feodal“ kavramı örtüsü altında, mekanik yaklaşımlarla kategorileştirme çabaları altında yok olur gider, anlaşılamaz…
Yozlaşma ikilemesinde Yaşar Kemal’in kapitalist “ağalar” yerine Berna Moran’ın feodal dönem temsilcileri saydığı “soylu beyler”den yanaymış gibi görünen bir anlatıcı kullanmış olmasıysa (gerçi bu tutum metni sıkça bölen parodik epizodlarla yıkılmakta, Yaşar Kemal anlatıcısının önyargıları dağıtılmaktadır ama öyle bir kanı edinilmiş olmasını da yadırgamamak gerekir), Berna Moran tarafından Yaşar Kemal’in taşıdığı Marksist öğretiye ters bulunur. Yaşar Kemal kapitalizme göre bir geri aşama olan feodalizmin insanlarını, soylu beyleri savunmaktadır ona göre. “Yaşar Kemal kafasıyla derebeyliğe karşı olsa da yüreğiyle ondan yana…” (Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. Cilt, s. 159.
Berna Moran’ın tarihsel maddeci ilerlemeci dizgelem için ters bulduğu Yaşar Kemal imgesel ütopyacılığının kaynağında bu dizgelem açısından da uygun bir seçim olabildiğine ilişkin bir değerlendirmeyi Marks’ın Rus köy komünü değerlendirmesinde buluruz. Marks’a göre Rusya‘da tarımsal yapıya egemen olan ve kolektif mülkiyete dayalı komünal toprak işletmeciliği, çağımızda da ulusal ölçüde kolektif üretimin bir unsuru olarak gelişebilecektir. “Çünkü Rusya’da, bu ülkeye özgü koşulların biraraya gelmesi yüzünden, ulusal ölçüde kurulmuş olan tarım komünü, ilkel niteliklerinden adım adım kopabilir ve doğrudan doğruya, ulusal ölçüde kollektif üretimin unsuru olarak gelişebilir. Kapitalist üretimin çağdaşlığından ötürüdür ki, Rus tarım komünü, kapitalizmin (korkunç) iğrenç serüvenlerinden geçmeden, bu üretimin tüm olumlu yanlarını benimseyebilir. (…) Eğer kurtuluş anında tarım komünleri ilk önlem olarak normal refah koşullarına kavuşturulsaydı, eğer, bundan sonra, büyük kesimi köylülerin sırtından olmak üzere ödenen o muazzam borçlar, kapitalist biçimine bürünmüş olan ‘toplumun yeni temel direkleri’ne devlet eliyle verilen (ve gene köylünün sırtından çıkan) öteki paralarla birlikte – eğer bütün bu masraflar kömünün gelişmesine harcansaydı, bugün kimse, komünün yıkılışının ‘tarihsel kaçınılmazlığı’nın rüyasını görmezdi; herkes bunun Rus toplumunun yeniden doğuşunun unsuru olduğunu ve hâlâ kapitalist düzenin köleleştirdiği ülkelere kıyasla bir üstünlük olduğunu teslim ederdi. (Rus komününe gelişme unsurları katabilen sadece kapitalist üretimin çağdaşlığı değildir.” (Karl Marks, “Vera Sasuliç’e Mektup”, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, s 254)

Marks, Rus tarım komünü geleneğini o geleneğin capcanlı birey üzerinde yaşamakta olan karakteristik özellikleriyle birlikte edebiyat alanının ironik dil kullanımı ve imgesel kurulumuna bir bütün olarak taşıyabilseydi, Don Kişot’a yönelik kimi yorumlarında da bir farklılaşma bulunacaktı gibi geliyor…
Berna Moran, Yusufçuk Yusuf’ta Sarıoğlu Derviş ile Akyollu Mustafa beylerin ellerinin birleştiği ânı Yaşar Kemal’in düşmanlıkların bitişi olarak değerlendirmeyişini, barış düşüncesini öne çıkarmayışını “Ne yazık ki”! anlatımıyla, bir düş kırıklığı içinde yorumluyor. Ona göre, Yaşar Kemal, olayı aşiretlerin yitip gitmesini sevginin de yitip gitmesi olarak değerlendirmekle yanlış yapmaktadır; neden, bildirisini eğitici, öğretici, didaktik bir sonla taçlandırmamıştır ki?
