DİLİN DÖRT ATLISI BURSADA

DİLİN DÖRT ATLISI…

 

Ezber bozandı atlılar… Yalnız ezber bozan değil, coşku veren, yüreği yerinden oynatan… Atlı deyip geçmemeli. Dört dil ve yazın ustası, Vüs’at O Bener, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Oğuz Atay üzerine okuyup yazarken; kitabıma ad ararken, köyümün düğünündeki atlıları getirmiştim gözümün önüne … Çocukluğumu, delikanlılığımın bütün özgür zamanlarını yüksek yaylalarında geçirdiğim köyümde, aylar süren çileli emeklerin, kara toprağa dökülen terlerin yarı aç yarı tok geçirilen günleri, düğünlerde, mevsimsel şenliklerde değişir, başka bir yaşam biçimine sıçrayıverirdi. Köylümün kanında yaşamayı sürdüren göçebe toplum gelenekleri, kandaş toplumun paylaşımcı ruhu her şeyin önüne çıkar, yaşayan herkesi birden hiç ayrım gözetmeksizin, şen şakrak bir hava içinde kucaklayıverirdi.

Atlılar seçilirdi köyün insanları arasından; yalnız iyi at binmekle kalmayacak, sözünün eri olacak, mert, alçakgönüllü ve atak… Kız evine temsilci olarak dostluk taşıyacak, orada ağırlanacak, dönüşte müjde yastığını kapacak, kaptırmayacak; sevinçli haberi en önce ulaştırmaya çalışacak; atının boynunda teri renk renk valalarla ıslandıracak; kıran kırana en eşit ve adaletli koşullarda at yarıştıracak.  Ve düğün başladığında, seçilenler dışında, hem kız, hem oğlan evinin çevresinde kim varsa at biner, at yarışlarına katılır; atlıbaşı’nın elindeki müjde yastığını kapmaya çalışırdı. Çocukluk dönemimde, bir kış günü buz tutmuş nehir üzerinden geçen atlıların yastığı almak için atlarını birbirine vurdurarak, kamçı kamçıya gelerek hem amansız, hem dostane bir yarış içinde olduklarını görmüş, çok etkilenmiştim…

Üç dört gün sürerdi düğünler… Davul zurna çalardı atlıları karşılarken; davul zurnayla oynardı atlılar da atlar da…

Dilin atlıları da dildeki algılarımızı ve alışkanlıklarımızı dil aracılığıyla devirip yenileyenlerdir. Kültürümüze, dilimize, düşüncemize oyunu, değişimi, yenileşmeyi katanlardır.

Onun dışında hemen vurgulayacağımız en belirgin özellikleri sahihlikleridir, hayatın karanlık, durağan, yavanlaştıran havasına karşı içtenlikli bir isyandır…

Hangi akakta, hangi kategori altında tanınırsa tanınsın, biçimi, içeriği ne olursa olsun, dilin ve yazının önce sahih ve hakikatli olmasını istemeliyiz…

Dil canlı bir organizmadır; Saussure dil ile düşünceyi bir tabaka kâğıdın iki yüzüne benzetir ama, kanımca ilişki daha yakın ve sıcak; arada hiçbir sınır yok…

Kullandığımız sözcüklerden, tümce kurulumlarına; dilimiz düşüncemizi de belirliyor, geliştiriyor… Dil olmadan düşünce, düşünce olmadan da dil mümkün değil. Bu sıcak ilişkiyi sözcüklerin kökenine, dilin oluşum tarihçesine doğru gittiğimizde çok daha sıcakça görebiliyoruz.

Dilin Dört Atlısı adlı kitabımın girişinde şöyle söylemişim; “Bu çalışma, çoksesli romanla karnavalcı kültür arasındaki köprüleri kuran Mihail Bahtin’le ilk tanıştığım yıllarda, Türk Romanında Karnaval adlı kitaba büyük bir coşku içinde çalışırken, henüz tüm yapıtlarını okuyamamış ve belki de o günler için edebi derinliklerini kavrayamamış olduğum Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu ve Leyla Erbil konusundaki eksikliğimi ve yetersizliğimi örtme çabası olarak da algılanabilir.

“Türk romanı karnavalcı öğeler ışığında ve çokseslilik bağlamında incelendiğinde, sıra Oğuz Atay’a geldiğinde, yazınsal bir doruk çıkar karşımıza”, diyerek Tutunamayanlar’la Oğuz Atay’ın yazınsal zenginliğine ve Türk edebiyatına çığır açan çoğul biçemine girerken, o doruğun oluşmasında epeyce emekleri olan Türkçenin bu üç güzel atlısını arkada bırakmış olmak bağışlanabilir miydi?

Bir yandan kültürün derin dip akıntılarından, özellikle halkın düşün dünyasıyla kardeş halk kültüründen ayrı kalmamalı dilimiz, bir yandan düşüncemizi aşkın kılacak, yeni ufuklara sıçratacak dil sarsmalarından, ezberleri bozmalardan…

Mihail Bahtin edebiyat araştırmalarına ilişkin bir yazısında şunları söyler: “Yazarların yaratıcılıklarına katkıda bulanan kültürün derin dip akıntıları (özellikle aşağı kültüre, halk kültürüne ait olanlar) keşfedilmemiş halde kalır ve araştırmacıların bazen bundan hiç haberi olmaz…” (Mihail Bahtin, Söylem Türleri, Çev. Okan N. Çiftçi, Metis Yayınları, Aralık 2016)

12 Eylül 1980 darbesinin sonrasında emperyalist sömürü ve kültür saldırganlığı karşısında çırılçıplak bırakılmaya çalışılmış yurdumuz ve insanımız üzerinde oynanan oyunların bir parçası da yazın dünyamızda karşıtlıklar yaratmak, hayatla ve kültürün dip akıntılarıyla ilişki kurmayı başarmış yazarlarınızı, yapıtlarımızı gözden düşürmeye yönelik kampanyalardı. Bir yanı “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikalarını”, bir yanı sahih ve toplumcul yazına karşı vuran bu kampanyaların etkisi bugün de devam etmektedir.

Amacım, bir yandan “kültürün ve halk kültürünün derin dip akıntılarındtan” beslenen yazın dünyamızın bugüne kadar görülemeyen zenginliğini gözler önüne sermek, bir yandan da dil ve düşünce dünyamıza yeni bir coşku ve sıçrama getirmiş dil ustalarına hak ettikleri onuru teslim etmek; kendi dilini yazıda kullanabilme hakkını yüz yıl bile olmamış bir geçmişte alabilmiş olmasına karşın koskoca bir edebiyat kurmuş dilimi alkışlamak, onu kutsamak…

 

26 Eylül 2019, Alper Akçam