Berna Moran, Anadolu gerçeğini ille de Batı kaynaklı kimi öğretilerdeki kategorilerle açıklamaya çalışmakta, edebiyat metnini benzer kalıplara tıkmaya uğraşmaktadır; beklentileri, kalıpla nesnesinin tıpatıp örtüştürülmesidir. (Hegelci kavramsal öz-malzemesel görünüm uyumu; tamamlanmışlık.)
Yaşar Kemal ise, taşıdığı ideolojik duruşu öne çıkarmadan, hayat karşısında öngörülerle davranmadan, tüm yazınında tamamen ahlâkçı, yaratıcı, yaşadığı toplumun hakikatini sınadığı bir karnaval gerçekliği içinde değerlendirmeyi başarmış, inancı gereği oluşturduğu yeni gerçekliği, kafasındaki şablona uydurmaya çalışmadan, gördüğünü, sezdiğini, başkaları tarafından da görülmüş olanı yazmıştır. Sanki, kendisine değil de, kahramanına, karakterine dünya nasıl görünüyorsa, öyle yazmıştır. Onun anlattığı, özlemini duyduğu, yitip gitmesinden acı çektiği sanısı uyandıran “bey”ler ve beylik sistemi, kan düzeninin, bu günlere uzanmış karnaval geleneğinin de temsilcileridir (belli ölçüde yozlaşmış olsa da…) Kapitalist “ağa”lara göre çok daha “komünal edim”den yana duran bir yapıları vardır o beylerin. Kapitalist ağalar, ortaçağın eski bezirgânlarıdır zaten: “Şu ağaların, bezirgânların düzeni...” (Demirciler Çarşısı Cinayeti, s. 99.) “Kahpe Osmanlı bozulmadan...” (Yusufçuk Yusuf, s. 88.)
Yaşar Kemal’in ortaçağı, feodal sistemi temsil ettiği savlanan derebeylik beylerine “bey”, kapitalist dünyanın zenginlerine “ağa” takılarını kullanmış olması da bu gerçekliğin yazıya geçmiş kanıtı gibi durmaktadır zaten. Oysa, klasik öğretiye göre ortaçağ temsiliyetinin “ağa”, çağa yakın olanın, çağdaş duran kapitalistin “bey” takısıyla anılması gerekmez miydi? Yaşar Kemal’in Çukurova’da kapitalist gelişmenin, burjuvalaşmanın öğeleri olarak gördüğü karakterleri “Ağa”, çökmekte olan bir çağı temsil eden, güzel atlara binip gitmiş “derebeylik” temsilcilerini “Bey” olarak betimlemesi, bu sıfatları uygun bulması da çok ilginçtir. Onun “bey”leri, komünal çağın geleneklerini belli ölçüde korumayı başarmış göçebe kan demokrasisinin temsilcileri olarak yaşarlar; bu yönleriyle de “Mançalı yaratıcı şövalye” Don Kişot”un Çukurova düzlüğüne konmuş temsilcileri gibidirler.
Yaşar Kemal’in “Ağa”larıysa, küreselleşen kapitalizmin Çukurova’daki gerici ayakları, işbirlikçileridir. Onlar bezirgânlıktan tekelci çağdaki gerici kapitalistliğe sıçramışlardır. Emperyalizm çağında finans oligarşisi ile tefeci bezirgân sermaye birbirlerine karşı silahlarını gömmüş, bağlaşıklık kurmuşlardır.
İki soylu beyin el sıkışması, yozlaşmaya, insancıl değerlerin, hele de mertliğin yitirilmekte oluşuna karşı düşünülmüş, yaratılmış bir birliktelik, birleşme eylemidir. Beylerin bu noktada taşıdıkları fikir onların hayatlarına da yön vermiştir. Nesnelleştirilmiş, şeyleştirilmiş bir hayatları kalmamıştır geride: Fikir, hayal, artık bir ütopla olarak hayatlarına egemen olmuştur!
Bu sahne, tüm kasvetli, hüzünlü yapısına karşın, insan kardeşliği, onurlu davranış, özgürlük üzerine kurulu kan sisteminden yeni bir kandaşlık düzenine geçiş için yakılmış bir ışık, bir değişim, dönüşüm, yenileşme arzusunun aydınlanması gibi durmaktadır anlatının içinde.
Yaşar Kemal’in epik mesafeyi kapatan yarı ciddi, yarı gülmeceli tarzı, zaman zaman açıktan kahkahalar attıracak bir boyuta çıkmakta (Ala Temir ve karısının yıllarca giydikleri potinler, toprak kralı olmuş ailenin evlerinde yenilen yoksul yemekleri, Üç Oğuz Töresi gereği gerçekleştirilmiş barış töreni gibi...) zaman zaman da içten bir gülümsemeye, bir dudak kıvırma alaysamasına dönüşmektedir. Gülünçlük, Bloch’un nitelemesiyle asla kofluk ya da hiçlik kapanında battal olmamıştır.
Fethi Naci’nin Yaşar Kemal’in Romancılığı adlı yapıtındaki ilginç saptamalarına da kısaca değinmeliyiz. 
Fethi Naci, Ölmez Otu’nda Memidik’in Muhtar Sefer’i öldürme tutkusunu ve bunu bir türlü cinayet mitine vardıramayışını, Yaşar Kemal’in “mit yaratıcısı olarak toplumu değil bireyi kullanması”na bağlar, yazarın Memidik’te baş göstermiş, halk arasında “kan tutması” denen psikolojik durumu anlatabilmek için abartılara başvurduğunu bildirir. Fethi Naci’ye göre, Yaşar Kemal, salt yeni bir şey söyleyebilmek için toplumsal ilişkiler yerine bireye başvurmuştur. (F. Naci, Yaşar Kemal’in Romancılığı, s. 27)
“Kan tutması” gibi zorlama bir iç durumuyla Yaşar Kemal’i kahramanının davranışını açıklatmaya çalışmak, onun toplum yerine bireyi mit kurucusu yaptığını söylemek, yüzeysel yargıların ve yerleşik bazı kuramsal bakış açılarını her yapıtta geçerli kılma çabasının sonucu olmalı... Fethi Naci, bunalımlı Batı kültürüne T. S. Eliot tarafından çözüm olarak sunulan mitik anahtarı Yaşar Kemal romanı için kullanma çabasındadır; “Toparlamak gerekirse: Batı dünyası – ‘yaban düşüncenin aksine’ – bir tarih kültürü geliştirmiş olabilir; ama Eliot’a göre bunun herhangi bir değer taşıması için parçalanıp kalıntılarının bir mit inşa etmek için kullanılması şarttır.” (Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, s. 263.
Memidik de diğer Yaşar Kemal kahramanları gibi günü gününe, saati saatine uymayan, söyleminde çeşitli ânları, eşik uzamları dolaşan, kararsızlıklar geçiren bir karakterdir. Onu kendisi olarak öylece görmek daha doğru bir bakış açısı olmaz mıydı? Neden eleştirmenlerimiz yazarın kahramanlarına her şeyiyle egemen olmasını ve ktendi bildikleri bir kalıba oturtmasını ister ki?..
Arkasından, bir Rönesans yazarı olan Shakespeare’in Hamlet’i ile Yaşar Kemal’in Memidik’ini kararsızlıkları nedeniyle özdeş karakterler gibi görmesi, Anadolu sözlü kültüründe bir tür Rönesans sayılabilecek Yaşar Kemal Romancılığı için küçücük ve rastlantısal bir mum ışığı gibi kalmış olsa da önemli bir saptamadır. Aslında Yaşar Kemal’in Dağın Öte Yüzü’nde başlayan, Akçasazın Ağaları’nda iyice belirgin olan toplumsal yapı ve kişilik yarılmaları, birçok bakımdan Elizabethyen dönem trajedilerini de andırır. Hegel ve Goldman’ın trajedi karakterlerine ilişkin tüm çözümlemeleri, Yaşar Kemal’in Sarıoğlu Derviş Bey’i için de yapılmış gibidir. (Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Egemenliğin Kutsallığının Bozuluşu Olarak Trajik Biçim adlı bölüm.)
Yaşar Kemal’in Batı ortaçağının yıkılış habercisi trajedilere benzer bir okuma ile değerlendirilmesi ayrı bir çalışmanın konusu olabilir ancak. “Anadolu ortaçağı”nın bitişi, bir tarih sıçramasıyla Anadolu trajedisine dönüşür Yaşar Kemal’de… Yaşar Kemal’in uzun romancılık deneyimi, kullandığı retorikle çağının sosyal değişimini yakından izleme olanağını da vermiştir. İnce Memet ile Yusufçuk Yusuf’un ağa ve köylü tiplemeleri arasındaki ayrımın kaynağında, toplumsal değişimin retorik aracılığıyla yazınsal alanda temsilini görebilmek olasıdır.
Fethi Naci, Yaşar Kemal’i bir kişinin mit yaratmasını anlatırken başarısız bulup mit yıkıcılığında usta bir anlatıcıya dönüştüğünü bildirirken, yeniden anlaşılmaz karşılaştırmalar, indirgemeler içindedir. Yaşar Kemal’in mit yaratıcılığında neden başarısız olduğu belli değildir. Mit yıkıcılığını ise onun toplumcul, gerçekçi tarzına bağlar; naçar kaldığı için Taşbaşoğlu’nu ermiş düzeyine çıkaran köylünün, bereketle birlikte, Adil Efendi tehlikesi savuşur savuşmaz onu rezil edişini, köyün ve köylülüğün özeleştirisi olarak değerlendirir. Binlerce yıllık grotesk kültürü, anlık, ampirik, olgusal yararcılıklarla açıklamaya çalışarak, yazarı da toplumsal ideolojik yapıyı da paramparça eder; romanın çoğulluğu kırılır, bu yorum, müthiş bir indirgemeye yol açar. Fethi Naci, grotesk halk kültüründeki tuhaflıkların buluşması, zıtlıkların arka arkaya gelmesi gibi öğelere oldukça yabancı bir ortamda, kuru kuramsal açıklamalarla roman eleştirisi yapıyor gibidir…
Yaşar Kemal’in böyle anlık niyetleri kurguya yerleştirmek, olgusal gidiş için mitik, geleneksel kültür kökenli imgeler üretmek gibi bir niyeti yoktur aslında. Yaşar Kemal’in bireycil niyetinden çok önce, ondaki halk kültürünü içselleştirmiş ideolojik varoluş gücü, kuttörelerin, dramatik halk oyunlarının, masalların, destanların ruhundaki kıpırdanışı imgesel bir güçle yansımıştır yazınına... Kahramanlarının bilinç yapılanışı da kendilerini çevreleyen karnaval çoğulluğunda, sözlü anlatı gelenekleri içinde, çoksesli, değişken, yenileşme arayan bir çizgide gerçekleşmiştir. Yaşar Kemal, birey bilincini getirip toplumsal iletişimin, onun da arkasında sosyal, ekonomik koşulların önüne çıkarmaz; çoksesli bir dil kullanarak kahramanlara ve olgulara kendi haklarını verir; olup biten budur işte...
Fethi Naci için, Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf’un beyleri “astığı astık kestiği kestik derebeyi tipler”dir; o kadar! Onların çöküşü geleneğin de çöküşüdür yalnızca... Yaşar Kemal’i oluşan toplumsal değişimin üzerinde çok fazla durmamakla, şöyle bir değinip geçmekle eleştiren Fethi Naci, Yaşar Kemal’den dört dörtlük bir kapitalizm eleştirisi bekliyor olmalıdır. Edebiyat metnini bir toplumbilim bildirgesine özdeş kılmaya yönelmiş bu bakışla Shakespeare’in de eleştirilmesi gerekmez mi? Edebiyat eleştirisi bir başka yöntem ve biçem seçmek durumundadır: “Shakespeare, burjuva uygarlığının doğuşunun habercisi sayılabilir ama bunun nedeni bu uygarlığın yaratacaklarının erken bir örneği olması değildir. Shakespeare, tam tersine, eski kurallara-ki bildiği tek kurallar bunlardır- riayet eden dünyanın nasıl kaçınılmaz olarak yıkılacağını anlatır durur.) F. Moretti, Mucizevi Göstergeler, s. 87.
En iyisi mi, biz edebiyat gönüllüleri olarak külden ateşe, ateşten küle dönüşen dil dolambacında kalmayı yeğleyelim… Tülü görünce ateşi, ateşi görünce külü anımsamadan geçmeyelim…

21 Haziran 2019, Alper Akçam

Kaynakça:
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bakış, 2. Cilt, s 159,
Ernst Bloch, Rönesans Felsefesi, Çeviren Hüsen Portakal, Cem Yayınevi, 2. Baskı Eylül 2010
Ernst Bloch, Umut İlkesi, Çeviren Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2012
Fethi Naci, Yaşar Kemal’in Romancılığı, YKY, İstanbul 2004 
Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Çeviren Zeynep Altıok, Metis Eleştiri, 1. Basım, Aralık 2005,
Karl Marks, “Vera Sasuliç’e Mektup”, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, s 254
Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti, YKY, 2. Baskı, İstanbul 2004
Yaşar Kemal, Yusufçuk Yusuf, YKY 1. Baskı, Ocak 2004, İstanbul